Mustafa Akkad'ın Çöl Aslanı filmi, bizim kuşağın hâfızasında yalnızca başarılı bir sinema eseri olarak yer etmedi; Ömer Muhtar'ı tanıdığımız ilk kapıya dönüştü. Çocukluğumuz ve gençliğimiz, Libya çöllerinde işgal ordularına karşı dimdik duran ihtiyar bir mücâhidin vakûr duruşuyla tanıştı. Akkad'ın Çağrı filminde Hz. Hamza'yı canlandıran Anthony Quinn, bu defa Ömer Muhtar olarak çıktı karşımıza. Yıllar geçtikçe hâfızamızda kalan şeyin Quinn'in oyunculuğu değil, onun temsîl ettiği şahsiyet olduğunu daha iyi anladık. Çünkü sanatın kalıcılığı, anlattığı hakîkatin büyüklüğüyle ölçülür. Ömer Muhtar, yalnızca Libya'nın değil, bütün İslâm ümmetinin hâfızasında yaşayan bir mücâhit ve bir şehittir.
Onun hayâtı, sömürgeciliğe karşı verilmiş askerî bir mücâdelenin çok ötesinde, Kur'ân’ın inşâ ettiği bir şahsiyetin hikâyesidir. Senûsî geleneğinin ilim ve irfan iklîminde yetişmiş, Cağbub Medresesi'nde tahsîl görmüş, yıllarca talebe okutmuş, kabîleler arasında hakemlik yapmış, ardından aynı inançla işgal ordularının karşısına dikilmiştir. Eline tüfek almadan önce Mushaf'ı taşıyan bir muallimdi. Bu yüzden mücâdelesi yalnızca toprakları kurtarmaya değil, îmanla yoğrulmuş bir toplumun haysiyetini korumaya yönelmişti.
Ömer Muhtar'ın yetiştiği Senûsî hareketi, yalnızca tasavvufî bir teşekkül değildi. Zâviyeler; medrese, misâfirhane, hastane ve gerektiğinde askerî karargâh olarak hizmet veren çok yönlü kurumlar hâline gelmişti. Eğitim, üretim, dayanışma ve cihâd aynı dünyâ görüşünün parçalarıydı. Burada yetişen insanlar sâdece Kur'ân okumayı değil; çalışmayı, paylaşmayı, gerektiğinde vatan uğruna can vermeyi de öğreniyorlardı. Böyle bir iklim, Ömer Muhtar'a dîni yalnızca ferdî ibâdet alanına sıkıştırmayan; adâlet, özgürlük ve sorumluluk ekseninde yaşayan bir Müslüman kimliği kazandırdı.
Henüz çocuk yaşta yetîm kalan Ömer Muhtar, çölü, kabîleleri ve insan tabiatını yakından tanıdı. Sonraki yıllarda İtalyan ordusuna karşı uyguladığı savaş stratejilerinin arkasında yalnızca askerî kābiliyet değil, bu uzun eğitim ve tecrübe vardı. Liderliği savaş meydanında değil, ilim halkalarında şekillendi.
1911 yılında İtalya'nın Trablusgarp'ı işgāl etmesiyle Libya târihinin en ağır dönemlerinden biri başladı. Osmanlı Devleti'nin bölgeden çekilmesi halkı büyük ölçüde kendi kaderiyle baş başa bıraktı. Bu süreçte Senûsî teşkîlâtı direnişin omurgasını oluşturdu. Ömer Muhtar artık yalnızca bir muallim değil, halkının önünde yürüyen bir mücâhiddi. Yaklaşık yirmi yıl boyunca son derece sınırlı imkânlarla dönemin en güçlü ordularından birine karşı mücâdele etti. Onun direnişini ayakta tutan asıl güç silah değil, îmandı.
İtalyan yönetimi köyleri yaktı, kuyuları kapattı, hurmalıkları yok etti, binlerce insanı toplama kamplarına sürdü. Amaç yalnızca askerî üstünlük sağlamak değil, Libya'nın hâfızasını ve direniş irâdesini yok etmekti. Buna rağmen Ömer Muhtar, savaşın bile bir ahlâkı olduğuna inandı. Düşmanına benzemedi; sivilleri hedef almadı, intikāmı değil adâleti önceledi. Onu büyük yapan da kazandığı muhârebelerden çok, kaybetmediği ahlâkıydı.
Muhammed Esed'in naklettiği bir hâtıra, onun ruh dünyâsını anlamaya yeterlidir. Mücâdeleyi Mısır'dan sürdürmesi teklîf edildiğinde şu cevâbı verir: "Savaşıyoruz; çünkü düşmanı bu topraklardan söküp atıncaya yâhut bu uğurda ölünceye kadar îmânımız ve özgürlüğümüz için savaşmak zorundayız." Bu cümlede vatan sevgisiyle îman bilinci birbirinden ayrılmaz. Ömer Muhtar için cihad, öfkenin değil kulluk sorumluluğunun adıdır.
Şöhretten özellikle uzak durdu. Mücâdeleyi kendi adına değil, ümmeti ve halkı adına yürüttü. Karizmasını propaganda değil, tevâzu inşâ etti. Yetmiş yaşına yaklaşmışken yakalandığında da bu vakarından hiçbir şey kaybetmedi. Zincire vuruldu, göstermelik bir mahkemede îdâma mahkûm edildi ve rivâyetlere göre Kur'ân okuyarak darağacına yürüdü. İtalyanlar bir direnişi sona erdirdiklerini düşündüler; oysa darağacında yeni bir sembol doğuyordu. Binlerce Libyalının gözleri önünde îdâm edilen ihtiyar mücâhid, ölümünden sonra yalnızca Libya'nın değil, bütün ümmetin hâfızasına yerleşti.
Mustafa Akkad'ın Çöl Aslanı filmi de yıllar sonra bu hâfızayı yeniden canlandırdı. Film, târihî hâdiseleri sinemanın diliyle anlatırken Ömer Muhtar'ın teslîm alınamayan şahsiyetini öne çıkardı. Anthony Quinn'in performansı unutulmazdı; fakat filmi kalıcı kılan, yaşlı bir mücâhidin sarsılmaz îmânını ve vakarını beyaz perdeye taşımasıydı.
Aradan yaklaşık bir asır geçti. Dünyâ değişti, sömürgecilik yöntem değiştirdi. Dün ordularla işgāl edilen topraklar bugün medya, ekonomi, teknoloji ve kültür yoluyla kuşatılıyor. İnsanların yalnızca şehirleri değil, hâfızaları ve kimlikleri de işgāl edilmeye çalışılıyor. Bu sebeple Ömer Muhtar'ın bıraktığı mîras, silahlı mücâdeleden önce bir şahsiyet mîrâsıdır. Hürriyetin vicdanda başladığını, karakterini kaybeden toplumların sonunda topraklarını da kaybedeceğini gösteren canlı bir örnektir.
Ömer Muhtar'ın şehâdeti, bir hayâtın sonu değil, bir ahlâkın başlangıcıdır. O, zaferi yalnızca savaş meydanında aramadı; asıl zaferin insanın îmânına, haysiyetine ve hakîkatine sâdık kalabilmesi olduğuna inandı. İşgal orduları Libya şehirlerini ele geçirebilirdi; fakat teslîm olmayan bir vicdânı işgāl edemezdi. Bugün Gazze'de, Doğu Türkistan'da, Keşmir'de ve dünyânın neresinde zulme karşı onurlu bir duruş sergileniyorsa, Ömer Muhtar'ın bıraktığı mîras orada yaşamaya devâm etmektedir.
İşgal orduları dağıldı, sömürge vâlileri târihin karanlık sayfalarına gömüldü. Fakat darağacına yürürken başını eğmeyen o ihtiyar mücâhidin adı hâlâ milyonlarca Müslümanın gönlünde yaşamaktadır. Şehitler yalnızca yaşadıkları çağa değil, kendilerinden sonra gelecek nesillere de istikāmet gösterirler. Ömer Muhtar da Libya'nın sınırlarını aşarak ümmetin ortak vicdânına emânet edilmiş büyük bir şehit olarak yaşamaya devâm etmektedir. Rûhu şâd mekânı cennet olsun.
Eylül 2026, sayfa no: 79-80
Abone Ol
En son haberleri doğrudan gelen kutunuza alın. Asla spam yapmayız!
Mesaj Bırak