Ara

Sessiz Hicret: Etiyopya / Fatmanur Öztürk

Sessiz Hicret: Etiyopya / Fatmanur Öztürk

Uçağın penceresinden aşağıya baktığımda, toprakların rengi ilk dikkatimi çeken şey oluyor. Endonezya’nın yeşiline alışmış gözlerim, burada toprağın daha koyu, daha sert tonlarıyla karşılaşıyor. Dağlar, vadiler ve aralarına serpiştirilmiş yerleşimler… Bu coğrafya ilk bakışta mesafeli. Ama insanın içine doğru ilerledikçe tuhaf bir sıcaklık hissettiriyor.

Etiyopya, haritada uzak bir ülke gibi görünse de İslâm tarihi açısından hiç de yabancı değil. Belki de en tanıdık yerlerden biri. Çünkü bu topraklar, Müslümanların ilk kez yurtlarından ayrılıp sığındıkları yer.

Bazen insan kendi yurdunda daralır. Bazen bildiği sokaklar bile onu koruyamaz. İşte böyle bir zamanda Allah, kapıyı hiç beklenmeyen bir yerden açar. Habeşistan hicreti, tam da böyle bir kapının hikâyesi. 

Mekke’de baskının arttığı, Müslümanların her geçen gün daha fazla sıkıştığı bir dönemde Peygamber Efendimiz (sav), bir grup sahabeye farklı bir yol gösterir: Gitmek. Ama nereye? Tanımadıkları, bilmedikleri bir ülkeye… Habeşistan’a. 

Bugün Etiyopya olarak bildiğimiz bu topraklar, o günlerde Müslümanlar için bir umut kapısıydı. Çünkü orada adil bir hükümdar vardı: Necaşi. 

Bu hicret sadece bir yer değiştirme değildi. Bu, insanın alıştığı her şeyi geride bırakmasıydı. Dilini bilmediği bir ülkeye gitmek, sokaklarını tanımadığı bir şehirde yaşamak, her şeye rağmen imanını korumaya çalışmak… Ve belki de en zoru: yalnızlık. 

Bugün Etiyopya sokaklarında yürürken, o günün izlerini aramadan duramıyor insan. Başkent Addis Ababa, kalabalığı ve hareketliliğiyle modern bir şehir gibi görünse de arka sokaklara girildikçe başka bir yüz ortaya çıkıyor. Dar yollar, küçük dükkânlar, sade hayatlar… İnsanlar birbirine bakarken temkinli ama mesafeli değil. Bu şehirde bir sertlik yok; daha çok yorgun ama direnen bir hâl var. 

Bir an durup düşünüyorum: Buraya gelen sahabeler ne hissetti? İlk günlerinde hangi sokaktan geçtiler? Hangi kapının önünde durup içlerinden dua ettiler? 

Necaşi’nin huzuruna çıktıklarında, ellerinde güç yoktu. Arkalarında ordular yoktu. Sadece hakikat vardı. Ve o hakikat, bir hükümdarın kalbine dokundu. 

Etiyopya’da İslâm’ın en yoğun hissedildiği şehirlerden biri Harar. Dar sokakları, birbirine yaslanan evleri ve her köşe başında karşınıza çıkan küçük mescitleriyle bambaşka bir dünya. Harar’da yürürken zaman yavaşlıyor. Sokaklar dar ama boğucu değil. İnsanlar az konuşuyor ama selam vermeyi ihmal etmiyor. Kadınlar renkli örtüler içinde, erkekler sade kıyafetlerle hayatın içinde. 

Bu şehirde camiler büyük ve görkemli değil. Ama içeri girdiğinizde hissedilen şey çok güçlü: huzur. Harar’a “evliyalar şehri” denmesi boşuna değil. Burada din, yüksek sesle anlatılmıyor; yaşanıyor. 

Yolumuz kuzeye, Aksum’a düştüğünde şehir derinleşiyor. Burası, Necaşi’nin hüküm sürdüğü topraklar. Bugün bu şehirde büyük saraylar, ihtişamlı yapılar görmek mümkün değil. Ama insan, burada yürürken tarihin hâlâ canlı olduğunu hissediyor. Rüzgâr bile sanki geçmişten bir şeyler taşıyor.

Bu topraklar insana şunu hatırlatıyor: İman sadece güçlü olduğunda korunmaz. Bazen en zayıf anında, en yabancı yerde korunur. Ve Allah, kulunu her zaman bildiği yerlerde değil; bazen hiç bilmediği topraklarda muhafaza eder. 

Ve günün yorgunluğu şehrin üzerine çökerken, dar bir sokağın içinde küçük bir restorana giriyoruz. Dışarıdan bakıldığında fark edilmeyecek kadar sade. Ahşap kapı, loş bir ışık ve içeriden gelen hafif bir kahve kokusu… 

İçeri adım attığımızda bizi büyük masalar karşılıyor. Masaların ortasında geniş, yuvarlak tepsiler yerleştirilmiş. Sandalyeye otururken fark ediyoruz ki burası sadece yemek yenilen bir yer değil; insanlar burada birlikte vakit geçiriyor. 

Kısa bir bekleyişten sonra masaya büyük bir tepsi bırakılıyor. Üzerinde ince, gözenekli, süngerimsi bir ekmek: injera. İlk bakışta alışılmadık. Ne tam ekmek ne de tam bir hamur gibi. Hafif ekşi bir kokusu var. Ama asıl mesele onun ne olduğu değil; neyin üzerine kurulduğu.

İnjeranın üstü boş değil. Renk renk yemekler yerleştirilmiş. Kırmızıya çalan koyu bir sos dikkat çekiyor: doro wat. Yanında sarı tonlarda daha sade bir yemek, biraz ilerisinde yeşilliklerle hazırlanmış başka bir tabak… 

Elimizi uzatmadan önce bir an duruyoruz. Çünkü burada yemek, refleksle yapılacak bir şey değil. 

Küçük bir parça injera koparıyoruz. Yumuşak, hafif nemli… Sonra doro wat’tan alıyoruz. Sosu yoğun, baharatı derin ama yakıcı değil. İçinde uzun uzun pişmiş tavuk ve haşlanmış yumurta var. 

İlk lokmada alıştığımız tatları arıyoruz. Ama bulamıyoruz.

Masadaki herkes aynı tepsiden yiyor. Kimse tabağını ayırmıyor. Arada göz göze geliyoruz, hafif bir tebessüm… Bu sofrada yabancılık uzun sürmüyor. Çünkü aynı yerden yemek, insanları birbirine yaklaştırıyor. 

Yan tarafta getirilen şiro, daha sade bir tat. Nohut unundan yapılmış, yumuşak kıvamlı. Gösterişsiz ama doyurucu. Sanki bu sofranın en sessiz yemeği. Ama eksik değil. 

Bir süre sonra sıcak bir tabak daha geliyor: tibs. Küçük parçalara ayrılmış etler, hafif kızarmış, yanında biber ve sebzelerle… Diğerlerine göre daha canlı, daha hareketli bir tat. 

Yemek bittikten sonra masaya küçük fincanlar geliyor. Etiyopya kahvesi… Çekirdeklerin kokusu hâlâ taze. İlk yudumda acı değil; derin bir tat bırakıyor. 

Restorandan çıktığımızda sokak aynı sokak. Ama içimizde bir şey değişmiş gibi. Sadece yemek yemiş olmuyoruz. Bir sofraya oturmuş, bir kültürün içine kısa süreliğine de olsa dâhil olmuş oluyoruz.

Etiyopya’dan ayrılırken insanın zihninde büyük cümleler kalmıyor. Bu ülke size yüksek sesle bir şey anlatmıyor. Ama bir şey bırakıyor: Bir gölgenin altında dinlenen hicret hatırası. Adaletle korunan bir iman. Ve aynı sofradan uzanan eller. 

Belki de en çok şunu öğretiyor: İnsan bazen yurdundan uzaklaşır ama kaybolmaz. Çünkü onu koruyan şey toprak değil, inandığıdır. Ve bazen, en yabancı görünen yer, insanın kendini en güvende hissettiği yer olur. 

Bir sonraki gezide görüşmek üzere…

Nisan 2026, sayfa no: 21-22-23

Abone Ol

En son haberleri doğrudan gelen kutunuza alın. Asla spam yapmayız!

Sosyal Medya Hesapları

Mesaj Bırak