Özgür olma fikri ilk kimin aklına geldi?
Muhtemeldir ki sınırlandırılmışların, rahat hareket etmek isteyip edemeyenlerin…
Özgürlük kavramı, sınırdan doğar. Zâten sınırın olmadığı yerde özgürlüğe de ihtiyaç yoktur ki zîrâ bazı bakış açılarına göre özgürlüğün diğer adıdır sınırsızlık.
Peki bu inanç doğru mu? Özgürlük, sınırın olmaması demek mi? Sınırı olmayanın özgürlüğü olur muydu? Özgürlük sınırlarımız nereye kadar? Uçsuz bucaksız evrende nereye kadar varız?
Bir sabah uyandınız, sıcak yatağınızdan kalkıp yüzünüzü yıkadınız. Kendinize açık bir çay demlediniz. Eliniz televizyonunuzun kumandasına uzandı. Her sabah izlediğiniz haber kanalını açtınız ve şok bir son dakika gelişmesi ile karşı karşıya kaldınız: Belirtilen Târihlerden İtibâren Hiçbir Ülkenin Sınırı Kalmayacak!
Haberi duyduğunuzda ne hissederdiniz? Kiminizin “Kaos!” sözcüğünü tekrâr ettiğini duyar gibiyim. Kiminiz de “Oh ne güzel, yazın gideceğimiz deniz tâtili için artık vize almamıza gerek yok!” diyorsunuz değil mi?
Berâber çalıştığım ebeveynlere sıkça yönelttiğim bir soru bu. Hiçbir ülkenin sınırlarının olmayışı 2.görüşe göre başta rahat hissettirse de her yere her şeye ulaşımın çok kolay hâle gelmesi tehlikeleri de berâberinde getireceğinden güveni sarsar ve bir müddet sonra 1.görüşün açığa çıkmasına sebebiyet verir.
Çocuklar için de bu durum böyledir. Çocuklar, doğaları gereği ve gelişim özellikleri esas alınarak sınırları istemezler ama psikolojik olarak sınırlara ihtiyaç duyarlar. Bakın bu kısım önemli: İstemezler ama ihtiyaç duyarlar. Tıpkı su içmek gibi, uyumak gibi.
Özgürlük sınırlarının belirlenmemesi ve çocuğun pek çok şeye herhangi bir kısıtlama olmaksızın kolayca erişebilmesi, uzun vadede onda içten içe “Hepsini istiyorum, hemen istiyorum.” algısının yerleşmesine zemin hazırlar. Sınırların varlığı çocukların bu psikolojik ihtiyâcını düzenleyerek onları güvende hissettirir. Nasıl ki ülkemizin içerisindeyken rahat ve güvende hissedeceğimiz sınırları var, trafikte bizleri koruyan trafik kurallarımız var, kanunlarımız var, girdiğimiz sosyal ortamlarda güvenlik güçleri var işte tam bu noktada sınırların en nihâî işlevinin “Güven” olduğunu söylemek de boynumuzun borcu.
O zaman sınırların bir diğer işlevinin de toplumsal uyum olduğu çıkarımını yapmak da zor olmaz. İşlevsel olarak kullanıldığı ölçüde, haklı ve haksızı ayırt edebildiğimiz ölçüde kanunların, kuralların varlığının toplumsal huzûru koruduğunu ifâde edebiliriz. Ayrıca özgürlük tüm bunlarla berâber işlevsel kurallarla mümkündür. Kuralları benimsemek… Sağlıklı sınırlar ile tanışmamış bir çocuk, kuralları benimseyemez. Anlamlandırmakta zorlanır. Zîrâ her şeyi elde edebileceğine inanır. Çocuklar gelişim dönemlerinin farkı evrelerinde sınırlarla tanışmak ve onlara alışmak için bu özelliklere sâhiptirler. Örneğin 2-6 yaşları arasında çocuklar “Benmerkezci” evrededir. Eve alınan herhangi bir şey aslında onun için alınmıştır. Karşılaştığı en ufak durumu iyi veya kötü ayırt etmeksizin kendiyle ilişkilendirir. Anne-baba arasında yaşanan tartışma onun yüzünden yaşanmıştır. Dünya ona hizmet etmekte ve öyle devâm etmelidir. Bu durum tam da dünyâdaki sınırlarla karşılaştıkları zamâna denk gelir ve şaşkınlığa uğramasına sebep olur. Hâliyle de krizler çıkabildiğini ben bu satırları yazarken siz çoktan tahmin etmişsinizdir. Tekrâr ediyorum çocuklar, doğaları gereği ve gelişim özellikleri esas alınarak sınırları istemezler ama psikolojik olarak sınırlara ihtiyaç duyarlar. Yâni “aman kimseden geri kalmasın” diyerek önüne sınırsızca istediği, talep ettiği ne varsa sunmak bilinenin aksine çocuğu özgür ve iyi hissettirmiyor, aksine sosyal bir ortama girdiğinde (ki genelde bu ortam okul olur) burada daha pasif, kendini savunamayan, özgüvensiz davranışlar sergilemesine yol açıyor. Neden? Çünkü dış dünya istediğimiz her şeyi altın varaklı kaplarda bizlere sunmuyor. Ancak sınırsızlık çocuğu içten içe böyle düşünmeye, istediği her şeyi elde edebileceği inancına itiyor. Böyle olmadığını gören çocuk için onun hayâllerini süsleyen toz pembe bir ortamdan dış dünyâya çıkmak bir kâbus ile eşdeğer hâle geliyor. Bu yüzden ebeveynler önce şunu kabûl etmeli ki “Biz yapamadık çocuğum yapsın” diyerek önüne sınırsızca koyulan her şey, çocuğun psikolojik dünyâsında onu özgürleştirmekten ziyâde çocuğa sınırsız bir çâresizlik ve yetersizlik yüklüyor. Bu kısmı ise şuradan ayrıştırmak gerekiyor: 2 yaşından itibâren çocuklar sınırları denemeyi çok severler. -Eskiden- sobanın yakınına gidip elini değdirmek isteyen çocuklar, annesinin gözüne baka baka elindeki suyu döken çocuklar, kendisi seçmiş olduğu halde kıyâfetini giymemek için inatlaşan çocuklar… Bir yerden tanıdık geldi mi? Elbette istemediğimiz bir şey yaptığında kendisine ve başkasına zarar veriyor mu buralara sınır koyacağız. İstediği şeylere yer vereceğiz, istediği yerlere götüreceğiz, kıyâfetler, tabletler, saatler alacağız ancak bu istekleri şu 3 soruyla sınırlandırabiliriz: İhtiyâcımız var mı, paramız var mı, zamânımız var mı?
Her ayın belli bir günü alınan oyuncak mı daha cezbedicidir yoksa her gün alınıp bir kenara atılan oyuncak mı?
Marketlere, AVM’lere bakın, sınırlı sayıda olan daha cezbedicidir. İnsanlar sınırlı sayıda olan bir eşyâyı almak için izdiham sahnelerine varan davranışlar sergileyebiliyorlar. Neden? Çünkü özel hissettirir. Bu hissiyâta rahatlık ve konforu da ekleyerek kendimizi güvende hissetmeye devâm edebiliriz.
Özgürlük, sınırlar çerçevesinde mümkündür ve özgür hissetmek için kurallara ihtiyâcımız var. Hem kendimiz için hem de içinde yaşadığımız toplum için. Yeni bir ortama girdiğimizde ilk neye bakarız? Burası nasıl bir yer, tanıdık birileri var mı, alışabilir miyim? Herhangi bir kural, herhangi bir düzen olmadan nereye oturacağımızı bile bilmeyiz. Bize yaşanabilir bir ortam sunan yegâne güç “İşlevsel Kurallar”dır. Neden işlevsel kurallar diyorum da sâdece kurallar demiyorum? Çünkü kurallar çok katı olduğunda itâatkâr, çok esnek olduğunda isyankâr yapar. Yaşamımızı kolaylaştıracak ve gündelik yaşamda sıkışmış hissettirmeyecek, bizleri koruyan ve güvende hissettiren, yaşamımızda işlevsel bir karşılığı olan, korkuyla harmanlanmak yerine âidiyet sunan kurallar evet gereklidir. Bazen istemeden çoğu zaman da kaygı ile kurallar noktasında kontrolcü olabiliyoruz, bu çok anlaşılır çünkü söz konusu çocuğumuz olunca her kafada ayrı bir ses, görüş, istem, ayrı bir kaygı belirebiliyor. Ancak çocuğun üzerinde sürekli bir kontrol çabası çocuğa sıkışmış ve kuşatılmış hissettirir ve çocuk gibi davranamaz. Başta anne baba olmak üzere etrâfındakileri kontrol etmek ister, rahatlamak için olayların “onun istediği gibi” tekâmül etmesini bekler ve böyle olmayınca da krizler açığa çıkartır. Çünkü bu duyguyla ne yapacağını bilemez. Bu yüzden ebeveynler kendilerine bazı kırmızı çizgiler belirleyebilirler. Bu kırmızı çizgiler dışında kalan kısımlara müdâhale etmeyebilirler.
Özgürlük yolunda kuralları da cebimize kattık. Sınır var, kurallar var yâni bir düzen var. Âile içerisinde düzen kurallarla belirleniyor sorumluluklarla devâmı sağlanıyor. Çocuk büyüyüp bir yetişkin olduğunda bu düzeni devâm ettirir. Kişisel sınırlarla belirlenen özgürlük alanı, başkaları ile aramızdaki mesâfeyi belirler. Kimlere karşı daha yakın kimlere karşı daha uzağız? İki elim kanda olsa da aradığında açarım dediklerimiz kimler, ayda yılda bir kere görüşürüz dediklerimiz kimler? Kimlerle can ciğer kuzu sarmasıyız, kimlerle hanımefendi- beyefendiyiz? Kimlerin hayâtımıza ne kadar dâhil olduğu ben ve öteki arasındaki ayrıma bağlı. Sınırlar, ilk öğrenildiği yerde hâliyle çocuğun gözünü açtığı yer olan “Aile” kurumunda gerçekleşiyor. Peki bu ölçüde âile içi ilişkilere katkısını nasıl görmezden gelebiliriz ki? Tüm bunlar ev içerisinde; çocukların, eşlerin, anne-babaların birbirlerine olan sorumluklarını belirler ve istikrarlı bir düzen oluşturur. Özgürlük sınırları bu rollere göre peyda olur. Zâten dijital dünya sınırsız bir içerik sunuyor, çocukların zihinleri bu içerik ile tekrardan harmanlanıyor. Öyle bir noktadayız ki neyin gerçek neyin yapay olduğunu ayırt edemez hâle geldik. Çocuklarımıza hayâlî bir dünyânın içinde gerçek olmayı öğretmeye çalışıyoruz ancak kaç kulaç gerektirirse gerektirsin buna değer. Gerçek bir dünyâda mekanik ve dijital sarmal hâline gelmiş benliklerimizi korumaya, bu dünyâya âit hissetmeye ihtiyâcımız var.
Hâliyle bizler de kendimizi güvende hissetmek istiyorsak kendi kişisel sınırlarımızı belirlemeliyiz. Yâni demek ki sınırlarımız kadar özgürüz. Özgür olmak istiyorsak sınırlı olmak durumundayız.
Eylül 2026, sayfa no: 16-17
Abone Ol
En son haberleri doğrudan gelen kutunuza alın. Asla spam yapmayız!
Mesaj Bırak