Ara

Osmanlı’da İlme ve İlim Erbâbına Gösterilen Saygı

Prof. Dr. Ali Çelik   İslâm Dîni, bilgi temeli üzerine oturan bir dindir. Getirdiği dünyâ görüşü, insanlığa sunduğu yaşam biçimi, bilmek ve yaşamak ya da bilerek yaşamak ilkesini esas kabûl eder.   İlk emri “Yaratan Rabb'inin adıyla oku! O Allah, insanı bir alak (kan pıhtısı)’tan yarattı. Oku![1] âyetleriyle başlayan Kur'ân-ı Kerîm’de “okumak, öğrenmek, ilim sahibi olmaktan” bahseden 750 civârında âyetin bulunması; Hz. Peygamber’in (sav) “Hikmet, mü’minin yitik malı gibidir, onu nerede bulursa onu almaya herkesten daha çok hak sahibidir”[2] buyurmuş olması, ilme ve öğrenmeye teşvik etmesi Müslümanların ilme, ilim adamlarına, ilmî çalışmalara önem vermesini gerekli kılmıştır.   İslâm coğrafyasında daha ilk günden îtibâren ilim müesseselerinin kurulması,Mekke, Medîne, Şam, Kâhire, Kudüs, Bağdat, İstanbul, Kurtuba, Buhara, Semerkand gibi daha pek çok İslâm şehrinin ilim ve kültür merkezi hâline gelmesi, ilme ve ilim erbâbına saygıyı teşviğin bir medeniyet unsuru olarak yansımasından başka bir şey değildir. Nihâî amaç nedir? Nihâî amaç, “kendini bilen Rabbini bilir” düstûru çerçevesinde, yaptığı her işin ne anlam ifâde ettiğinin idrâki içinde olan bireyler yetiştirmek ve böyle yetişen bireylerle tevhid inancına dayalı, hayatın her alanında ahlâkîliği esas alan ve sosyal adâletin hâkim olduğu bir toplum oluşturmak.   Asr-ı saadetten îtibâren bu anlayışın hâkim olduğu dönemlerde toplumsal huzûrun ve barışın olduğu görülmektedir. Ne zaman ki bu anlayıştan uzaklaşmalar ortaya çıkmış, o zaman düzen bozulmuş, her türlü fitne ve huzursuzluklar baş göstermiştir. İşte, Kur’ân ve Sünnet istikâmetinde ilmi rehber edinmiş ve ilmin gerektirdiği şekilde hayâtını düzene koyma gayreti içinde olmuş toplumlardan birisi de ecdâdımız Osmanlı toplumudur. Osmanlı toplumunun bu şekilde yüksek değerlere sâhip bireyler olarak yetişmelerini sağlayan ise, şüphesiz, onları idâre edenlerdir. Onların “İlme ve ilim adamına saygı siyâseti” izlemeleri, berâberinde toplumsal huzûru ve sükûnu getirmiştir.   Osmanlı devlet ricâli bu konudaki hassâsiyetini hep korumuş, koruma gayreti içinde olmuştur. Bundan dolaydır ki, Osmanlı Medeniyeti, âlime saygı medeniyetidir denilse hatâ olmaz. “Osmanlı, gerek devlet ricâli gerekse halk olarak güçleri yettiği nisbette Peygamber Efendimiz’in (sav) sünnetine uymaya çalışmış, en güzel ahlâk örneklerini asırlarca dünyâya göstermişlerdir. Biz, insanımızı anlatırken: “Osmanlı terbiyesi görmüş, Osmanlı Beyefendisi, tam bir Osmanlı Kadını” diye onun terbiyesini överiz.”[3] Bu ifâdeler, Osmanlı’nın ahlâkî niteliğini gösteren cümlelerdir.   İlim ve ilim erbâbına saygı konusu fetvâ kitaplarının da konusu olmuştur. Kâtip Çelebi, Keşfüz’-Zünûn’da Osmanlı fetvâ literatürüne dâir 150 eserden bahsetmektedir. Bunlardan sadece birkaçı, meselâ: Şeyhülislâm Ebussuûd Efendi (982/1574); Çatalcalı Ali Efendi (1103/1692); Şeyhülislâm Seyyid Feyzullah Efendi (1115/1703); Şeyhülislâm Muhamed Atâullah Efendi (1127/1715); Şeyhülislâm Menteşzâde Abdurrahim Efendi (1128/1716); Şeyhülislâm Yenişehirli Abdullah Efendi (1156/1743); Şeyhülİslâm Dürrizâde Mehmed Arif Efendi (1215/1800) gibi Osmanlı’nın meşhur şeyhülislam ve ilim adamlarının fetvâ kitapları incelendiğinde, mânevî değerlere saygı anlamına gelebilecek fetvâlar bulunduğu görülmektedir. Konuya dâir birkaç fetvâ örneği[4]: *“Sulehâ ve ulemâya şetm edenlere tâzir lâzım olur.”[5] * “Zeyd, Amr’a “okuyana, okumağa heves edene ve okumayı îcâd edene lânet olsun” dese, Zeyd’e ne lâzım olur?  –El-cevab: Tecdîd-i îmân ve nikâh.”[6] *“Zeyd ulemadan Amr’a “Haramzâde!” deyu şetmeylese Zeyd’e ne lazım olur?  –El-cevab: ta'zir.”[7] *“Zeyd ulemadan Amr’a 'lânet sana ve ilmine' dese Zeyd’e ne lâzım olur?  –El-cevab: Tecdîd-i îmân ve nikâh.”[8]   Bütün bunlar, ilmin izzet ve şerefini korumak içindir. İlmin izzetini koruma konusunda Osmanlı padişahlarına âit pek çok anekdot bilinir. Bunlardan en çok bilinen birkaçı şöyledir: * İmam-ı Şâfiî hazretleri, bir çobanı görünce ayağa kalkar. Yanındakiler, “Bu çobana hürmetinizin sebebi nedir?” diye suâl edince, “Bu zât, bana kitaplarda bulamadığım ilimden bir meseleyi öğrettiği için, yâni benim hocam olduğu için ona hürmet ediyorum,” buyurur. *** Fâtih bir gün vezîri Mahmut Paşa’yı yanına alıp hocası Akşemseddin’i ziyarete gitmişti. Yaşlı Şeyh, Pâdişah içeri girdiği halde yerinden kalkmamıştı. Bundan bir süre sonra da Akşemseddin, Pâdişâh'ın huzuruna gitti. Pâdişâh'ın yanında Mahmut Paşa da bulunuyordu. Hocası huzuruna girince, Fâtih hemen ayağa kalkarak ona yer gösterdi. Bu iki olay Mahmut Paşa’nın garibine gitmişti. Özür dileyerek sordu: -“Hünkârım, hocanız geldiğinde siz ayağa kalktınız. Hâlbuki siz onun yanına gittiğinizde o ayağa kalkmaz... Sebebi ne ola? ”Fâtih şöyle cevap verdi: -“Hocam Akşemseddin’e saygı göstermemek elimde değil... O yanıma geldiğinde gayri ihtiyârî beni bir heyecan kaplar ve farkında olmadan kendimi ayakta bulurum. O ise, ilmin izzetini korumak için bana ayağa kalkmaz”.   Gerçekten de Akşemseddin’in Fâtih’e ayağa kalkmaması ilmin izzetinden, hocalık hakkından geliyordu. Fâtih’in Akşemseddin’e ayağa kalkması ise, hocasına ve ilme olan saygısından doğuyordu. Yapılan her iki hareket de yerinde ve doğru idi.[9] *** * 1516-1517 yılları… Yavuz Sultan Selim Hân’ın Mısır seferi sırasında Şeyhülislâm İbn-i Kemalpaşa, Yavuz’un yanındadır. Dönüş yolunda atbaşı giderlerken, Kemalpaşazâdenin atının ayağından bir parça çamur, Yavuz'un kaftanına sıçrayıverir. O büyük âlim telaşlanır. Ne yapacağını şaşırır. Onun bu telaşlı hâline karşılık, Yavuz Sultan Selim Hân’ın târihe geçen şu sözleri pek mânidardır: - Âlimin atının ayağından sıçrayan çamur parçası bizim için şereftir. Öldüğümde şu çamurlu kaftan üzerime örtülsün!   Osmanlı pâdişahları sadece ilim erbâbına değil tasavvuf önderlerine de son derece saygı duymuşlardır. Meselâ Osman Gâzi’nin Şeyh Edeb Âli ile; Orhan Gâzi’nin Ahî şeyhleriyle ve Geyikli Baba, Abdal Murad, Abdal Kumral gibi Babâî erenlerle dostlukları bilinmektedir. Murad Hüdâvendigâr kendisi Ahî şeyhliğine yükselecek, Yıldırım Bayezit kızını Emir Sultan’la evlendirecek kadar tasavvufun içindedirler. Çelebi Mehmed ve II. Murad Hacı Bayram Velî ile; Fâtih Sultan Mehmed Akşemseddin ile; II. Bayezit Halvetî şeyhleriyle; Yavuz ve Kanunî Sünbül Efendi ve Merkez Efendi ile sıkı münâsebet içinde bulunuyorlardı. III. Murad ve I. Ahmed Aziz Mahmud Hüdâyî ile, Abdülhamid Han ise, Şâzelî şeyhi Muhammed Zafîr Efendi ile yakın dostluk içindeydiler.[10]   Bütün bu bilgiler bize, Osmanlı’nın üç kıtaya nasıl hükmettiğini, insanlara nasıl adâlet dağıttığını, Hakk’ın ve halkın rızâsını kazanma yolunda nasıl bir edeb ve ahlâk içinde yaşamayı hedeflediğini göstermesi açısından son derece dikkat çekicidir. Çünkü Osmanlı’nın ilim ve ahlâk anlayışında temel ilke: Edeb, ilim’den önce gelir. Bir dirhem ilim, bin dirhem edebe muhtaçtır.   (Allâhu a’lemü bi’s-sevâb)   [1]Alak, 96/1-3 [2]Tirmizî, İlim 19; İbn-i Mâce, Zühd, 17 [3] “Osmanli’da Edep”, http://www.osmanlikulturunuyasatmadernegi.com [4] Bu örnekler, Akpınar, M. Raşit ., Osmanlı Fetvâ Literatüründe Mânevî Değerlere Saygı isimli makaleden alınmıştır., Dicle Üniv. İlahiyat Fakültesi İslâm Hukuku Anabilim Dalı, e-mail: [email protected]) [5]Çeşmizade, Hulasatü-l ecvibe, s. 106. [6] Ata'î Nev'î-zâde Mehmed Ata-Allâh b. Yahyâ, Fetâvây-i Atâ’iye, Diyarbakır Yazma Eserler Kütüphanesi, 1501, s. 42b. [7] Feyzullah Efendi, Fetâvâ-yı Feyziyye, s. 115 [8] Ataî, Nev'î-zâde, Fetâvây-i Atâ’iye, s. 42b. [9] http://haspinar.blogcu.com/hocaya-saygi/; http: //www. muratertan.com/oykuler.asp [10] Yılmaz,H.Kamil., Derviş Devlet http://hasankamilyilmaz.com

Abone Ol

En son haberleri doğrudan gelen kutunuza alın. Asla spam yapmayız!

Sosyal Medya Hesapları

Mesaj Bırak