Modern insan özgürlüğü, çoğu zaman sınırsız seçeneklere sahip olma, dilediği gibi yaşama ve hiçbir otoriteye boyun eğmeme hâli olarak tanımlıyor. Hâlbuki bu tanım, ilk bakışta çekici gibi görünse de derinlemesine düşünüldüğünde insanı gerçek özgürlüğe değil, görünmez zincirlere doğru sürüklüyor; özgürlük zannettiği kafeslere hapsediyor. Kendi arzularının, nefsinin, toplumun beklentilerinin ve tüketim kültürünün esîri olan bir insan gerçekten özgür müdür?
Birçok insan, hayatında mutlaka bir şeye bağlanır: paraya, kariyere, makama, şöhrete, başka insanların onayına ya da kendi benliğine, nefsine… Bu bağlanışlar zamanla kişiyi yönetmeye, yönlendirmeye ve hatta köleleştirmeye başlar. Nefsin istekleri doyumsuzdur; bugün elde edileni yarın yeterli bulmaz. Dünya ise asla tam anlamıyla tatmin etmez. İşte bu noktada insan, farkında olmadan kendi iç dünyasında sürekli bir esaret yaşar.
İslâm düşüncesi, özgürlüğü bambaşka bir yerden tanımlar: Yalnızca Allâh’a kul olan insan, her şeyden özgürleşir.
Apaçık düşman olan şeytan, insana din ahlâkını yaşamayı zor, hatta imkânsız gösterir. Bu sebeple toplumda, Allâh’ın emrettiği ahlâkın yalnızca peygamberler ve elçiler tarafından, taviz vermeden uygulanabilen bir üstünlük olduğu yönünde bir inanış kabul görür.
Allâh’a ve elçisine itâat etmenin özgürlüğü kısıtlayan bir hayat olduğu fikrini fısıldayan şeytan, kişiye sürekli olarak çevresinde Allah’tan uzak yaşayan insanların ne kadar özgür olduklarını telkin eder; kendisinin de bu hayat tarzını seçerse bağımsız, özgür ve mutlu olacağını söyler. Ancak bu, sinsice sokulup vesvese veren şeytanın yaldızlı telkinlerinden biridir. Gerçekte helâl dairesi geniştir; Allâh’ın dini kolaydır. Ve Allah, kullarını “kolay olan için başarılı kılacağını” vaat eder.
Allâh’ın emirlerine uymadan, yalnızca nefsinin bencil tutkularını gözeterek yaşayan bir kişi özgür bir hayatı umarken, içinde bulunduğu câhiliye toplumunun koyduğu birçok zorlayıcı kural tarafından zincirlendiğinin farkına bile varmaz. Allah, elçilerini vesile kılarak insanların yüklerini ve üzerlerindeki zincirleri indirdiğini bildirir; onları hayat verecek kurtuluş yoluna dâvet eder:
Onlar ki, yanlarındaki Tevrat’ta ve İncil’de (geleceği) yazılı bulacakları ümmî haber getirici Nebî olan elçiye (Resûl) uyarlar; o, onlara ma‘rûfu (iyiliği) emreder, münkeri (kötülüğü) yasaklar, temiz şeyleri helâl, murdar şeyleri haram kılar ve onların ağır yüklerini, üzerlerindeki zincirleri indirir. Ona inananlar, destek olup savunanlar, yardım edenler ve onunla birlikte indirilen nûru izleyenler; işte kurtuluşa erenler bunlardır. (A‘râf, 157)
Allâh’a kulluk, insanın zincirlerini tek tek çözer. Çünkü Allâh’a kul olmak, kusurlu olana değil, mutlak ve âdil olana yönelmektir. İnsan Rabbine yöneldiğinde artık başkalarının yargılarına mahkûm yaşamaz. Popüler olanın değil, doğru olanın peşine düşer; maddî olanın değil, manevi olanın değerini fark eder. Böylece özgürlük, dış dünyada değil, insanın kalbinde çoğalmaya başlar.
İbadetler de çoğu zaman bir yük gibi algılanır. Hâlbuki namaz, oruç ve zekât gibi ibadetler insanı kısıtlamaz; aksine onu disipline eder, arındırır ve güçlendirir. Nasıl ki dağınık bir hayat zihni yorar ve huzursuzluk doğurursa, düzenli bir ruh hâli de insanı ferahlatır. İbadet, ruha nefes aldıran bir özgürlük düzenidir.
Gerçek özgürlük, her istediğini yapmak değil; yapmaması gereken şeyi yapabilecek güce sâhip olduğu hâlde yapmamaktır. İşte Allâh’a kulluk, insana bu irâde bilincini kazandırır. Nefse “Dur!” diyebilme cesareti, yalnızca güçlü bir imanın eseridir.
Bugün birçok insan “özgürüm” derken, aslında korkularının, bağımlılıklarının, geçici hazlarının ve bencil tutkularının esîri olarak yaşar. Hâlbuki secde eden bir insan başını yere koyarken, rûhu semâya yükselir. Gerçek özgürlük tam olarak burada saklıdır: Yaratılana değil, Yaratan’a boyun eğmek…
Şubat 2026, sayfa no: 12-13
Abone Ol
En son haberleri doğrudan gelen kutunuza alın. Asla spam yapmayız!
Mesaj Bırak