Filistin halkı iki seneden beri sürekli açlık içinde yaşıyor, bir nevî oruç tutuyorlar, yalnız hiç bitmeyen bir oruç! Ne iftar yapıyorlar, ne de sahur!
Hz. Mevlânâ şöyle buyurur: “Şems’ten üşüyenlerle üşümeyi, açlarla aç kalmayı öğrendim!” Peygamberimiz aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm şöyle demiştir: “Birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve birbirlerine şefkat etmekte mü’minlerin durumu bir cesede (bedene) benzer. O bedende bir organ hastalanırsa diğer organlar da uykusuzluk ve humma (ateşlenme) gibi sebeplerle ondan etkilenir.” Ramazan ayında dünyâdaki bütün oruç tutan mü’minler, bir beden ve bir yürek olurlar, tıpkı bu hadîs-i şerîfte buyrulduğu gibi! Böylece Ramazan ayında Filistin halkı ile birlikte oluruz inşâallah!
Zü’l-Celâl ve’l-İkrâm olan Allah Teālâ Ramazān-ı şerîfi mü’min kullarına olan sevgisini göstermek için yaratmıştır. Oruç tutan mü’minlere merhamet, şefkat ve mağfiretini göstermeyi dilemiştir.
Ramazan; ahlâk, îman ve irfân açısından en yüce zenginlik kaynağıdır. Ramazān-ı şerîf rûhumuzu, kalbimizi, nefsimizi, aklımızı, duygularımızı canlandırır, insanlar arasında yeniden adâlet, huzur, selâmet, âhenk tesis eder. Ramazān-ı şerîf bizim için sahtelik, ikiyüzlülük, münâfıklık gibi sıfatları azaltabilmenin, Allah Teālâ'nın rızāsına yükselten sıfatları kazanabilmenin, hakîkî insan kimliği kazanabilmenin, hakîkî mü’min kimliği kazanabilmenin vesîlesi olur ve bâtıldan hakka geçiş için bir fırsat sağlar.
Ramazan ayı Allâh’ı görme imkânı veriyor. En yüksek makam Allâh’ı bilmek değil, Allâh’ı görmektir. Bir gün Hz. Mûsâ (as) Allah’tan Kendisini göstermesini istedi ve Allah (cc) şöyle cevap verdi: “Beni göremezsin ey Mûsâ! Ancak, Kıyâmet gününe yakın habîbim Muhammed’in ümmetine armağan olarak bir ay vereceğim ve o aya Ramazan denilecek. Oruç tutan ümmete oruçlarını açma esnâsında tecellî edeceğim. Seninle Benim aramızda yetmiş bin perde varken, oruç tutan Ümmet-i Muhammed ile Benim aramda oruçlarını açarlarken hiçbir perde olmayacak.”
Ramazan ayına dâvet, kalplerin birliğine katılmaya dâvettir. Evrensel aşka katılmaya dâvettir. Muhammed ümmetinin sevecen kardeşlik birliğini kutlamaya, bu birliğe katılmaya dâvettir. İbâdet eden her mü’min tüm dünyâdaki bütün Müslüman cemâatle bir oluyor. Mü’minler evrensel aşkı yaşayan tek bir vücut hâline geliyorlar. Kalpler diğer kalplere bağlanıyor ve Muhammed aşkının denizine varıyorlar. Mübârek Ramazan boyunca mü’minlerin kıyamları, rükûları ve secdeleri müthiş bir birleştirici güç olarak tecellî eder. En büyük özelliklerinden biri gönülden gönüle olan titreşim birliğidir. Secde ederken, Kur’ân’ın âyetlerini dinlerken, kıyamda dururken, duālara “Âmîn!” diyerek iştirâk ederken, mü’minler kalpten kalbe ebedî bir feyz akışı hisseder.
Ramazan ümmetin ayıdır. Rahmeten li’l-âlemîn’in bereketi ve merhameti tüm dünyâya yayılıyor. Evrensel bir muhabbet sergileniyor. Kâbe hacıların Rab'lerine olan özlemlerine, Allah tarafından verilen cevaptır. Ramazan Hz. Muhammed'in ümmetine olan özlemine, oruç tutan mü’minlerin cevâbını temsîl eder. Hac'da mü’minler Allâh’ın dâvetine ‘telbiyesinde’: "Lebbeyk Allâhumme lebbeyk..." diyerek cevap vermenin sevincini yaşarlar, Allâh’ın Kutsal Evi’nin ilâhî câzibesinin mutluluğu ile dolarlar. Ramazan'da inananlar Efendimiz’in “ümmetim, ümmetim!” yakarışlarına karşılık vermenin hazzını hissederler.
Ramazan ayı Cenâb-ı Rabbü'l-Âlemîn tarafından îmânın mutlak güzelliğine ulaşmak için bir dâvettir. İlâhî idrak ve sevgi hazînesi kazanmak için bir çağrıdır. Er-Rahmânu’r-Rahîm’in huzûrunda sevinç gözyaşları dökebilmek için bir dâvettir. Namazda göz nûruyla kastedilen mānevî tatmîni yaşayabilmek için bir dâvettir. Gök sofrasına katılmak ve hayat suyu içmek için bir dâvettir. İnsanlar arasında sevgi ve rahmet alışverişi yapmak için bir dâvettir.
Ramazan insanın kendi benliğinden kurtulması için yapılan ilâhî bir çağrıdır. Kendimizi yenilemek için, namazımızı mükemmelleştirmek için, hakîkî mî’râc namazı kılmak için, âhiret pazarına girmek ve ilâhî alışveriş yapmak için, mānevî hastalıklardan şifâ bulmak, cehâletten, gafletten, şuursuzluktan ve maddesel bağlantılardan kurtulmak için, itāati, îmânı, teslîmiyeti, ibâdet sevgisini artırmak için, gönüldeki putları kırmak için, hakîkî pişmanlık ve tövbe etmek için yapılan bir çağrıdır. Bu yüzden bu mübârek ay eşsiz bir terbiye ayıdır ve en büyük şifâ kaynağı sayılır.
Hz. Mevlânâ muhteşem bir öğüt ile dâvet ediyor:
“Bütün kronik hastaları çağırıyorum. Bizim ilacımız bütün hastalıklara şifâdır.”
Bu dâvet; şifânın hakîkî kaynağına bir dâvettir, mü’minler için verilen en yüce müjdedir. Bu dâvet hem İslâm için hem de Ramazan ayı için geçerlidir.
Hazret-i Mevlânâ kelâm-ı mübârekleri ile bizi Ramazan ayının eşsiz hikmetlerine dâvet ediyor. Ramazan ayının bizim için hayâtın sırrını keşfedebileceğimiz bir ihsan olduğunu anlatıyor. Ramazan ayında özgürlüğe kavuşmuş olduğumuzu anlatıyor. Ramazan ayının bir mîraç ayı olduğunu anlatıyor:
“Ramazan geldi; aşk ve îman pâdişâhının sancağı erişti! Artık maddî yiyeceklerden elini çek! Çünkü göklerden mānevî rızık geldi ve can sofrası kuruldu!
Can, bedenin hantallığından kurtuldu; tabiatımızın isteklerinin eli bağlandı! Aşk ve îman ordusu geldi, sapıklık ve îmansızlık ordusunu kırdı geçirdi!
Bir bakıma oruç, bizim kurtuluşumuzun kurbânı sayılır; bizim canımız, onun yüzünden dirilik elde edecektir!
Mâdem ki gönül evine misâfir olarak can geldi, onun uğruna bedenimizi tamâmıyla kurbân edelim.
Sabır, hoş bir buluttur; ondan hikmet, mānevî lütuflar yağar! Bu sebeptendir ki Kur'ân-ı Kerim de bu sabır ayında nâzil olmuştur!
Bizi kötü işler, günahlar işlemeye teşvîk eden kirli nefsimiz, arınmaya, temizlenmeye muhtaçtı! Ramazan gelince, günah zindânının kapısı kırıldı; can, nefsin esâretinden kurtuldu, mîrâca çıktı, sevgiliye kavuştu!
Bu mübârek ayda gönül de boş durmadı; ümitsizlik perdesini yırttı, göklere uçtu! Can, zâten bu kirli dünyâya mensup değildi, meleklerdendi; onlara ulaştı!
Ramazan günlerinde sarkıtılan merhamet ipine sarıl da, şu beden kuyusundaki hapisten kendini kurtar! Yûsuf aleyhi’s-selâm kuyunun ağzına geldi, seni çağırıyor; çabuk ol, vakit geçirme!
Îsâ aleyhi’s-selâm isteklerden, beden eşeğinin arzularından kurtulunca, duāsı kabûl edildi! Sen de nefsânî isteklerden temizlen, elini yıka! Çünkü gökyüzünden mānevî yemeklerle dolu sofra geldi!
Haydi, elini ağzını yıka; ne yemek ye, ne iç, ne de söyle! Hakîkate erdikleri, Hakk’ı buldukları için susup duran ermişlere gelen mânâ sözlerini, mânâ lokmalarını ancak Şems-i Tebrîzî’nin himmeti ile bulabilirsin!”
Hz. Mevlânâ bizi hakîkî feyz kaynağı, irfan kaynağı, şifâ ve aşk kaynağından içmeye dâvet ediyor. Ramazan ayının oruç tutan mü’minler için mutlak bir kurtuluş, erişebileceğimiz en yüce ihsan ve müjde olduğunu anlatıyor.
Bir şart ile:
-Kirli nefsimizi, nefsânî isteklerden arındırmak ve temizlemek! Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm Efendimiz bir hadîs-i şerîflerinde şöyle buyurmuştur: “Temizlik îmânın yarısıdır.” Abdest ile zāhirî ve bâtınî temizlik sağlarız. İçimizin abdesti ise nefsi; kin, nefret, riyâ, dünyevî arzular, cimrilik, bencillik gibi kötü özelliklerden arındırmaktır. Mānevî ve nefsânî kirlerden, yāni günahlardan abdest alınır. Bu nedenle Mevlânâ Celaleddîn Rûmî; “Haydi, elini ağzını yıka; ne yemek ye, ne iç, ne de söyle!” buyurmaktadır. En tesirli temizlik Allah rızāsı hâriç bütün maksatlardan temizlenmektir. Hz. Mevlânâ: “Ekmeğe tâlip derviş karadaki balık gibidir. Şeklen balıktır ama denizden kaçmaktadır. Allâh’ı, kazanç uğruna sever. Nefsi, Allâh’ın Kemâl ve Cemâl’ine âşık değildir” buyuruyor. Allâhu Teālâ Kur’ân-ı Kerîm'de bildirmiştir ki: “Temizler temizler için, pisler pisler içindir.” (Nûr, 26.)
-Beden kuyusundaki hapisten, bedenin hantallığından, nefsin esâretinden kendimizi kurtarmamız gerekir. İnsan ancak kendi arzularından, dürtülerinden, zulmünden kurtulduğu zaman, huzur ve selâmete erişecek. Bu dünyâ, mü’min için bir hapishanedir. Îman nûruyla aydınlanan bir mü’min zindanda olduğunun farkına varır ve beden hapishanesinden çıkmaya yol arar. Mevlânâ Celâleddîn Rûmî varlık hapsinden kurtulmak ile ilgili şu ifâdeleri buyurmaktadır:
“Allâh’a yakınlık yukarı ya da aşağı gitme değildir. Allâh’a yakınlık varlık zindanından çıkmaktır.”
“Şu varlık dikenini kendinden bir çek de içinde bin gül bahçesi bitsin!”
Şems-i Tebrîzî güzîde misâlini Hazret-i Ebûbekir Efendimiz üzerinden anlatıyor: “Eğer birisi ölünün yeryüzünde nasıl yürüdüğünü görmek istiyorsa Ebû Bekir Sıddîk’a baksın. O kirli bir çöp kutusundan kurtulup tertemiz, cana can katan suyun sohbetine erişti ve Allah kulu olan o denize (Muhammed’e) kul oldu.”
Selmân-ı Fârisî, müslümanın hakîkî kurtuluşunu çarpıcı bir şekilde anlatıyor: “Ben İslâm oğlu Selmân’ım. Ben dalâletteydim, Allah beni Muhammed Aleyhi’s-selâm ile hidâyete erdirdi. Ben fakirdim, Allah beni Muhammed Mustafâ’yla zenginleştirdi. Ben köleydim, Allah beni Muhammed Mustafâ’yla özgürleştirdi.”
Oruç, insanı nefs-i emmâresinin zulmünden kurtaran bir araçtır. Hikmet ehli zâtlar demiştir ki: “Hakîkî istirahat nefs-i emmârenin (kötülüğü emreden nefs’in) heveslerinden kurtulmaktır. Ondan kaçar kaçmaz ebedî rahat içerisinde yaşarsınız.” Böyle bir nefs, bu dünyânın sınırlarından kurtulup Rabbine doğru ezelî kurbiyet âlemlerine yükselir.
Oruç ayının hikmeti şudur; mideni tamâmen yemekle doldurma ki içindeki “ma’rifet” nûrunu görebilesin. Oruç yemeyi ve içmeyi terk etmek değil; bütün organların orucudur. Gerçek oruç ancak organları günahlardan uzak tutarak kontrol altına almakla tutulur.
Oruç insanın kimyâsını ve hormonlarını öyle harekete geçirir ki oradan şirk virüsünü def eder. Bütün abesiyet, kirlilik, lâkaytlık, dalgınlık, inkâr, şüphe ve küfürden kalbin aynasını temizler. Oruç, eşyânın hakîkatine vâkıf olmamızı sağlar. İlâhî bilincin ufuklarını aydınlatır. Tüm duyularımız, hissiyâtımız, aklımız ve kalbimizle hakkı bâtıldan ayırmamızı sağlar ve nihâyet zerre miktârı iyilikle zerre miktârı şerri ayırt etme bilincini kazandırır.
Oruç; dinsizliğe, kapitalizme, materyalizme, cehâlete ve kibre panzehirdir. Oruç modern dünyâya karşı bir savunmadır. Bir kalkan, anti-virüs, korunma, antibiyotiktir. Bencilliğe sevk eden maddî değerleri yok eder. Dinleri ayırmaya, ülkeleri bölmeye, toplumları parçalamaya, kardeş kavgasına, sınıflar arasındaki uçurumlara, âilelerin parçalanmasına, toplumların yozlaşmasına karşı bir panzehirdir.
Bütün dînî vazîfelerin amaç değil araç olduğunu gördüğümüzde, teslîmiyetin, itāatin, îmânın, hizmetin, cihâdın, duānın, tefekkürün, secdenin ve fedâkârlığın bir muhabbet işi olduğunu gördüğümüzde, Er-Rahmânü’r-Rahîm’in huzûrunda neşe gözyaşları dökebildiğimizde, Kur’ân’da: “Size nimetlerimizi bol bol verdik” ve “Göğsünü genişletmedik mi?” buyrulduğu gibi, bu denli sonsuz nimetlere mazhar olduğumuzu hissettiğimizde, bu yolun sırât-ı müstakîm olduğunun şuuruna vâkıf olduğumuzda orucun keyfine varacağız ve Ramazān’ın rûhunu yaşayabileceğiz!
Mart 2026, sayfa no: 32-33-34-35
Abone Ol
En son haberleri doğrudan gelen kutunuza alın. Asla spam yapmayız!
Mesaj Bırak