Ara

Şifâ Kaynağı

Şifâ Kaynağı

Çağımız insanı daha önce hiç görmediği bir gerçekle karşı karşıyadır, dünyânın insana dehşetli bir ihtiyâç içinde olduğu gerçeğiyle. Bugün bu ihtiyâç bütün berraklığıyla açığa çıkmış bulunuyor. Prof. Dr. Görmez'in ifâdesiyle: “Bu çağın ihtiyâçlarını karşılamakta zorlanıyoruz, çünkü kara delikler çoğaldı.” Bugün dünyâ bize açlık, ihtiyâç, mahrûmiyet ve yalnızlık gözleriyle bakıyor. Tabiatın bozulması, terörizmin yıkıcı potansiyeli, zālimlerin mazlumlar üstündeki zorbalığı, sāhip olunan yegâne şeyleri silip süpürdü. Ahlâkī yozlaşmalar modern medeniyetin putları olmuş durumdadır. İnsan, insânî değerlerini felce uğratıyor, kendisini fıtratından mahrum bırakıyor.

Dünyâ sahnesindeki musībetlere baktığımızda, insanların tek kurtuluşu şeytānın şerrinden Rabbü’l-ālemîn'e sığınmak ve Muhammed Mustafa'nın (aleyh-is-salât-ü-vesselâm) gemisine binmektir. Bu sebeple İslâm ālemi ve bütün insanoğlu için çözüm, ilaç ve kurtuluş ilâhî eczâneye başvurmaktır. İlâhî reçete uygulandığı takdirde şifâ bulmak mümkündür. Bütün zorlukları aşmak için, hastalıklara şifâ ve dertlere derman bulmak için reçete İslâm’dadır.

İslâm, ızdırâbı göğüsleme ilmini öğretir. İslâm, mutlak bir iyileştirme gücüne sāhip. İslâm cerrah, bizse hastayız. Kalp, cerrâhî bir operasyonla tedâvî ediliyor. Sonuç; nur. İslâm dîni insana öyle bir şifâ verir ki yeni bir insan olur; insanoğlunda baştan aşağı bir mūcize gerçekleştirir. İyileştiği zaman insan, Allâh’a olan bağlılık ve muhtaçlığını tekrar hissetmeye başlar. Bir kul Yaratıcısı'yla olan bağın içindeki sırrı keşfedince, O’na olan arzu, özleyiş ve ihtiyâcını artırmaya vesîle arar. Ne kadar şifâ bulursa o kadar duā eder, şükreder, zikreder, tevbe eder ve sonu gelmeyen bir açlık, susuzluk, yanma ve ihtiyâç hâli sadrına durmaksızın akmaya başlar.

İslâm dîni bencillikten ve nefsimizin zulmünden bir kurtuluş sağlar. Maddeye olan bağımlılıktan, şuursuzluktan, mānevî hastalıklardan bir kurtuluş sağlar. İslâm dîni maddî ve mānevî hastalıklara, cehâlete, şirke, nefsimizin şerrine karşı ilâhî reçeteyi verir. Reçeteler şunlardır: İhram – sünnet – muhabbet – oruç ve namaz – ölmeden evvel ölmek – abdest – hac ve Ramazan – itikâf – cihâd – sohbet – Kur’ân okumak ve dinlemek – tefekkür – hizmet – fedâkârlık – kurbân kesmek – duā – zikr ve şükr – teheccüd – secde. Bu reçeteler, materyalist dünyâya karşı bir kalkan, antivirüs, korunma ve antibiyotiktir. Benmerkezli maddesel değerleri yok eder. Dinleri ayırmaya, ülkeleri ikiye bölmeye, toplumları ayırmaya, kardeş kavgasına, üst ve alt sınıf arasındaki mesâfeye, āilelerin parçalanmasına, toplumların dejenere edilmesine karşı bir panzehirdir.

Aşağıların daha aşağısı olan “esfel-i sâfilîn’den kurtulmak, şifâ kaynağımızdan içebilmek için, İslâm dîni esas yoldur. İbâdet etmek dînin terbiyesi altına girmek demektir. Dînin terbiyesi altına ne kadar girersek nûrun zirvesine o kadar çıkarız. Hayâtımızdan ne kadar ihram giyersek, hayâtımızda ne kadar secde edersek, hayâtımızda ne ölçüde ilâhî mübâdeleye girersek, ne kadar Allâh’ın huzūrunda köle, yetim, mültecî, kul olursak, ne kadar hakīkatin peşine düşersek; Allah da bizi o kadar hakīkat içinde diriltecek ve hakīkī mü’min kılacaktır. Hayâtımızda ne kadar zorluk, ne kadar imtihan, ne kadar fedâkârlık, ne kadar muhabbet uğruna cihâd ediyorsak o kadar hakīkī hacı, hakīkī insan, hakīkī kul, hakīkī halîfe oluruz ve o kadar ilâhî aşk, zemzem suyu, ebedî hayat kazanırız ve yeniden doğmanın muhteşem memnûniyetine nâil oluruz.

İbâdetlerin özünde aşkın kemâli için bir potansiyel vardır. İbâdetler kaybettiğimiz kurbiyet hazînesini bize yeniden kazandırır. Bekā ālemine giden bir yol, “gönlün secdesi, rûhun Mi’râc’ı, kalpteki sır etrâfında tavaf, sonsuz rahmetin tezāhürü. İbâdetler insan rûhunun gıdâsıdır; tedâvî eder, aydınlatır, kuvvetlendirir, zenginleştirir, şuurlandırır, temizler, besler, arındırır, olgunlaştırır, dengeler, canlandırır, güzelleştirir, mütevâzılaştırır, melekleştirir, ağlatır, tevbe yaşatır, şükrünü yaşatır.

Şâyet ibâdetlerimiz, içindeki menfî makam, mevki, şöhret, āile, çocuk, arkadaş sevdâsından bizi alıkoymazsa, Allâh’ın merhamet okyanusuna dalamayız ve ilâhî kerem aynasına bakamayız. Güzelliği ve mükemmelliği kalp gözlerimizle göremeyiz. Eğer ibâdet eden kişi, Allâh’ın güzelliği ve azameti karşısında aşka ve hayranlığa düşmüyorsa ibâdetlerini lâyığınca ve ihlâsla yerine getirmiyor demektir. İlâhî gıdâsından mahrum kalan insan kendi zulmü, hunharlığı ve acımasızlığı içerisinde yaşar. Kudsî vazīfelerinden mahrum kalan insanın rûhu bozulur, çürür.

En büyük eksikliklerimizden birisi; yaklaşmak ve yükselmek derdinde olmayışımız. Hakīkatin peşine düşmek derdinde değiliz. Araştırma iştiyâkı duymuyoruz. Vuslatın hasretini duymuyoruz. İlâhî bir arzu, özlem, muhabbet, hayranlık duymuyoruz. Hayâ, fakr, ihtiyâç ve aşk dolu bir teslîmiyet duymuyoruz. İyileşmek için, şifâ bulmak için, huzur bulmak için mücâdele etmedikçe kurbiyete cennete erişemeyiz. Samîmiyet kapısının önünde dilenci olmazsak, güzelliğe doğru adım atmazsak, öz'e doğru gitmeye niyet etmezsek mükâfatlandırılamayız.

Teslîmiyet, itāat, ibâdet ve îmanda neşe ve zevk bulmadan ilerlenmez. Allâh’a dâim olan ihtiyâcı ve bağımlılığı bilmeden ilerlenmez. Kalbin hasret ve niyaz ateşine yanması, hasretle tutuşması olmadan, arayış iştiyâkına düşmeden ilerlenmez. Kişi kendi eksikliklerini, düşüklüğünü, yetersizliğini, sınırlarını, başarısızlıklarını ve kusurlarını tanıyıp kabûl etmezse ilerlemez. İlâhî hidâyet nûruna karşı kişi gönlünü tamâmen açmadan ilerleyemez. Allâh’a nefsini satmadan ilerleyemez. Allah için olmayan her sevgiyi kurbân etmeden ilerleyemez.

Resûlullah Efendimiz (aleyh-is-salât-ü-vesselâm) mübârek cismiyle ālemi teşrîf edince, Allâh’ın hidâyet nûru bütün kâinâtı tuttu. Şerîat-ı Ahmediyye kemâle erdi. Şerîat, İslâm dîninin en yüksek ahlâkī boyutunu temsîl etmektedir. Şerîat, onu getiren Peygamber’den (aleyh-is-salât-ü-vesselâm) ayrı değildir. Kendisiyle gönderilen şerîatı azīm ahlâkı, sözleri ve bütün tatbîkatları ile kuvvetlendirmiş ve sağlamlaştırmıştır. Dolayısıyla, Peygamber Efendimiz’le bütün ibâdet ritüelleri yeni bir anlam kazanmış, sonsuzluk mertebesine ulaşmıştır. Resûlullah Efendimiz (aleyh-is-salât-ü-vesselâm) miraç hediyesini, secde hazînesini, Fâtiha-i şerîf anahtarını, teheccüd hazînesini, teslîmiyet erdemini, esmâü’l hüsnâ hazînesini, sünnet-i seniyyeyi ve Allah’tan en yüce lütuf olan “ahlâk-ı Muhammedî” ile ahlâklanma şerefini bize getirmiştir. Bunlar İslâm’ın nûrudur ve ümmet-i Muhammed bundan istifâde eder. Bu güzellik mevlid kandili, regāib kandili, miraç kandili, berat kandili, kadir gecesi gibi mübârek gecelerde haşmetiyle parıldar. Bu geceler Cenâb-ı Allah’tan ümmet-i Muhammed'e; huzūra, saādete, selâmete ve ebedî mutluluğa ulaştıran birer dāvettirler.


Mābûd ile ābid arasındaki ilâhî sohbet namazın en özünü oluşturur. Ölmeden önce ölmek, bedenden ve ruhtan fedâkârlık etmek, hacıların hayâtını değiştirecek şekilde tasarlanması haccın rûhunu teşkîl etmektedir. Fedâkârlık, başkaları için yaşama sanatı, verme sanatı zekâtın özünü oluşturur. Nefsini dünyevî her şeyden sıyırıp Allâh’a yönelmek, Hâlık’ımızın sonsuz lütuf ve nīmetlerinin farkında olmak orucun rûhudur. Oruçla Kur'ân-ı Kerîm'in indirilişini kutlarız. Namazla, aşk-ı Muhammedî'yi kutlarız. İnfak ahlâkıyla, aşk meyvesinin güzelliklerini, Ehl-i Beyt’ül-Mustafâ'yı kutlarız. Ve Hac'la, tevhîd dînini kutlarız.

Resûlullah Efendimiz (aleyh-is-salât-ü-vesselâm) şeytāna sordu: “Ümmetim namaza kalkınca, senin hâlin nice olur?”“Yâ Muhammed, beni sıtma tutar, titrerim” dedi şeytan. “Neden böyle olursun, yâ laīn?” diye suâl buyurduğunda: “Çünkü bir kul, Allah için secde edince bir derece yükselir” dedi. “Peki, oruç tuttukları zaman nasıl olursun?” “O zaman da bağlanırım. Tâ ki onlar iftar edinceye kadar.” “Peki ya, hac yaptıkları zaman nasıl olursun?” “O zaman da çıldırırım.” “Peki Kur’ân okudukları zaman nasıl olursun?” “O zaman da, eririm. Tıpkı ateşte eriyen bir kurşun gibi.” “Ya sadaka verdikleri zaman hâlin nasıl?” “İşte o zaman hâlim pek yaman olur. Sanki sadaka veren, bir testere alır eline ve beni ikiye böler.” “Neden öyle testere ile ikiye biçilirsin, yâ Eba Mürre?” “Onu da anlatayım. Çünkü sadakada dört güzellik vardır: 1. Allah sadaka verenin malına ihsân eyler. 2. O sadaka veren kimseyi halkına sevdirir. 3. Allah onun verdiği sadakayı, cehennemle arasında bir perde yapar. 4. Allah belâyı, sıkıntıyı ve ahları ondan defeder.” İnfak ahlâkı şeytānın üstesinden gelir. Secdenin kudreti şeytānı mahveder. Salavât-ı şerîfe ve Fâtiha-i şerîfe şeytānı felç eder. Muhabbet-i Muhammed şeytānı perîşân eder. İtikâfın nûruyla şeytan mahvolur. 


Bütün mahlûkāt hayâtını devâm ettirebilmek için ilhamlara mazhardır. Mādenlerden nebâtâta, hayvanlardan toprağa ve semâvî varlıklara kadar kâinattaki bütün varlık mertebeleri ilâhî düzene ayak uydurur. Cenâb-ı Allah bütün mahlûkātına ilham verir. Ağaçlar meyve taşımak için, inekler süt vermek için, çiçekler rengârenk açılmak için, yıldızlar bin yıllarca parıltılı ışıklar yaymak için ilhâm alır. Arılar, Kur’ân-ı Kerîm’de bildirildiği gibi “Arıya ilhâm ettik.” sırrıyla bal yapmak için çiçek özü toplamak üzere ilhâm alır. Milyonlarca hayvan türü yaşamlarını idâme ettirebilmek adına gerekli vazīfeleri yerine getirebilmek için ilhâma mazhar olurlar. Bütün yaratılanlar Rahmân’ın nefesiyle döner. Bütün mahlûkat devamlı Rabb’lerine kulluk etmekle meşguldür. Yeryüzüne ve insana Allâh’ın ilmi emânet edilmiştir. Bütün kâinat Allâh’ın celâline mazhardır. Her şey O’nunla bir olur, her şey O’nunla uyumludur. Bütün mevcûdât bu âhenk içinde Cenâb-ı Allâh’ın varlığının delillerini sunar.

Allâh’ın (cc) bizi ilâhî şuurun sonsuz lezzetine dāvet ettiğini görmeliyiz. O, bizi hilkat hazînelerinin ebedî güzelliğini müşâhede etmeye çağırır. Bizi hayranlığa, aşka, ilâhî ilhâma çağırır. İki cihân güneşi Efendimiz (aleyh-is-salât-ü-vesselâm) ālemi teşrîf ederek buraya sonsuz yükselme, miraç, arınma ve nurlanmayı getirdi. Hakîkat dîni İslâm, bütün insanlığı dünyâdaki mānevî hayâtın nihâî maksadına dāvet etmekte. İbâdet ederken, hizmet ederken, tefekkür ederken, cihâd ederken, sünneti yaşarken Erham-ür-Râhimîn olan Rabb‘imiz; kullarına yüce bir tatmin duygusu, lezzet ve ilâhî bir haz verir. Târif edilemeyen, tükenmez güzellikleri ihsân eder. Susuzluğumuzu gidermek için sonsuz şevk, aşk, coşku, muhabbet lezzetlerini lütfeder.


İlâhî zevk Cenâb-ı Hakk’ın sevdiklerinin yüce hâlidir. Peygamberler, evliyâlar, āşıklar ibâdetleri esnâsında, hizmetleri esnâsında sürekli ilâhî zevki, en yüksek muhabbeti, saf coşkuyu, huşûyu hissetmektedirler. Erham-ür-Râhimîn olan Rabb’imizle ilâhî kurbiyetin zevkini yaşarlar. Teslîmiyetten zevk alırlar. İrâde-i İlâhiyye’ye ve mahlûkāta hizmet etmekten, ibâdet etmekten, tefekkür ve zikretmekten zevk alırlar.

Eğer Allâh’ın muhteşem sonsuzluğu karşısında haşyet, merak ve hayranlık hâlinde değilsek saflık, nurlanma ve aşk seviyelerine yükselemeyiz. Eğer Allâh’ın Cemâline āşık değilsek kendi kaderimizi gerçekleştiremeyiz ve çalışan bir makine gibi yaşama tehlikesine düşeriz.

 

Merhametlilerin en merhametlisi Allah Teālâ bütün mü’minlere kalplerinin hazînesini, saflıklarını, mānevî dönüşüm kapasitelerini ve aşkın gücünü yeniden kazanmak fırsatını versin. Niyâz edelim ki O’na olan muhtâciyet hissimizi artırıp, mutlak bağımlılığımızın idrâkine erdirsin bizleri.

Mart 2022, sayfa no: 42-43-44-45-46

Abone Ol

En son haberleri doğrudan gelen kutunuza alın. Asla spam yapmayız!

Sosyal Medya Hesapları

Mesaj Bırak