Osmanlı’da Hayvan Sevgisi ve Hayvan Hakları (2)

Osmanlı’da Hayvan Sevgisi ve Hayvan Hakları (2)
BATILILARI ŞAŞIRTAN ALAKA VE İLGİNÇ İZLENİMLER Fransız seyyah Jean de Thévenot’un 1656’da İstanbul’u gezerken rastladığı Türklerin en çok dikkatini çeken özelliklerinden biri de kuş sevgisi olmuştur. Bu sevgi karşısında hayranlık ve şaşkınlığını şu ifâdelerle satırlara dökmüştür: “Türklerin şefkatleri hayvanlar ile kuşları bile şâmil olduğu için, pazar kurulan günlerde birçok kimseler gidip kuş satın aldıktan sonra onları derhâl âzâd ederler ve bu kuşların ruhlarının Rûz-i Mahşer’de Huzur-i İlâhî’ye gelip kendilerinden iyilik görmüş olduklarına şehâdet edeceklerinden bahsederler.” III. Ahmed döneminde İstanbul'a gelen İngiltere Büyükelçisi Edward Wortley Montague’nün eşi Lady Mary Wortley Montague’nün 1717-1718 yıllarına âit hâtıralarında geçen, güvercinler ve leylekler özelinde yaptığı gözlemler de oldukça ilginçtir: “Burada mâsumiyetlerinden dolayı güvercinlere dindarca bir hürmet besliyorlar. Bu yüzden adetleri gün geçtikçe artıyor. Leyleklere de aynı saygı gösteriliyor. Çünkü bunların her kış Mekke’yi ziyârete gittiklerine inanıyorlar. Velhâsıl bunlar Türk İmparatorluğu’nun en bahtiyar teb’ası. Zâten onlar da imtiyazlarını farkettikleri için sokakta rahatça dolaşıyor, evlerin üst katlarına yuva yapıyorlar. Evlerine yuva yapılan halk kendilerini şanslı sayıyorlar. Bütün sene ne yangına ne de vebaya uğramayacaklarına inanıyorlar. Odamın penceresinde bu uğurlu yuvalardan bir tane bulunduğu için ben de bahtiyarım.” 1874’de İstanbul’u gezen İtalyan seyyah Edmondo de Amicis’in aynı mevzudaki hârikulâde tesbitleri de şöyledir: “Türklerin çok sevip korudukları her cinsten sayısız kuş yüzünden İstanbul’un kendine mahsus bir neşesi ve zarâfeti vardır. Sultanların veya şahısların hayratıyla beslenen sayılamayacak kadar çok güvercin sürüsü var. Türkler, minnet hissiyle ve dindarlıkla kuşları himâye edip beslerler. Kuşlar da onların evlerinin etrâfında, denizin üstünde ve mezarların arasında şenlik ederler. İstanbul’da, her yerde insanın başının üzerinde, dört bir tarafta kuşlar vardır. Şehre neşe dağıtan ve rûhunuzdaki tabiat duygusunu durmadan yenileyerek içinizi serinleten cıvıl cıvıl sürüler size şöyle bir dokunup geçer.” Son olarak Alman Mareşal Helmut von Moltke’nin (1800-1891) “Türkiye Mektupları” adlı eserindeki tesbit ve intibâlarına yer verelim: “Türkler hayırseverliklerini hayvanlara karşı bile gösterirler. Üsküdar’da bir kedi hastanesi bulursun, Beyazıt Câmii’nin avlusunda da güvercinler için bir bakım yeri vardır... Yoksul Müslümanlar bile ölenlerin mezarını canlılar için hayra vâsıta etmeye çalışırlar; birçok mezar taşlarının altı bir yalak şeklinde oyulmuştur. Buraya yağmur suları toplanır ve sıcak yaz günlerinde köpekler ve kuşların susuzluklarını giderebilecekleri, küçük mikyasta bir fukara mutfağı vazîfesini görür. Müslümanlar, hayvanlarının şükrânının da insanlara hayır getirebileceğine inanırlar.” TAŞA İŞLENMİŞ SEVGİ: KUŞ EVLERİ Osmanlı’nın kuşlara yönelik şefkat, merhamet ve inceliğini sembolize eden, onların barınması için inşâ ettiği, kökleşmiş güzel bir uygulaması da “Âşiyân” yani “Kuş Evleri”dir. Bunlar medeniyet ve insanlıkta gelinmiş olunan seviyenin en güzel ve ayırtedici göstergelerinden biridir. Eski âbideler, câmiler, hanlar, hamamlar, kervansaraylar, medreseler, şifâhâneler, kütüphâneler, türbeler, saraylar, bedestenler, darphâneler, imâretler, köprüler, çeşmeler, mektepler, maksimler ve meskenler gibi daha birçok yapıların dış cephelerine âdetâ dantel gibi nakşedilen bu zarif küçük kuş köşkleri, estetik bakımdan göz kamaştırıcı bir büyüleyiciliğe sâhiptir. Serçe, güvercin, saka, kırlangıç, kumru gibi kuşların barınması için câmi, mescit, saray ve köşk şeklinde yapılan bu küçük mîmârî şâheserler “kuş evleri, kuş köşkü, güvercinlik, serçe saray, güvercin saray” gibi isimlerle anılmışlar; söz konusu yapıların, sert ve soğuk rüzgârlara mâruz kalmayan, bol güneş alan (daha ziyâde güney) cephelerine ve insanların, kedi ve köpeklerin erişemeyecekleri yüksek yerlerine yerleştirilmiştir. Geçmişi 13-14. yüzyıla kadar giden Kuş Evleri’nin, 15. Yüzyılda Osmanlı mîmârisinin gelişimine paralel olarak sayılarının artmaya başladığını tesbit ediyoruz. Osmanlı Devleti’nin ve medeniyetinin kurucu şehri olması dolayısıyla hemen her sahada olduğu gibi Kuş Evleri’nin ilk numûnelerine de Bursa’da rastlamaktayız. En parlak devrini ise 18. Yüzyılda, İstanbul’da yaşamıştır. Kuş Evleri, Osmanlı Medeniyeti içerisinde hem mesken hem de “hayal” mîmârisinin en gözde ve özel misallerindendir. Mîmârî özellikleri bakımından ince bir işçiliğin, mâhir bir sanatın ve etkileyici bir göz zevkinin mahsûlüdür. İnşâ edilirken; kuşların emniyeti ve olumsuz hava şartlarından korunmaları için sözünü ettiğimiz yapıların daha çok geniş saçakları, büyük kornişleri ve konsolların altları tercih edilmiştir. Köşk, mescid ve câmi siluetinde karşımıza çıkan Kuş Evleri, kuşların içerisinde rahatça dolaşabileceği, inip-çıkabileceği yollar, gözler, bölmeler ve basamaklarla estetik bir bütünlük içerisinde sunulmuştur. Kuş Evleri bakımından en zengin şehrimiz kuşkusuz İstanbul’dur. En görkemli ve büyüleyici Kuş Evleri, Osmanlı’ya asırlar boyunca pâyitahtlık ve medeniyet merkezliği yapmış olan bu şehirde bulunmaktadır. Altın çağını burada yaşamıştır. İstanbul’un, Kuş Evleri’nin en çok görüldüğü ilçesi ise Üsküdar’dır. Kuş Evlerinin en güzel misallerini buradaki câmilerde, bilhassa da üç cephesine birbirinden güzel Kuş Evleri tezyin edilen Ayazma Câmii’nde görüyoruz. Gülnuş (Yeni) Vâlide Sultan Câmii’nin güneybatı ve kuzeydoğu köşesindeki Kuş Evleri de, kubbeler diyârı olan Üsküdar’ı süsleyen remizlerdendir. İstanbul’daki Kuş Evleri’nin diğer zarif ve gösterişli numûneleri şunlardır: Sultan Üçüncü Mustafa Han tarafından yaptırılan Ayazma Câmii; Selimiye Kışlası’nın yanındaki Selimiye Câmii; Laleli Ordu Caddesi üzerindeki Üçüncü Selim Han ve Üçüncü Mehmed Han türbeleri; Beyazıt’ta Seyyid Hasan Paşa ve Kara Mustafa Paşa Medreseleri; Eyüp Sultan Câmii; Fatih’teki Fatih ve Bâlî Paşa Câmileri, Süleyman Halife Sıbyan Mektebi ile Feyzullah Efendi Medresesi (Millet Kütüphânesi); Saraçhâne’de Amcazâde Hüseyin Paşa Sıbyan Mektebi ve Laleli Taşhanı; Büyükçekmece’de Sokullu Mehmet Paşa Köprüsü; Tahtakale’de Büyük Yeni Han; Karaköy’de Bereketzâde Medresesi; Haydarpaşa Vapur İskelesi. Bunların dışında Anadolu’nun farklı şehirlerinde ve değişik yapılar üzerinde görülen Kuş Evleri’nden bâzıları şunlardır: Van, Hoşap (Güzelsu) Kalesi; Kayseri, Mütevelli Câmii, At Pazarı Çeşmesi, Şeyh İbrahim Tennuri Çeşmesi; Çorlu, Fatih Câmii; Bursa, Emir Sultan Câmii, Yeşil Câmii; Göynük, Müderrisler Evi; Nevşehir, Nar Ulu Câmii minâresi, Damat İbrahim Paşa Kütüphânesi; Kastamonu, Nasrullah Câmii ve Aşir Efendi Hanı; Tokat, Ulu Câmii; Amasya, Bayezid Câmii; Merzifon, Taş Han; Niğde, Kığılı Câmii; Zile, Yeni Hamam; Bolu, Saraçhâne Câmii; Hayrabolu, Çorumî Mustafa Efendi Câmii; Antakya, Ulu Câmii. OSMANLI’NIN GERİSİNDE KALAN BATI’DAN VAHŞET MANZARALARI Osmanlı’da durum böyleyken sözde medeniyetin beşiği olan Batı’da hayvan haklarının mâzisine baktığımızda birçok insanlık dışı manzaralarla karşılaşıyoruz. Antik Roma’nın “ölüm arenası” Colesseum’un (Kolezyum), M.S. 80 yılında açılışı münâsebetiyle düzenlenen ve 100 gün süren kutlamalarda 5 bin hayvan vahşîce katledilmiştir. Ortaçağ Avrupa’sında insanların hayvanlardan üstün olduğunu isbât etmek amacıyla kanlı gösteriler sıkça yapılmış ve büyük zevk alınan sadist bir alışkanlık ve âdet haline gelmiştir. Zamanla bu gelenek ve vandallık öylesine yaygınlaşmıştır ki Kuzey Afrika ve Yakındoğu’daki fil ve aslanların kökü kurutulmuştur. Fransız filozof Rene Descartes’e (1596-1650) göre hayvanlar canlı bir varlık bile değil; acı çekmeyen, his taşımayan makinalardan, “dünyadaki mekanik aksesuarlardan” ibârettir. Böylece Dectartes’in bu kanaatinin de verdiği cesâretle, bayıltmaya gerek duymaksızın hayvanlar üzerinde deney yapılmasının önü açılmıştır. Hayvanlara bakış ve zihniyet böyle olunca, kedilerin şeytan olarak nitelendirilmesi; diri diri ateşe atılmaları, asılmaları ve yapıların temellerine konulmaları sıradan ve normal hâdiseler olarak kabûl edilmiştir. 16. Yüzyılda Paris’te yaz aylarında haftanın belirli günlerinde kedilerin çuvallara konarak yakılması festival niteliği kazanmıştır. Köpekler deri ve etleri için öldürülmüş; Almanya’da köpek kasapları açılmıştır. Rönesans’ın öncülerinden Leonardo da Vinci (1452-1519), hayvanların acılarına önem verdiğini ifâde ettiği düşüncelerinden ötürü muhalifleri tarafından alay konusu edilmiştir. Avrupa’da 19. yüzyıla kadar kilisenin de etkisiyle hayvan koruma dernekleri açılamamıştır. Veteriner okullarının açılması bile 18. Yüzyılda sığır vebâsının Avrupa’yı kasıp kavurması, büyük sığır ölümlerinin yaşanması ve ekonominin çökme noktasına gelmesi sonucunda gündeme gelebilmiştir. Kırıkkale Üniversitesi Veteriner Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Şevket Arıkan’ın konuyla ilgili yaptığı araştırmalara göre, hayvan haklarıyla alâkalı ilk adımlar Osmanlı’da asırlar öncesinden atılmasına karşılık Avrupa’da ilk yasal düzenleme 1950 yılında Danimarka’da gerçekleştirilmiştir. Netîce itibâriyle, Osmanlı toplumunun/medeniyetinin hayvanları sevmede, haklarını kavrama ve korumada çağının çok ötesinde anlayış ve uygulamalara sâhip olduğunu; Batı’yı ve günümüzün modern toplum ve devletlerini dahi geçtiğini ve hâsılı hâlâ tüm dünyâya örnek teşkil ettiğini söylemek hakîkatin bir ifâdesi olur. *Târihçi-Yazar Kaynaklar: İsmet Sungurbey, Hayvan Hakları, İstanbul, 1993, İstanbul Üniversitesi Yayınları. Sipahi Çataltepe, Türk-İslam Medeniyetinde Vakıflar, İstanbul, 1991. Erol Özbilgen, Bütün Yönleriyle Osmanlı Adab-ı Osmaniyye, İstanbul, 2011. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbalarına Göre Eski Türk Seciye ve Ahlâkı, İstanbul, 1982. Sadık Albayrak, 41 Orijinal Belge Işığında Eski İstanbul’da Sosyal Hayat ve Çevre, İstanbul, 1997, İGDAŞ Yayınları. Ahmed Refik Altınay, Onuncu Asr-ı Hicrîde İstanbul Hayatı, Hazırlayan: Abdullah Uysal, İstanbul, 1988. Hans Dernschwam, İstanbul ve Anadolu’ya Seyahat Günlüğü, Çeviren: Yaşar Önen, İstanbul, 1992. Lemi Ş. Merey, “Kuş Evleri-Serçesarayları”, Fifth International Congress of Turkish Art, Budapest, 1978. Malik Aksel, “Eski İstanbul’da Kuş Evleri ve Kuşlar”, Türk Folklor Araştırmaları Dergisi, C.XI, Sayı: 225, Nisan 1968. Malik Aksel, “İstanbul Mîmârisinde Kuş Evleri”, İstanbul Enstitüsü Mecmuası, Say: 5/1959. Ahmet Hâşim, Gurebâhâne-i Laklakan, İstanbul, 1920, (İstanbul, 2007, Çağrı Yayınları. Jean de Thévenot, 1655-1656’da Türkiye, Çeviren: Nuran Yıldız, İstanbul, 1978. Lady Montagu, Türkiye Mektupları (1717-1718), Çeviren: A. Kurutluoğlu, İstanbul (târihsiz), Tercüman 1001 Temel Eser. Helmut von Moltke, Türkiye Mektupları, Çeviren: Hayrullah Örs, İstanbul, 1969. Yılmaz Önge, “Mîmâr Gözüyle Kuşevleri”, Kültür ve Sanat Dergisi, Sayı: 5 (1977).
  1. Örcün Barışta, Osmanlı İmparatorluğu Dönemi İstanbul’undan Kuşevleri, Ankara, 2000, Kültür Bakanlığı Yayınları.
  2. Örcün Barışta, Anadolu’dan Bazı Kuşevleri, İstanbul, 1996, Bağlam Yayıncılık.
Hasan Ali Göksoy, “Osmanlılarda Kuş Sevgisi, Kuş Evleri”, İlgi, Sayı: 24, 1976. René Descartes, Discours de la Méthode, Garnier-Flammarion, Paris 1966. Dr. S. Atakan Altınörs, “Düşünce ile Dil Arasındaki İlişkiye Descartes’ın Yaklaşımı”, Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi Sayı: 28 Yıl: 2010/1. Prof. Dr. Tamer Dodurka, “Geçmişten Günümüze Avrupa Ülkeleri ve Türkiye’de Hayvan Hakları”, http://www.fatihbelediyesiyedikulehayvanbarinagi.com/kose-yazarlari/prof-dr-tamer-dodurka/gecmisten-gunumuze-avrupa-ulkeleri-ve-turkiyede-hayvan-haklari/ Erişim: 18.05.2014. “Prof. Dr. Arıkan: İlk hayvan halkları düzenlemesi Osmanlı’da yapıldı” Başlıklı Haber,  İsmail Çolak

Abone Ol

En son haberleri doğrudan gelen kutunuza alın. Asla spam yapmayız!

Mesaj Bırak

En son haberleri doğrudan gelen kutunuza alın.

Bülten Aboneliği