Ara

Sânihât1 (2)

Sânihât1 (2)

Kosovalı Kādirî Şeyhi Müderris Selim Sâmi Efendi’nin (ö. 1951) “Sânihât” adını verdiği ve 25 maddelik hikmetlerinden oluşan eserinin ilk bölümünü, 18 madde hâlinde (1-18 arası) dergimizin Ekim 2022 sayısında yayınlamıştık. 19-25 arası 6 maddelik ikinci bölümünü yine ilk defa Yenidünya Dergisi’nde istifâdelerinize sunuyoruz. 

 

19. Bedâyi-’i gûnâ-gün2 ile meşhûn3 olan bu kâinâtın ihtivâ ettiği mevâlid-i selâseden4 ‘anâsır-ı nebâtiyeye5 ve bilhassa fasulyenin tarz-ı tenebbüt ve tenemmüyesine6 bakıyorum da onda gördüğüm bir hassâsiyyet-i fevka’l-‘âdeye7gıbta-keş oluyorum.8 Şöyle ki; o bir-iki yaprak verdikten sonra derhal bir ince kol uzatarak sarılmak ve o sâyede yükselip de semeresini9 yetiştirmek için bir vâsıta arıyor. Ve meselâ yarım metre veya bir arşın miktârı bir yerden hissettiği bir ağaç veya ipliğe doğru meylederek uzanıyor. Bir halde ki şâyet o vâsıta-i tereffu’10 olan şeyin yeri değiştirilecek olsa o da istikāmetini değiştirir, o cihete teveccühe başlar ve muttasıl11 kendine bir istinadgâh12 ve bir rehber arar. Binâen ‘aleyh onu böyle temâşâ ederken “Fasulyenin gözleri vardır görür, güzel hisseder” desem bana kim inanır? Halbuki bu, böyle değil midir? İşte bu noktada “Zâlike takdîrü’l-‘azîzi’l-‘alîm”13 diyerek engüşt ber-dehânâ14hayret kalıyorum. 

 

Şu halde akıldan, şu’urdan, vahiy ve idrakten mahrum zannettiğimiz ve o meyanda saydığımız ‘âdi bir ot Cenâb-ı Fâtır-ı lem yezelin15 “Ve’bteğû ileyhi’l-vesîlete”16 emr-i celîline fıtraten17 ittibâ’ eder de kendisine eşref-i mahlûkât18pâyesini veren ba’zı mağrur ve ahmak insanlar, bir fasulye kadar eğer mütehassis19 bir insan olamaz iseler, artık bu gürûh-i pes-mânendenin20 bu kâinât içindeki mevki’leri düşünülsün. 

 

Fakat söz bu noktaya gelince biraz tevakkuf ettim.21 Ve bu teşbihten maksad mürşid aramak lüzûmunu ihsâs22 ise o gibi insanlar: “Biz doğrudan doğruya Allâh'a dayanırız, binâen ‘aleyh bir insanın kendi gibi bir insana dayanmasına ne lüzum vardır ve bu bir şirk değil midir? diyeceklerini düşündüm. Binâen ‘aleyh fasulye için göz ve his i’tibâr ettiğimiz gibi eğer bir lisân da farz etsek, bu tenkitli suâle ‘acabâ ne diyebilirdi? diye düşündüm. Kalbime şu cevap hutûr etti ki:23 “Evet, ben sarıldığım o ipliği, bir sebeb-i ‘âdî olarak Hâlıkımın bana berâ-yı tereffu’ ve te’âlâ24 uzandığı bir iplik bilerek sarılırım. Yoksa onda bir istiklâliyet-i vücûd25 görerek sarılmam. Fakat mâddiyyette bana mücânis26 olan bir madde ile Hâlıkıma tevessül mecbûriyetindeyim.” dediği takdirde bu cevâba şâibe-i şirk karışabilir mi? Ve bu ârifâne cevâbla fasulye efendi, mu’ârızlarını27 iskât etmez mi?28 Utandırmaz mı? Ve bunlar, kendilerinde fasulye kadar bir meziyyet olmayınca hızlân-ı İlâhiyyeye29 mazhariyetlerini i’tirâf etmek sûretiyle bâri bir eser-i insâf göstermekten de mi mahrum, zelîl, hacîl30 kalacaklardır? Eslıhnâ'llâhu ve hedânallâhu.31

 

20. Yine ‘âlem-i nebât içinde buğdaya müşâbih32 ve fakat boş başak bağlar ve sararmaya başlayınca sertleşerek ‘âdetâ iğneli bir başak teşkîl ettiği için hayvanların bile yiyemeyeceği pek ‘âdî ve muhîtimizde “çakalaz”33 dedikleri bir ot daha vardır ki ‘âdîliği ile berâber mâ halaka lehâ34 olan o boş başağı bağlamakta zaman fevt etmeyerek35 yarım arşın36 kadar bir irtifa’da sünbülesini37 yapar. Ve şâyet bu irtifâ’ı daha almadan biçilecek olsa ikinci def’a evvelki irtifâ’ın yarısı miktârında bir sâk38 sürer ve yine kesilecek olursa artık zamânın gayr-ı müsâ’id olduğunu zekî bir insan gibi hesâb ederek hemen kısa bir sâk sürüp başağını hazırlamaya müsâra’at eder.39 Ve zamânın müsâ’it olmadığı bir irtifâ’a yeltenip de beyhûde uzanmak sûretiyle vazîfesini ihmâl etmiyor. Bil‘akis yorganın tûlu40 kadar ayak uzatmak düstûruna ri’âyet ederek ba’zı hayâli tesvîf41 ve teseyyüblerle42 vaktini beyhûde geçirmeyerek ne kadar da mütebassırâne43 ve ihtiyatkârâne44 davranıyor. Bunda ‘akıl ve şu’ur olmamakla berâber hayvan ekline45 bile gayr-ı sâlih46 ve meyvesiz boş bir mevcûdiyet göstermeye ne büyük bir ‘aşk-ı vazîfesi var? İşte yalnız şu noktadan takdîr etmek ve bundan hısse-gîr-i ‘ibret47 olmak ve binâen ‘aleyh “el-Vaktü nakdün ve seyfün kâtı’un”48 fehvâlarınca49tazyî-‘ı evkât50 etmemek “heleke’l-müsevvifûn”51 girdâb va’îdine52 düşmemek, ve lâ ekall53 böyle ‘âdî bir ottan bâri aşağı kalmayacak kadar bir rekābet gösterip sa’y etmek54 lüzûmunu ihtâr ile insanları irşâda ne güzel bir levha-i hikmet-nümâdır.55 “Fa’tebirû yâ üli’l-ebsâr”56   

 

21. Kendi ebnâ-i cinsime57 her ne vakit tevcîh-i enzâr-ı ‘ibret-âsâr eylediğimde58 görüyorum ki; bir tâcir tahmîn ettiği bir alış-verişini ve bir rençber ‘azmettiği bir işini veya bir ‘amele ta’ahhüd eylediği hızmetini herhangi bir mâni’ sebebiyle yapamadıkları bir gün derhal bir sukût-i hayâl hüküm-fermâ olup59 cihan gözlerine zindan kesiliyor, garîk-ı hümûm ve gumûm60 oluyor, dehşetli bir kâbûs-i âlâm61 geçiriyorlar. Şu halde bana bunların lisân-ı halleri şöyle bir ‘itâb ediyor ki:62 “Ya sen! Zer’63 ve hüsn-i istiklâlini64 o ahkemü’l-hâkimîn65 ve Cenâbü Rabbü’l-‘âlemîn Hazretlerine karşı ta’ahhüd ettiğin mezra’a-i ‘ibâdet66 ve kârhâne-i ‘ubûdiyyetindeki67 vazîfe-i yevmiyeni68 edâ etmediğin bir günde nasıl bir husrân ve iflâsa uğradığını hesâb edip de niçin biraz olsun müte’essir olmuyorsun? Yoksa, öyle bir ahkemü’l-hâkimînin vücûdunu münkir misin?69 Değil isen “İnne rabbeke le-bi’l-mirsâd”70 nazm-ı şedîdi’l-meâline71 ve “Hâsibû kable en tuhâsibû”72 emr-i celîl-i Nebeviyyesine karşı bu lâ-kaydlık ve bî-pervâlık nedir? Gāfilleri kâr ü kesb-i dünyâya sevk eden fânî bir emel ve menfa’at kadar “Bâkıyâtün sâlihâtün”73 emeli ne için seni onları iktitâfa74 sevk edemiyor? Gāfillerin fânîde gördükleri bir kıymet ve meziyyeti, sen eğer bâkîde göremezsen korkulur ki onlardan da daha aşâğı bir girîvede75 kalırsın. İşte bu hitâbı duyabilecek kimseler için gāfiller dahî birer kitap imiş. Nitekim edebi edepsizden öğrenmek kavl-i hakîmânesi bunu müeyyeddir.76 Binâen ‘aleyh onları bu türlü okumak ve onları levm etmekten ise kendi nefsini levm etmeyi çok daha münâsip buldum. Ve bu sâniha ile bir salevât-ı me’sûredeki “Küllemâ zekereke’z-zâkirûn ve gafele ‘an zikrike’l-gāfilûn”77 cümlesinin îrâdındaki hikmet ve münâsebeti ve hiçbir şeyin ‘abes olmayıp yerli yerinde muvâfık, murâfık,78 mutâbık oldukları anlaşılıyor. Allâhümme eşgılnâ bi-‘uyûbi enfüsinâ ‘an ‘uyûbi gayrinâ.79

 

22. Ketm ü ‘ademden80 sahrâ-i vücûda gelen ne kadar eşyâ ve mevcûdât var ise cümlesi nûr-i pâk-i Muhammediyye'nin mürâyâsı81 olmak i’tibâriyle bir vâris-i kâmilin vücûdu en mücellâ82 bir mir’ât-i Muhammed83 değil midir? Şu halde lıhye-i sa’âdetten84 olduğu zannolunan ve bilâd-i İslâmiyyenin çok yerlerinde mevcûd olan mûy-i mübârekleri85 ne harâretli salavât-i şerîfelerle ziyâret olunduğunu kemâl-i fahr u ibtihâcla86 görüyoruz. Ve vücûd-i celîl-i Muhammediyenin bir cüz-i latîfi zannolunan o mübârek kıl, cesed-i pâk-i Rasûlüllâh'ın ‘aynı mıdır, gayrı mıdır?

 

Hayır ne ‘aynıdır ne gayrıdır ancak onun bir cüz-i maznûnu veyâhut lâ ekall bir cüz-i mefrûdudur. O halde getirilen salavât-i şerîfeler bu cüz’e midir, yoksa aslı olan külle midir? Eğer külle ise bu cüz’ bi’t-tabi’ arada bir sebeb ve vesîledir. Ve ‘alâ kile’t-takdîreyni87 bir vâris-i Muhammedînin yukarı ki mukaddime i’tibâriyle vücûd-i Muhammedden bir cüz’ gibi değil midir? Evet buna cüz-i tâm nazarıyla bakılacağı takdirde bunun ziyâreti, lıhye-i sa’âdet ziyâretine kıyâs olunmakta bir beis var mıdır? Düşündüm, kalb-i hayrânıma mürâca’at ettim. “Vücûd-i Muhammed, bir şem-‘i tâbân-ı hakdır,88 onun kâmil bir vârisi, onun fânûsudur,89 sen, o fânûsa pervânesin” dedi.

 

23. Her millet arasında hılkat-i Âdemle90 tev’em olarak91 kadîm bir râsime-i tahıyye92 vardır ki Fahreddin Râzî’nin beyânına göre yekdiğere mülâkât olunurken izhâr-ı emniyyet ve sadâkat ederek93  te’mîn94 ve lâ ekall te’nîs sûretiyle95 tatyîb-i hâtır etmek96 maksadına binâen yapılır ki, bu aslen bir, şeklen ise beyne’l-milel97 pek mütenevvi’dir.98 Medenî insanlar arasında ‘umûmen tekarrur eden bu ‘âdet-i deyriyyenin99 meselâ, ba'zısı en kadîm olmak üzere secde-i ihtirâm100 etmekle ve bazısı yer veya etek, el öpmekle kimi de ve lâ ekall inhınâ-i vücûdla101veyahut evzâ-‘ı sâire102 ile icrâ olunduğu gibi ‘âlem-i İslâm’da ba'zan yalnız selâm lafzı ile ba'zan el işâretiyle berâber edâsı iltizâm olunmuş103 ve fakat bu bir ‘ibâdet olarak değil belki vazâif-i ictimâ’ıyyeden104 olan hüsn-i mu’âşeret105ve müâneset106 esâsına müvâfık bir ‘âdet olarak yapılmaktadır. Binâen ‘aleyh buna ‘âdet nazarıyla bakıldıktan sonra ve o hükmü verince bunun bir şerî’at-i muhkeme107 gibi ilâ yevmi’l-kıyâm108 tegayyur etmemesi lâzım gelmez. Çünkü ‘âdet, zemîn ve zaman üzerine müessis bir binâ mevzu’dur ki zamâna göre bir sistem alır.

 

Şu halde dervişân arasında, makarr-ı muhabbet109 olan kalbi göstermek üzere sağ elini kalbi üzerine koymak ve ba'zan İsmâ’il gibi kurbanlığı ve teslîmiyyeti îmâ maksadıyla iki eli göğüs üzerine zâviyetâni mütekâbiletâni110 teşkîl edercesine ve ba'zan yekdiğere ittisâl ederek111 sadrı üstüne ellerini sarmak ve sağ ayağının baş parmağını sol ayağının baş parmağı üzerine vaz’ ile rabt etmek ve ba'zan “Ene celîsü men zekeranî”112 hadîs-i kudsîsi ile “Ve innellâhe le-me’al-muhsinîn”113 âyet-i kerîmesiyle ma’iyyet sıfâtıye114 sırrına mazhar olan mecâlis-i zikirde115 ta’zîmen li’l-meclisi116 halka-i zikir meydânında yeri öpmek gibi meşhûr ve ma’rûf niyâzlar sûfiye-i kirâm hazerâtından karnen ba’de karnin117 teselsülen i’tiyâd edilegelmiş ‘âdet-i mütehassineden118 olup bunlar ‘ahd-i ashâbda119 olmamış oldukları iddi’â olunsa bile “İnne mâ raâhü’l-mü’minûne hasenen fe-hüve ‘indellâhi hasenün”120 hadîs-i şerîfi fehvasınca121 birer maksad-ı şürû’122 üzerine yapılan şeylerdir. Bunlara hadd-i a’zamî olarak ve ‘âdette bid’at denilip bu kısım bid’at ise şer’an câiz olduğu müstefti’i123 ‘arz u beyândır. Ve selâmdan maksad bir şahsın, şahs-ı âharı124te’mîn125 olduğuna göre bir dervişin şeyhine karşı o maksatla tahıyyesine hâcet olmayıp ancak hürmet ve ta’zîm ve teslîmiyyet ifâde edecek vaz’iyyetlerle ‘arz-ı tahiyyât etmesi hasebü’l-makâm126 daha münâsib görüldüğü için ba'zıları selâm lafzını telaffuz etmeyerek gûyâ lisânsız bir halde huzûr-i şeyhe girmek emeliyle yalnız boyun keserek huzûra dâhil olurlar.

 

"İnhinâ"127 tahıyye-i nasârâdır.128 Binâen ‘aleyh onu tatbîkde onlara teşebbüh129 vardır, biz ise, bil‘akis onlara muhâlefetle me’mûruz” diyenlere karşı cevâbımız da şudur: İddi’â olunan bu ihtisâs usûl-i inhinânın İslâmlar arasına henüz girmeden evvelki zamanlara ‘âit olup şimdi ise bu bâbda “Kâne ve bâne”130 deriz. Zîrâ bunu birçok İslâmlar dahî yapmış ve yapmaktadırlar. Binâen ‘aleyh da’vâ-yı ihtisâs sâkıt ve i’tirâz mündefi’ olur.131 ‘Ale’l-husûs “Men teşebbehe bi-kavmin fe-hüve minhüm”132 hadîs-i şerîfindeki teşebbehe kelimesi sigasıyla te’ammüd ve kasd ifâde eder.

 

Binâen berîn133 mādem ki bir şey beyne’l-müslimîn134 mevcûddur ve ‘aynı zamanda teşebbüh135 kasd olunan o şeyi tatbîk edenlere hadîs-i şerîfin şümûlü olmaz. Olmayınca cevâz sâbit olur. Bu bâbdaki mahzur, onu teşebbüh kasdıyla ilk iktibâs ve tatbîk edenlere râci’dir. Kezâ muhâlefet-i emr-i Nebeviyyesi de ‘adem-i te’ammüm136 kaydıyla mukayyed olması lâzım gelir.

 

24. “Ale’l-ekser137 insanların el ayalarında kalem-i kudret ile, solda 18 sağda 81 rakamlarının yazıldığı görülür. Bazı kimselerde bu tertîb ma’kûsedir138 ya’nî sağda 18 solda 81’dir. Ve ‘alâ kile’t-tertibeyni139 bu iki ‘adedin mecmû’u140 ise 99 eder. Ve her el beşer parmağıyla ism-i a’zam olan lafza-i celâli gösterir ki cemî’an141 yüz ‘adet esmâ-i külliye-i İlâhiyeye işârettir. Kezâ beş parmak penç-i âl-i ‘abâ hazerâtına işâret olduğu şehâdet parmağı seyyidü’l-enbiyâi ‘aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm Efendimize, vustâsı142 Hazret-i Ebûbekir’e (Ali’ye), binsır143 Hazret-i Ömer’e (Hasan’a), hınsır144 Hazret-i Osman’a (Hüseyn’e), baş parmak dahî seyyidü’l-evliyâ Hazret-i İmam Ali’ye işâret olduğuna göre esnâ-yı du’âda gözlerimizi bu hutût-i İlâhiyeye145 ve işârât-i mukaddeseye dikerek bunların cümlesiyle Hakk’a tevessül ederek du’â ve niyâz etmek için olacaktır ki ellerimizi göğüs hizasına kadar kaldırmak ve düz değil belki yüzümüze mâil bir sûrette tutmak ile ber vech-i istihbâba146 me’mûr bulunuyoruz. Ve du’â hitâmında kitâb-ı mukaddesin iki sahîfesi mesâbesinde olan ellerimizi yüzümüze sürmekteki maksat da eşref-i a’zâ olan veçhin bunlar ile terk ve ta’attur147 ve teşerrüf etmesi olsa gerektir.

 

25. Mürşid anahtardır, mürîd bir eva veya kilittir. Kapı hîn-i îcabda güzelce açılıp kapanması için anahtarda kusur olmamak şart olduğu gibi kilidin de paslı veya bozuk olmaması şarttır. Binâen ‘aleyh sülûkde maksadın husûl bulmaması ya birisinden ya ikisinden vâki’ bir halelin148 te’sîriyledir. Fakat yekdiğerine ittisâl eden mürşid ile müsterşidden149 her biri kusûru kendilerinde görmeleri muktezâ-yı edeptir.150 Birbirine ‘atf-ı kusûr151 etmek bil‘akis hilâf-i edeptir.152

 

Dipnotlar

1 Birden akla gelen fikir ve düşünceler

2 Her türlü güzel ve ender şeylerle

3 Dolu

4 Madenler, bitkiler ve hayvanlardan

5 Bitkileri meydana getiren parçalara

6 Yerden bitme ve büyüme şekline

7 Olağanüstü hislere

8 İmreniyorum

9 Yemişini

10 Yükselme vesîlesi

11 Ara vermeksizin

12 Dayanak

13 Yâsin sûresi, 36/38. Meâli: “İşte bu, yegâne gālip, hakkıyle âlim olan Zât/ın (Allâh'ın) takdîridir.” 

14 Parmağım ağzımda

15 Bâki olan yaratıcı Allâh'ın

16 Mâide sûresi, 5/35. Meâli: “O’na (yaklaşmaya) vesîle arayın” 

17 Yaratılışı gereği

18 Yaratılmışların en şereflisi

19 Duygulu

20 Geride kalmış

21 Bekledim, durdum

22 Hissettirme

23 Doğdu ki, geldi ki

24 Yücelmek ve yükselmek maksadıyla

25 Bağımsızlık

26 Aynı cins

27 Kendisine itirâz edenleri

28 Susturmaz mı

29 İlâhî yardımın kesilmesine

30 Mahcup

31 Allah bizi ıslâh etsin, bize hidâyet etsin

32 Benzer

33 İşe yaramaz

34 Ne için yaratılmışsa

35 Kaybetmeyerek

36 30-35 cm

37 Başağını

38 Kol

39 Hızlanır, acele eder

40 Uzunluğu

41 Geciktirme

42 İhmâllerle

43 Basîretli, iyice düşünen

44 Tedbirli

45 Yemesine 

46 Elverişsiz

47 İbretle hisse alan

48 Vakit nakittir ve keskin bir kılıçtır.

49 Sözü gereğince

50 Vakit kaybetmek

51 Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 139. Hadîs-i şerif. Anlamı: “Sonra yaparım diyenler helak oldu.” 

52 Tehlikesine 

53 En azından

54 Çabalamak, gayret göstermek

55 Hikmetli bir manzaradır

56 Haşr sûresi, 59/2. Meâli: “Ey akıl sahipleri! İbret alın” 

57 İnsanlara

58 Yapılanlara ibretle baktığımda

59 Hüküm altına alıp

60 Üzüntü ve kederlere dalıp

61 Sıkıntılı acılar

62 Azarlıyor ki

63 Tohum

64 Geleceğinin güzel olmasını

65 Hâkimler hâkimi

66 İbadet toprağını

67 Kulluğunun kârındaki

68 Günlük vazîfelerini

69 İnkar mı ediyorsun

70 Fecr sûresi, 89/14. Meâli: “Şüphesiz ki Rabbin, elbette (her an) gözetlemededir” 

71 Anlamı şiddetli nazma

72 Tirmizi, Kıyamet, 25. Hadîs-i şerif, anlamı:”Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekin!” 

73 Kehf sûresi, 18/110. Meâli: “Bâki kalacak sâlih ameller” 

74 Yaptığının karşılığını görmeye

75 Zor durumda

76 Destekler

77 Anlamı: “Zikredenler seni zikrettiği sürece ve gaflet edenler senin zikrinden gāfil bulunduğu müddetçe (salât et)”

78 Birlikte

79 Anlamı: “Allahım! Bizi, başkalarının ayıbıyla değil, kendi ayıplarımızla meşgul eyle”

80 Yokluk ve gizlilikten

81 Görüntüsü

82 Parlak

83 Muhammed’in aynası

84 Mutluluk bahşeden sakaldan

85 Mübârek kılları

86 Tam bir sevinç ve iftiharla

87 Her iki takdîrde

88 Gerçek parlak ışıklı bir güneştir

89 Cam muhafazasıdır

90 Âdem’in yaratılışıyla

91 İkiz olarak

92 Selâmlama âdeti

93 Dostluk ve güven göstermek

94 Emniyet sağlamak

95 Yakınlık kurmak

96 Gönül almak

97 Milletler arasında

98 Çeşitlidir

99 Kilise âdetlerinin

100 Saygı secdesi

101 Eğilerek

102 Diğer vaziyetlerle

103 Gerekli görülmüş

104 Sosyal vazîfelerden

105 Karşılıklı güzel geçinme

106 Karşılıklı yakın olmak

107 İslâm’ın kesin hükmü

108 Kıyâmet gününe kadar

109 Muhabbet merkezi

110 Ters açılar

111 Bitiştirerek

112 Aclûnî, Keşfu’l-hafâ, I, s. 201. Hadîs-i kudsî, anlamı: “Ben, beni zikredenin dostu ve sohbet arkadaşıyım” 

113 Ankebût sûresi, 29/69. Meâli: “Şüphesiz ki Allah, elbette iyilik edenlerle berâberdir” 

114 Allah (c.c.) ile berâberliğin yüksek bir şuur ve idrak hâlinde kalpte yaşanması

115 Zikir meclislerinde

116 Zikir meclisine hürmet ve saygı göstererek

117 Devamlı

118 Hoş görülen âdetlerden

119 Ashâb-i kirâm döneminde

120 Ahmed b. Hanbel, Hadis no:3600. Hadîs-i şerif, anlamı: “Mü'minlerin güzel gördüğü şey Allah katında da güzeldir.”

121 Gereğince

122 Bir işe başlama maksadıyla

123 Fetvâ isteyene

124 Diğer kişiyi

125 Güven vermek

126 Makāmına göre

127 Vücûdu eğmek

128 Hristiyanların selâmıdır

129 Benzemeye çalışmak

130 Oldu bitti

131 Ortadan kalkar

132 Ebû Dâvud, Libas, 4/4031. Hadîs-i şerif, anlamı: “Kim bir kavme benzemeye çalışırsa o da onlardandır” 

133 Pekâlâ

134 Müslümanlar arasında

135 Benzemeye çalışmak

136 Genelleştirmeden

137 Çoğunlukla

138 Aksinedir

139 Bu iki tertipde de

140 Toplamı

141 Toplam

142 Orta parmak

143 Yüzük parmağı

144 Küçük parmak

145 İlâhî çizgilere (rakamlara)

146 Güzel saymaya

147 Güzel kokulanma

148 Eksikliğin

149 Mürşidlik taslayandan

150 Edep gereğidir

151 Kusur yüklemek

152 Edebe aykırıdır

 

Kasım 2022, sayfa no: 56-57-58-59-60

Abone Ol

En son haberleri doğrudan gelen kutunuza alın. Asla spam yapmayız!

Sosyal Medya Hesapları

Mesaj Bırak