Ahmet Haşim’in Müslüman Saati isimli bir yazısı var. O yazıda, eski saatlerin nasıl bir hayat üslûbuna bağlı olduğunu, fecrin ve akşamın nasıl birer ibâdet ânına dönüştüğünü anlatıyordu Ahmet Haşim. Bugün o satırların üzerinden geçen zaman, konuyu bambaşka bir yere taşıyor. Artık mesele saatlerin değişmesiyle sınırlı kalmadı, o saatlerin taşıdığı ruh da anlamını yitirmeye başladı. Ahmet Haşim’in de şikâyetçi olmasına bakarsak, değerleri yitirişimiz bir anda olmuyor. Zamanla gidiyor elimizden değer dediğimiz ne varsa.
“Eskiden kendimize göre yaşayışımız, düşünüşümüz, giyinişimiz ve kendimize göre dinden, ırktan ve an'aneden hayat alan bir zevkimiz olduğu gibi bu hayat üslûbuna göre de ‘saat’lerimiz ve ‘gün’lerimiz vardı. Müslüman gününün başlangıcını şafağın parıltıları ve sonunu akşamın ışıkları tâyin ederdi.”
Anlamını Yitiren Sabah
Sabah; uyanışın, arınmanın ve şükrün başladığı andır. İnsan gözünü açtığında ilk aklına gelen şey, güne bir minnetle başlamak olmalı. Yeni bir güne uyanıyor olmak bile şükür meselesidir. Şimdi sabah, alarm sesiyle birlikte bir telâşın kapısını aralıyor. Telefon ekranı, gözler daha tam açılmadan yüze yaklaşıyor. Bildirimler, mesajlar, borsalar, haberler art arda sıralanıyor ve insanın zihnini daha yataktan çıkmadan bir yarışın içine sürüklüyor. Ezanın sesi hâlâ okunuyor kimi yerlerde ama o ses artık günün akışını belirleyen bir işâret olmaktan çıkıp arka planda duyulan bir alışkanlık sesine dönüşüyor. İnsan onu duyuyor fakat ona göre davranmıyor. Bu, küçük bir ayrıntı gibi görünse de aslında bütün bir duyarlılığın çözülüşünü gösteriyor.
Sabah namazına kalkmak, günün başlangıcını belirleyen asıl ölçüttür. Sabah vakti, sâdece işe yetişme kaygısıyla trafiğe erken çıkma hesâbının yapıldığı, toplantı saatine göre şekillenen bir vakit olmamalı. Vakit, ibâdetten çok, iş takviminin emrine girmeye başladı. Bu değişim yavaş yavaş, fark ettirmeden ilerliyor ve insan bir gün geriye baktığında, sabahın kendisi için ne anlama geldiğini hatırlamakta zorlanıyor.
Akşamın Sessizliği
Akşam vakti; toplanmanın, sofraların kurulmasının, gün içinde biriken yorgunluğun mânevî bir dinginlikle karşılanmasının ânıdır. Ezan okunduğunda ev halkı bir araya gelir, sofra hazırlanır, gün âdetâ bir teslîmiyetle kapanır. Bizler annelerimizin: “Akşam ezanı okundu, hadi eve gel.” diyerek eve çağırdığı çocuklardık. Bugün akşam vakti, televizyon karşısında geçen sessiz bir bekleyişe ya da telefon ekranına gömülü bir dikkat dağınıklığına dönüştü. Âile bireyleri aynı evde bulunsa dahî, dikkatleri farklı ekranlara bölünüyor. Akşam ezanı okunduğunda kimse saatine bakmıyor çünkü saat zâten dijital bir ekranda, bildirimlerin arasında görünüyor ve dînî bir işâret olmaktan çok, günün bitmekte olduğuna dâir sıradan bir bilgiye dönüşüyor.
Bu sessizleşme, gürültüsüz bir kayıp gibi ilerliyor. Kimse akşamın kutsallığını yüksek sesle reddetmiyor, kimse bir karşı çıkışta bulunmuyor. Fakat gündelik hayâtın akışı, o kutsallığı hissetmeye ayrılan zamânı adım adım daraltıyor. İnsan, akşamın kendine has ışığını, o alaca karanlığın taşıdığı mânevî ağırlığı fark etmeden geçiştiriyor.
Vaktin Ticârete Devredilmesi
Zaman, bugün büyük ölçüde ekonomik bir değer olarak ölçülüyor. "Vakit nakittir." anlayışı, hayâtın neredeyse bütün alanlarına sızmış durumda. İnsan, günün her dakîkasını bir verim hesâbına göre değerlendirmeye başlıyor. Toplantılar, mesâî saatleri, üretkenlik uygulamaları günün her dilimini bir çıktıya bağlıyor. Bu düzende ibâdet vakitleri, iş programının izin verdiği kadar bir yer buluyor kendine. Namaz, bir toplantı arasına sıkıştırılan beş dakîkalık bir mola gibi algılanmaya başladı. Oysa geçmişte gün, namaz vakitlerine göre şekilleniyordu, iş ve gündelik uğraşlar o vakitlerin arasına yerleşiyordu. Şimdi bu ilişki tersine döndü ve ibâdet, hayâtın ana ekseni olmaktan çıkıp kenarda kalan bir ayrıntıya evrildi.
Bu tersine dönüş, insanın zamâna bakışını da derinden etkiledi. Zaman artık biriktirilmesi, harcanmaması, boşa akıtılmaması gereken bir kaynak olarak görülüyor. Bu bakış açısı kendi içinde bir sakınca taşımıyor fakat mânevî bir boyuttan yoksun kaldığında, insanı sürekli bir koşuşturmanın içine hapsediyor. Dinlenme bile bir verimlilik hesâbına, uyku düzeni bir performans göstergesine dönüşüyor. Böyle bir düzende vaktin kendisine yüklenen anlam, dünyevî kazanımların ötesine geçemiyor.
Cuma Gününün Sıradanlaşması
Cuma günü, bir zamanlar haftanın diğer günlerinden ayrılan, toplumun bir araya geldiği, câmi avlularının cıvıl cıvıl olduğu bir gündü. Bugün artık cuma, haftanın diğer iş günlerinden neredeyse farksız akıyor. İnsanlar öğle arasında hızlıca namazlarını kılıp masalarına dönüyor, câmiye gitme fırsatı bulanlar bile vaktin kısalığından şikâyet ediyor. Telefondan toplu cuma mesajları atarak günü kurtarma telâşına düşmek de bir huzur olarak görülüyor. Cuma hutbesi, bir zamanlar toplumsal meselelerin konuşulduğu, insanların bir araya gelip birbirine bakabildiği bir andı. Şimdi o an, hızla tamamlanması gereken bir gündelik görev hâline geldi.
Bu sıradanlaşma, insanın toplu ibâdetle kurduğu bağı da zayıflattı. Câmi, bir zamanlar mahallenin kalbiydi, insanlar orada buluşuyor, haberleşiyor, birbirine destek oluyordu. Şimdi câmi, günün belirli saatlerinde uğranılan, sonra hızla terk edilen bir mekâna dönüştü. Bu değişim, mîmârîden çok, insanın mekânla kurduğu ilişkiyi dönüştürüyor.
Ramazan ve Vakit
Yıl içinde bir ay, bu kayıp hissi kısmen tersine döndürüyor. Ramazan geldiğinde insanlar iftar vaktini merakla bekliyor, sahur saatine göre uyku düzenini ayarlıyor, akşam ezanını dört gözle bekliyor. Bu bir aylık dönemde, vakit yeniden mânevî bir ağırlık kazanıyor. İnsan, güneşin batışını izlemeye başlıyor, ezan sesine kulak kabartıyor, gün içindeki her saat diliminin bir anlamı oluyor.
Fakat bu geçici uyanış, ayın bitmesiyle birlikte hızla eski hâline dönüyor. Ramazan biter bitmez insan eski alışkanlıklarına, eski telâşına, eski dikkatsizliğine geri dönüyor. Bu durum, aslında insanın o duyarlılığı tamâmen unutmadığını fakat onu gündelik hayâtın baskısı altında bastırdığını gösteriyor. Duyarlılık bütünüyle yok olmuyor, geri planda bekliyor, uygun bir zemin bulduğunda yeniden canlanıyor.
Teknolojinin Vakti Bölmesi
Akıllı telefonlar, bildirimler, sosyal medya akışları, insanın zaman algısını parçaladı. Gün artık bütünlüklü bir akış olarak yaşanmıyor, küçük parçalara bölünüyor. Her bildirim, dikkati bir yerden alıp başka bir yere taşıyor. Bu parçalanma, ibâdet vakitlerine ayrılan dikkati de zayıflattı. Namaz kılarken bile zihin, az önce gelen bir mesajın, tamamlanmamış bir işin peşinde koşuyor. Vaktin kendisi bölündüğü için o vakte yüklenen anlam da bölünüyor.
Bu durum, insanın huzur arayışını da etkiliyor. Eskiden ibâdet, günün gürültüsünden çekilip sükûnete kavuşulan bir andı. Şimdi o sükûnet ânı bile, ekranların çağrısıyla kesintiye uğruyor. İnsan, namazını kıldıktan hemen sonra tekrar telefonuna uzanıyor, o kısa huzur ânını uzatmaya fırsat bulamıyor.
Şehrin Işığı, Karanlığın Kayboluşu
Şehir hayâtı, geceyi de gündüze kattı. Sokak lambaları, mağaza vitrinleri, yirmi dört saat açık kalan işletmeler, gece ile gündüz arasındaki farkı bulanıklaştırdı. Bu bulanıklaşma, insanın doğal ritmini bozdu. Fecir vakti, artık pek çok insan için hâlâ uykuda olunan bir saat oldu. Akşam ise iş çıkışının, trafiğin, alışverişin saatine dönüştü. Doğanın kendi ritmiyle kurulan o eski ilişki, yapay ışıkların gölgesinde kayboldu.
Bu kayboluş, insanın kendi bedeniyle kurduğu ilişkiyi de etkiliyor. Uyku düzeni bozuluyor, insan geç yatıp geç kalkıyor, sabahın erken saatlerindeki o berrak zihin durumunu deneyimleme fırsatı azalıyor. Oysa geçmişte fecir vakti, günün en berrak, en huzurlu ânı olarak görülüyordu.
Yeniden Bir Bağ Kurmak
Bütün bu değişimlere rağmen, insanın içinde o eski duyarlılığa dâir bir özlem barınıyor. Kimi zaman bir ezan sesi, beklenmedik bir anda insanın içini titretiyor. Kimi zaman bir gün batımı, telefonun ekranından başını kaldırmasına vesîle oluyor. Bu küçük anlar, o kaybolan bağın tamâmen kopmadığını gösteriyor.
Bu bağı yeniden kurmak, büyük bir dönüşüm gerektirmiyor. Günün belirli anlarında telefonu bırakıp ezanı dinlemek, akşam vaktini âilece bir sofra etrâfında geçirmek, sabah namazına birkaç dakîka erken kalkmak, biriyle buluşulacağı vakit “Akşam namazından sonra buluşalım.” demek bile insanın zaman algısını yeniden şekillendirebilir. Vakit, tekrar bir ölçü, bir anlam taşıyıcısı hâline gelebilir.
İnsan, artık zamânı dünyevî bir hesâba göre yaşıyor, Müslümanca ölçüden gitgide uzaklaşıyor. Bu değişim bir gecede olmadı, yavaş yavaş, fark ettirmeden ilerledi. Sabahın, akşamın, cuma gününün, hattâ gecenin kendine has anlamları, gündelik telâşın altında eriyip gitti. Fakat bu erime, geri döndürülemez bir son anlamına gelmiyor. Küçük bir dikkat, küçük bir duraksama, insanı o eski, sükûnetle dolu zaman algısına yeniden yaklaştırabilir. Mesele, saatleri değiştirmekten çok, o saatlerin içine yeniden bir anlam yerleştirmekte yatıyor.
Ağustos 2026, sayfa no: 64-65-66-67
Abone Ol
En son haberleri doğrudan gelen kutunuza alın. Asla spam yapmayız!
Mesaj Bırak