Medeniyet, yalnızca fiziksel yapıların değil, rûhun, anlamın ve insânî değerlerin inşâsıdır. Bu inşâ sürecinde şehirler ve mekânlar, sâdece taş ve beton yığınları olarak değil; bir medeniyetin aynası, hâfızası ve rûhunun tecessüm etmiş hâli olarak karşımıza çıkar. İnsan, mekânı pratiğe dökerek onu anlamlandırır; mekân da insanı şekillendirerek ona bir kimlik, bir duruş kazandırır. Bu karşılıklı etkileşim, medeniyet denen büyük insanlık projesinin temel taşını oluşturur.
Bir toplumun mekânla kurduğu ilişki, onun dünyâyı algılama biçimini, değerler hiyerarşisini ve ruhsal derinliğini yansıtır. Geleneğimizdeki “Komşu komşunun külüne muhtaçtır.” anlayışı, sâdece sosyal dayanışmayı değil, mahremiyet ve komşuluk sınırlarıyla belirlenmiş bir mekân tasavvurunu da anlatır. Evlerin iç avluları, cumbaları, birbirine nâzır pencereleri; insanın hem özel alanını koruduğu hem de topluluğun bir parçası olduğu bir dengeyi simgeler. Bu mîmârî, ferdiyetçilik ile cemâat rûhu arasında bir köprü kurar.
Oysa modern kentlerde giderek yükselen yalıtılmış apartman dâireleri, asansörlerde karşılaşılan ama selâmlaşılmayan yüzler, “güvenlikli siteler” adı altında etrâfı duvarlarla çevrili topluluklar; bireyin giderek yalnızlaşmasının ve komşuluk ilişkilerinin zayıflamasının fiziksel tezâhürleridir. Mekân, insanın iç dünyâsının dışa vurumudur. Karmaşık, anlamsız, ölçeksiz yapılar, içinde yaşayan insanların ruhsal karmaşasını ve âidiyet eksikliğini yansıtır. Sâdelik, âhenk ve orantı ise dingin bir ruh hâlinin ve düzen arayışının göstergesidir. Bu bağlamda, bir şehrin sokaklarında dolaşmak, aslında o şehirde yaşayan insanların kolektif ruh hâlini okumak gibidir.
Neyi Kaybediyoruz?
Târih boyunca büyük medeniyetler, rûhu olan şehirler kurmuşlardır. İstanbul’un gök kubbesi, İslâm’ın sonsuzluğa açılan kapısıdır. Selimiye’deki tek bir kubbe, sâdece mîmârî bir başarı değil, aynı zamanda ilâhî düzeni yeryüzüne yansıtma çabasıdır. Şam’ın, Bağdat’ın, Kurtuba’nın altın çağlarında; şehir sâdece bir yaşam alanı değil, ilmin, irfânın, sanatın ve hikmetin nefes aldığı canlı bir organizmaydı. Çarşılar sâdece alışveriş mekânları değil, sohbetin, fikir alışverişinin, sosyal kontrolün ve dayanışmanın gerçekleştiği kamusal alanlardı. Kütüphaneler, câmiler, medreseler ve hastaneler birbirine yakın konumlanarak, insanın bedensel, zihinsel ve ruhsal ihtiyaçlarını bir bütün olarak karşılayan bir şehir dokusu oluştururdu.
Kaybettiğimiz tam da budur: Şehrin rûhu. Modern şehircilik anlayışı, şehri işlevsel parçalara ayırarak onun organik bütünlüğünü bozdu. Konut alanları, iş merkezleri, alışveriş bölgeleri birbirinden koparıldı. Bu, zamanla insanın günlük hayâtını parçalara ayırdı: Bir yerde çalışan, başka bir yerde uyuyan, üçüncü bir yerde alışveriş yapan, dördüncü bir yerde ise kültürel ihtiyaçlarını gideren bir insan modeli ortaya çıktı. Bu parçalanmışlık, şehirle kurulan duygusal ve ruhsal bağı da zayıflattı. İnsan artık şehrin bir sâkini değil, geçici bir misâfiri, hattâ tüketicisi hâline geldi. Kaybettiğimiz “yurt” duygusudur; sıla özlemi çekilen, gidildiğinde huzur bulunan, kök salınan mekân duygusudur.
Estetik Mânâ Aramak
Gerçek mîmârî, estetik ile mânâyı birleştiren sanattır. İslâm mîmârîsinde süsleme (tezyîn), salt görsel bir şölen değil, derûnî bir hakîkatin sembolik ifâdesidir. Kündekâri tekniği, birbirine geçmiş parçalardan oluşan ve hiç çivi kullanılmadan ayakta duran kapı ve minberler; kâinâtın birliğini (tevhîd) ve yaratılıştaki âhengi temsîl eder. Çinilerdeki sonsuz desenler (girih), Allâh’ın sonsuzluğunu ve yaratılışın sürekliliğini hatırlatır. Selçuklu kümbetleri, gökyüzüne yükselen geometrik formlarıyla, ölümün bir son değil, bir yükseliş olduğunu fısıldar.
Câmiler insanı ilâhî olana yönlendirmek için göğe doğru uzanan minareleri ile bu işlevi yerine getirmiştir. Oysa bugünün hâkim mîmârî anlayışı çoğu zaman, “daha yüksek, daha büyük, daha sıra dışı” olma yarışına girmiş, mânâdan ve insan ölçeğinden uzaklaşmıştır. Cam ve çelikten oluşan devasa gökdelenler, insanı ezen, yalnızlaştıran, soğuk mekanlara dönüşmüştür. Estetik, sâdece göze hitap eden bir tasarım ögesi hâline gelmiş, rûhu ve anlamı dışlamıştır. Oysa hakiki güzellik (hüsn), kalbe hitap eden, içinde hakikati barındırandır. Mîmârîde mânânın yeniden keşfi, insanı merkeze alan, onun fiziksel, duygusal ve manevi ihtiyaçlarına cevap veren bir tasarım felsefesini gerektirir.
Şehirlerin Rûhu
Modern şehirciliğin temel yaklaşımı “planlama”dır. Top-down (yukarıdan aşağıya) bir modelle, merkezi otorite veya uzmanlar tarafından hazırlanan katı planlar, şehrin geleceğini çizer. Bu planlar, çoğu zaman istatistiksel verilere, trafik akışına, nüfus projeksiyonlarına dayanır ancak şehrin rûhuna, hâfızasına, sosyal dokusuna ve sâkinlerinin duygusal bağlarına çoğu zaman kayıtsızdır. Târihî mahalleler yıkılır, yerine geniş bulvarlar ve anonim bloklar dikilir. Bu, şehre yapılan bir müdâhaleden öte, onun karakterine ve kimliğine yönelik bir şiddettir.
Gülten Akın’ın “Yüksek Evde Oturanların Türküsü” şiiri tam da şehir hayâtının insan rûhunda yaptığı değişimleri anlatır:
“Evleri yüksek kurdular
Cama, betona boğdular
Usumuzdaydı unuttuk
Topraktan uzakta kaldı
Toprağa bağlı olanlar”
Bir zamanlar şehirlerimizin rûhu vardı. İstanbul’un yedi tepesi, Bursa’nın yeşil câmileri, Şam’ın Emevî Câmii avlusundaki incir ağaçları, Isfahan’ın çinili meydanı, Kurtuba’nın daracık sokaklarında yankılanan su sesi… Bunlar sâdece taş değildi; bir medeniyetin kalbiydi.
O şehirlerde gezinen insan, kendini yabancı hissetmezdi. Çünkü her köşe başı, her kapı tokmağı, her çini desen ona “Sen buraya âitsin” derdi. Çarşıda pazen satan dükkânın üstündeki kitâbe, bir câminin kubbesi, bir köprünün korkuluğundaki oyma… Hepsi aynı lisânı konuşurdu: “Biz Allâh’ın kuluyuz, bu dünyâ geçici, ama güzel olan kalıcıdır.”
Bugün ise şehirlerimiz kimliksiz. Aynı AVM, aynı zincir kahveci, aynı ışıklı tabela… Ankara’dan Bakü’ye, Kuala Lumpur’dan Doha’ya kadar aynı “uluslararası üslup” hâkim. Bu, bir medeniyetin değil, bir pazarlama stratejisinin eseridir. İnsan artık kendi şehrinde turisttir. Kendi mahallesinde yabancılık çeker.
Rûhunu kaybetmiş şehir, rûhu kaybetmiş insanı doğurur. İnsan, mekânda kendini göremediği zaman, kendini unutur. Kendini unutan insan da aşırı bireyci bir rûha kavuşur.
Geleneksel anlayışta, şehir “terbiye edilir.” Terbiye eğitimle, sabırla, zamanla ve incelikle olgunlaştırmak demektir. Bir şehir, sâkinlerinin davranışları, âdetleri, birbirleriyle ve mekânla kurdukları ilişkilerle terbiye edilir. Sokaklar, komşuların birbirini gözetlediği, çocukların güvenle oynadığı, esnafın müşterisini ismiyle çağırdığı yerlerdir. Şehir terbiyesi, bir meydanda çöp atmamayı, bir çeşmenin başında sıra beklemeyi, târihî bir duvara saygı göstermeyi, gürültü yapmamayı içerir. Bu, yazılı olmayan, ancak toplumun tüm fertleri tarafından içselleştirilmiş bir nezâket ve sorumluluk kodudur.
Şehir terbiyesi, mekânın insânîleştirilmesidir. Caddelerde sâdece arabaların değil yayaların, bisikletlilerin, çocukların, yaşlıların da hakkını gözeten bir düzenlemedir. Beton yığınları arasına sıkıştırılmış parklar değil, mahallelinin nefes aldığı, bir araya geldiği, ağaçlarla, kuşlarla, çiçeklerle iç içe olduğu yeşil alanlar ortaya koymuştur. Mimar Turgut Cansever’in ifâdesiyle: “Şehir, Allâh’ın yarattığı tabiatla insan yapısı çevre arasındaki âhengin sağlandığı yerdir.” Bu âhengi sağlamak, katı planlamalarla değil, şefkatli bir terbiye anlayışıyla mümkündür.
Medeniyet inşâsı, nihâyetinde rûhun inşâsıdır. Ve ruh, ancak anlamlı mekânlarda nefes alabilir, kök salabilir, gelişebilir. Şehirlerimizi yeniden ruh sâhibi kılmak yine bizim elimizde.
Şehir ve Estetik
Modern mîmârînin en büyük günâhı, estetiği mânâdan koparmasıdır. Le Corbusier’nin “Ev, yaşamak için bir makinedir.” sözü, bu kopuşun manifestosudur. Oysa geleneksel mîmârîde ev, makine değil bir duā idi. Bir Selçuklu kervansarayı, bir Osmanlı konağı, bir Endülüs evi… Bunların hepsi, insanı hem dünyâya hem âhirete bağlayan köprülerdi.
Pencerenin yüksekliği, kapının genişliği, avlunun ortasındaki havuz… Hiçbiri tesâdüf değildi. Hepsi bir niyetin, bir terbiyenin eseriydi. Meselâ Osmanlı evlerinde pencere dışarıya değil, avluya bakardı. Çünkü mahremiyet esastı. Dışarıya açılan pencere, rûhu dağıtır; avluya açılan pencere, rûhu toplardı.
Bugün ise camdan duvarlı plazalarda oturuyoruz. Dışarıyı tamâmen görüyoruz ama kendimizi hiç görmüyoruz. Şeffaflık adı altında mahremiyeti, estetik adı altında rûhu terk ettik.
Güzellik, sâdece hoş görünmek değildir. Güzellik, hakîkati dışa vuran bir aynadır. Bir mihrâbın çinilerindeki lacivert, sonsuzluğu hatırlatır. Bir kubbeyi taşıyan dört pâye, dört halîfeyi ya da dört unsuru temsîl eder. Bir çeşmenin ayna taşı, geçip giden insanın kendini bir an durup görmesi içindir. Estetik ile mânâ birdir. Biri olmadan diğeri eksik kalır.
Her şehir, bir târih katmanıdır. Yeni yapılaşma, bu katmanları silerek değil, onlarla diyalog kurarak, onlara saygı göstererek ilerlemelidir. Koruma, sâdece tek tük anıt eserleri muhâfaza etmek değil, sokak dokusunu, sosyal hayâtı ve mekânın rûhunu korumaktır.
Mekânlar, insanın beden ölçülerine, yürüme mesâfelerine, görüş alanına ve sosyal ihtiyaçlarına göre tasarlanmalıdır. Devâsâ, insanı ezen yapılar yerine, mahremiyeti ve komşuluğu besleyen, yaya odaklı yerleşimler teşvîk edilmelidir.
Mîmârî ve kentsel tasarım, işlevselliğin ötesine geçerek sembolik ve mânevî bir derinlik kazanmalıdır. Yapılar, içinde yaşayanlara kim olduklarını, nereden geldiklerini ve nereye âit olduklarını hatırlatmalıdır.
Şehir, sâkinlerinin ortak eseri olmalıdır. Planlama süreçleri uzmanların tekelinden çıkarılıp mahalle sâkinlerinin, esnafın, çocukların fikirleriyle zenginleştirilmelidir. Aynı zamanda, şehir terbiyesini kuşaktan kuşağa aktaracak bir eğitim ve kültür politikası geliştirilmelidir.
Şehir, insanın yeryüzündeki en büyük eseridir. Onu bir beton yığınına dönüştürmek de bir ruh âbidesine çevirmek de bizim elimizde. Unutmamak gerekir ki mekânı inşâ ederken aslında kendi rûhumuzu, medeniyetimizin geleceğini ve insanlığın yeryüzündeki hâlini inşâ ediyoruz. Rûhu olan şehirler, rûhu yücelmiş insanların yurdu olacaktır.
Mekân insanın aynasıdır. Bugün aynaya baktığımızda gördüğümüz manzara iç açıcı değil. Ama aynayı kırmaya değil, kendimizi değiştirmeye ihtiyâcımız var. Kendimizi değiştirdiğimiz gün, şehirlerimiz de değişir.
Biz, yeniden kalbimizin sesini duyduğumuz şehirler kurmak zorundayız. Çünkü medeniyet, ancak insan rûhuyla canlanan şehirlerde yeniden doğar. Ve ruh, ancak güzel mekânda huzur bulur.
Bir gün bir şehirde kendini evinde hissedersen, bil ki orada bir medeniyet hâlâ nefes alıyordur. Kendini yaşadığın şehirde yabancı hissediyorsan, orası şehir değil, yalnızca bir beton yığınıdır.
Ocak 2026, sayfa no: 16-17-18-19
Abone Ol
En son haberleri doğrudan gelen kutunuza alın. Asla spam yapmayız!
Mesaj Bırak