Ara

Sezai Karakoç’un Yûnus Emre’si

Sezai Karakoç’un Yûnus Emre’si

Çağdaş İslâm düşüncesinin en önemli temsilcilerinden biri olan Sezai Karakoç’un şiir ve yazıları medeniyetimizin temel değer yargılarına göre şekillenir. Karakoç, bu yüzden medeniyetimizi “diriliş” kavramı etrâfında “inşâ” faaliyeti yürütürken edebiyatın hiçbir türünü boş bırakmaz. Edebiyat dünyâsına şiirlerle girmekle birlikte biz onu zaman içinde bir deneme-makale-hikâye-inceleme yazarı olarak da görürüz. Bu tür metinlerde medeniyetimizi tümüyle yeni bir yoruma tâbi tutar ve çağdaş bir inşâ faaliyetinde bakış açımızın, hareket tarzımızın ne olması gerektiğini çok sistematik biçimde izah eder. 

Karakoç, bunu yaparken medeniyetimizin “âbide şahsiyetleri”ne de özel bir önem verir. Eserleri tümüyle bir portreler galerisidir. Başta peygamberler olmak üzere bu medeniyetin kilometre taşları olan şahsiyetler İbn-i Arabî’den Hallâc-ı Mansur’a; Fuzûlî’den Şeyh Gâlib’e pek çok isim üzerinde bizi düşünmeye çağırır. 

Karakoç’un üzerinde bilhassa durduğu ve haklarında birer inceleme kitabı yayımladığı isimler de vardır. Bunlar Mehmet Âkif, Mevlânâ ve Yûnus Emre’dir. Birincisi bilindiği gibi yakın dönemimizin en önemli fikir, sanat ve mücâdele adamıdır. Mevlânâ ve Yûnus Emre ise 13. asrın ruh mîmarları, medeniyetimizin o asırdaki inşâcılarıdır. 

Neden Yûnus Emre?

Bu sorunun cevâbı hem Yûnus Emre’yi hem de Sezai Karakoç’u anlama açısından son derece önemlidir. Bu sorunun cevâbı bizce şudur: İki şâir arasında “şiirlerinin sûreti” bakımından bir fark olsa bile “temelde bu iki şâirin çizgileri (amaçları) yolları aynıdır. Sezai Karakoç’un mesajı’nın Yûnus’unkinden farklı olduğu söylenemez.” 

Her iki isim de İslâm ülküsüne bağlı şâirlerdir. Yaşadıkları zamanların ve karşı karşıya oldukları sorunların da özde aynı olduğu düşünülecek olursa aralarındaki “ruh akrabâlığını” anlamak zor olmayacaktır. Karakoç, çağında bir bakıma Yûnus’un misyonunu üstlenmiştir.  Fakat bu misyon berâberliğine geçmişinde Karakoç’un daha çocukluk yıllarına dayanan bir Yûnus sevgisinin bir sebep oluşturduğu da bir gerçektir. O da her Müslüman çocuğu gibi daha çocukluğundan itibâren Yûnus ismiyle tanışmış, annesinin Yûnus ilâhîlerine gönlünü açmış, başta Allah sevgisi olmak üzere, Hz. Peygamber sevgisini ve tabii Yûnus Emre sevgisini de daha çocukluğunda içselleştirmiştir. Nitekim “Çocukluğumuz” başlıklı şiirinde geçen şu mısrâlar bu durumu göstermektedir: 

Annemin bana öğrettiği ilk kelime
Allah, şahdamarımdan yakın bana benim içimde 

Annem bana gülü şöyle öğretti
Gül, O’nun, O sonsuz iyilik güneşinin teriydi. 

Annem gizli gizli ağlardı dilinde Yûnus
Ağaçlar ağlardı, gök koyulaşırdı, güneş ve ay mahpus

Sezai Karakoç’un çocukluk dönemine âit algısı bu olsa bile o, zaman içinde Yûnus Emre’nin bir “medeniyet inşâcısı” olduğunu elbette fark etmiş ve ilgisini ona bu yüzden de yoğunlaştırmıştır.  “Şehzadebaşı’nda Gün Doğmadan” şiirinde geçen: 

Külahıyla Yûnus Emre
Sarığıyla Akşemseddin
Kavuğuyla mimar Sinan
Gün doğmadan Şehzadebaşı’nda 

Mısrâlarında Yûnus’un da medeniyetimizin bir temsilcisi/inşâcısı olduğu belirtilmektedir. İşte bu ilgi, yıllar sonra ona bir Yûnus Emre biyografisi yazdırmıştır. 

Karakoç’un Yûnus Emresi

Yûnus Emre hakkında Millî edebiyat döneminden itibâren çok sayıda eser kaleme alınmıştır. Bunlar arasında kıymet taşıyanlar olmakla birlikte aralarında sığ bir ideolojik bakış açısının ürünü olarak yazılanlar da vardır. Yûnus’u kendi gerçekliği içinde ele alanlar ise son derece azdır. İşte Karakoç’un Yûnus Emre’si öncelikle bu açıdan dikkat çeker. Bu kitap, her şeyden önce “Yûnusça bir duyarlığın ve titizliğin ürünü”dür. Aradaki gönül bağına rağmen Karakoç, Yûnus’u son derece nesnel ölçüler içerisinde onun yetiştiği kültürel ve târihsel ortam içerisinde resmetmiştir. Böylece fikir hayâtımız Yûnus Emre hakkında “rehber” sayılabilecek bir kitap kazanmıştır. Bundan olacak rahmetli Cahit Zarifoğlu bu eseri Yûnus Emre üzerine yapılacak çalışmaların sağlıklı formülü” olarak görür. Zarifoğlu bu değerlendirmeyi yaparken bir husûsa daha dikkat çeker. Ona göre “Akademisyenlerin istif ve kullandıkları batıcı metotlar nedeniyle, yol alamadan, yol aralayamadan üst üste yığdıkları boğazlar, şartlanmışlık, bu kısa eserde aşılmaktadır.” 

Zarifoğlu’nun dikkat çektiği bu husus son derece önemlidir. Zîrâ Yûnus, pek çok araştırmacı tarafından çağından, yetiştiği kültür ortamından soyutlanarak ele alınmış ve ortaya sahîh bir Yûnus portresi çıkarılamamıştır. Karakoç, bu yüzden eserine önce Yûnus’un yaşadığı çağ ve yetiştiği kültürel ortamın değerlendirilmesiyle başlar ve böylece Yûnus’u târihsel bir çerçeveye oturtur.

Karakoç’a göre Yûnus Emre’nin yaşadığı çağda Anadolu toprakları iki büyük felâketle karşılaşır. Bunlardan biri Haçlı, diğeri ise Moğol saldırılarıdır. Bu iki şer kuvvet, Selçuklu medeniyetini yıkarak Anadolu’nun rûhunda yalnız “bir târih yarası açmakla kalmamış, bir metafizik yara da” açmıştır. İşte Yûnus Emre’nin ve çağdaşı erenlerin fonksiyonları bu noktada önem kazanmaktadır. Onlar Anadolu’yu “büyük bir metafizik hamle” ile “büyük bir târihî oluş”a hazırlamışlardır. Osmanlı bu yeni oluşun adıdır ve mîmarlarından biri de Yûnus Emre’dir. Karakoç’un ifâdesiyle Yûnus Emre: “Bu büyük Anadolu’nun ilk horoz(müjdeci) sesidir.”

Karakoç’un bu noktada dikkat çektiği bir konu da bazı çevrelerin Yûnus’un bu târihî misyonunu görmezlikten gelerek onu “babalık” ve “dedelik” geleneğine bağlayarak “Bektaşî” yâhut “Bâtınî” olarak göstermek, böylece misyonunu daraltmak ve kimliğini saptırmak istemeleridir. Ona göre bu çabalar boşunadır ve Yûnus Emre “Anadolu’nun bu çağdaki önder kurucularındandır. Hiçbir dar ekolün adamı değildir. Türklerin bir şâiri olduğunun tam şuurunda olarak Türk-İslâm hareketini dünyâ karşısına çıkarma ödevini yüklenmiş” bir şâirdir. Tarîkatlar üstü bir tarîkat şâiri olarak çok zor gibi görünen bir görevi başarmıştır. Anadolu, onun şiirleriyle Moğol ve Haçlı yıkımının yaralarını iyileştirmiş, kendine gelmeyi başararak yeniden ayağa kalkmıştır. 

Yûnus’un Şiir Dünyâsı

Karakoç’un kitabında üzerinde özellikle durduğu bir konu da Yûnus’un şiirlerinin dünyâsıdır. Ona göre Yûnus Emre’nin şiirleri tüm olarak “İslâm’ın duyuş, düşünce ve inanç âlemini çizer. Bu şiirlerde İslâm’ın temel prensiplerini, İslâm büyüklerini, onların mûcizelerini, vaadlerini, insanın bu açıdan geçmişini ve bu açıdan geleceğini bulmak mümkün” hâle gelir. Fakat, Yûnus bunu yaparken aslâ bir şâir olduğunu unutmaz. Böyle olduğu için de onun şiirleri kuru, didaktik manzûmeler olmaktan çıkar ve gerçek birer sanat şâheserine dönüşür. Bu şiirlerin çağlar boyunca yaşamalarının bir önemli sebebi de budur. 

Karakoç’un Yûnus’un şiiriyle ilgili olarak yaptığı bir önemli tesbit de şudur. Bu şiirler hem Yûnus’un şahsî mâcerâsını anlatır hem de çağına tanıklık eder. Böylesi ağır bir muhtevânın yükünü aslında şiirin çekmesi zordur. Fakat Yûnus’un şiiri o kadar güçlüdür ki bu ağır yük altında ezilmez. Tersine bu zorluk bu şiiri âdetâ “çelikleştirir”. Karakoç, bu işin sırrını açıklarken de sözü Yûnus’un poetikasına getirerek özle biçim arasındaki güçlü ilişkiye dikkat çeker. 

Menkıbelerin Yûnus’u

Bilindiği üzere kültürümüzde, tarihî şahsiyetlerle ilgili çok ayrıntılı yazılmış hal tercümeleri ne yazık ki yoktur. Bu durum, Yûnus için de böyledir. Onun tarihî şahsiyeti ve hayâtı yeterince bilinmemektedir. İşte bu noktada menkıbeler önemli bir imkâna dönüşmektedir. Evet, menkıbe bir masaldır, bir tür destandır. Ama bu durum, menkıbeleri gerçeklikten uzak metinlere dönüştürmez. Karakoç’a göre yalanın menkıbeye dönüşmesi imkânsızdır. Buradaki zorluk sembollerin dilini çözmekle ilgilidir.

İşte Karakoç’un Yûnus Emre kitabını önemli kılan bir husus da Yûnus menkıbelerine getirdiği ilginç yorumlardır. Karakoç, Yûnus’un inanç dünyâsına girebilmeyi başardığı için menkıbelerin dilini çözmekte hiç zorlanmamıştır. Bu başarı da Karakoç’un şâirliği de bir avantaj oluşturmaktadır. Çünkü her büyük şâir gibi o da sembolik anlatımı çok iyi bilmektedir. Bu yüzden bu menkıbelerden bize âdetâ bir Yûnus portresi çıkarmakta ve Yûnus’un meçhul tarafları mâlûm hâle gelebilmektedir. Böylece biz, Yûnus Emre’nin biyografisini bu yorumlarla büyük ölçüde öğrenme imkânı bulabilmekteyiz. 

Meselâ, Hacı Bektaş dergâhına gidişle ilgili olarak anlatılan menkıbede buğdayın ilim sembolü olarak görülmesi, eğitiminin Tabduk Emre dergâhında yapılmasının bu dergâhın Yûnus’un sanatkâr mizâcıyla ilgili olduğu şeklindeki tesbîti, Molla Kâsım menkıbesindeki şiirlerin bir kısmının balıklara bir kısmının kuşlara atılması meselesinin Yûnus’un şiiri hakkında “tabiattaki bütün sesleri toplayan bir şiir olduğu” şeklindeki açıklaması okura Yûnus konusunda çok farklı bakış açıları kazandırmaktadır. Yine dağdan kırk yıl odun getirme meselesini Yûnus’un “hep ideal çizgi” peşinde koşması, ideal bir dünyânın adamı oluşu şeklindeki yorumlar da son derece özgün değerlendirmelerdir. 

Halkın Şâiri

Yûnus hakkında önemli kitaplar yazan isimlerden biri olan Abdülbaki Gölpınarlı, Yûnus’u yaygın görüşün aksine “halk şâiri” değil “halkın şâiri” olarak tanımlar. Bu tanım, Sezai Karakoç’ta da benzer bir anlayışı yansıtır. Karakoç, onu halkla, toplumla ilgili bir şâir olarak görür. Ona göre Yûnus, “şiiriyle halkı erdiren” bir şâirdir. Halka sanat yoluyla gitmiş, tamâmen halk rûhunu esas almış, şiirini o büyük zenginlikten aldığı malzemelerle kurmuştur. Bilindiği gibi bir menkıbede Yûnus’a gökten çift sofra iner. Karakoç, bunlardan birini din diğerini sanat olarak yorumlar. Bu, şu anlama gelmektedir. Yûnus, “hakîkatin toplumda büründüğü biçim, sanat ve şiir gücünü yedeğine alarak” ilerlemektedir. Bu da halkın rûhuyla içi içe olmayı gerektirmektedir. 

Yûnus’un halkın şâiri olması meselesi ruh berâberliğinin yanı sıra şiirlerinin biçiminde ve dilinde de görülür. Yûnus’un Türkçesi, halkın Türkçesidir. Hece ölçüsünü esas almıştır. Karakoç bu durumu da şöyle yorumlar: “O, Türk’ün ilerideki çağlardaki ödevini biliyor, onun için var gücüyle onun dil ve edebiyatını kurmaya, geliştirmeye, ilerletmeye çalışıyordu.” Karakoç’a göre bu durumu sâdece kavmî kaygılarla anlamak da doğru değildir. Yûnus, aynı zamanda bir İslâm şâiri olarak İslâm medeniyetinin diğer önemli iki dilinden yāni Arapça ve Farsça’dan da şiirine kelimeler alarak, hece ile yazdığı şiirleri aruza da uygun forma dönüştürmeye elverişli bir yapıda yazarak, meselâ yine koşmayı gazelle birlikte kullanarak bir bakıma “altın bir sentez”i gerçekleştirmektedir.

Çağdaş Edebiyata Katkı

Karakoç, kitabında Yûnus’un hayâtını, sanatını bir bütünlük içinde ele almaktadır. Bunu yaparken tek gāyesinin Yûnus’la arasında olan “ruh akrabâlığı” olduğunu söylemek eksik bir yorum olacaktır. Bence bir önemli sebep de Karakoç’un Yûnus vâsıtasıyla çağdaş edebiyatımıza sağlam temeller bulma ve gösterme çabasıdır. Bu mesele için Yûnus Emre’den daha uygun bir isim düşünülemezdi. Şüphesiz, Yûnus’a Millî Edebiyat devrinden itibâren bu tarz bakışlar da olmuş, ama hiçbiri Karakoç’un kuşatıcı bakışına erişememiştir. Çünkü, diğerlerinde tam bir “Yûnus fotoğrafı” bulmak zordur. Kimi dilini, kimi sınıfsal gerçeğini öne çıkarmış, kimi sâdece evrenselliğine vurgu yapmıştır.

Karakoç’ta ise tam bir bütünlük vardır. Bu yüzden onun eseri, Yûnus hakkındaki kitaplar arasında çok özel bir yerde durmaktadır. Hak ettiği ilgiyi de görmüş olacak ki Karakoç’un bu eserinden sonra Yûnus Emre, yeni ve canlı bir ilginin konusu hâline gelmiş, okuyucularda ve yazarlarda Yûnus araştırmalarının “kılavuz kitap”ı olarak karşılık bulmuştur. 

Kaynakça:

Sezai Karakoç, Yunus Emre, Diriliş yayınları, 4. baskı, İstanbul, 1979.

Gaffar Taşkın, Yunus Emre, Gelişme dergisi, sayı 7, Güz, Ankara, 1974.

Şaban Sağlık, Sezai Karakoç’un Gözüyle Yunus Emre, Yedi İklim dergisi, sayı 44–45, İstanbul, 1993.

Turan Karataş, Doğunun Yedinci Oğlu Sezai Karakoç, Kaknüs yayınları, İstanbul, 1998.

Nisan 2026, sayfa no: 54-55-56-57

Abone Ol

En son haberleri doğrudan gelen kutunuza alın. Asla spam yapmayız!

Sosyal Medya Hesapları

Mesaj Bırak