Ara

Ölümü Tefekkür

Prof. Dr. Kadir Özköse

Nasıl yaşarsak öyle öleceğiz, nasıl ölürsek öyle dirileceğiz. Hayat ve ölüm birbirinin sebep ve sonucudur. Ölüm gerçeğinden kaçış olamaz. Doğum ölümün en büyük işaretidir. Çünkü anadan doğmak, ölmek içindir.[1] Ölüm sonuç değil, yeni bir hayatın başlangıcıdır. Bu gerçeği ifâde sadedinde Peygamber Efendimiz (sav) her kulun öldüğü hâl üzere dirileceğini haber vermektedir.[2] Yunus Emre (ö.720/1320) bizlere; Sen çıkarsan aradan/Kalır seni Yaradan hatırlatmasında bulunmaktadır. Yunus bir diğer çağrısında şöyle seslenmektedir:

Ölümden ne korkarsın

Korkma ebedî varsın

diyerek ölenlerin hayvan olduğu, âşıkların ölmeyeceği beyânını tavzih etmektedir. Rabbimiz kulluk edebine davet etmekte ve dünya hayatının serüvenini; "…Beni Müslüman olarak öldür ve beni sâlihler arasına kat!"[3] duâsıyla duyarlı kılmamızı emretmektedir.

Hazırlıksız olanları, hayatı hodbin tarzda harcayanları, ömür sermayesini ölçüsüzce harcayanları ölümün pençesi ansızın yakalayacak, ölümle gelecek acı akıbet onların felaketi olacaktır. Bu gerçeği Karacaoğlan (ö.1091/1680) şu şekilde beyân etmektedir:

Nice sultanları tahttan indirdi.

Nicesinin gül benzini soldurdu.

Nicelerinin gelmez yola gönderdi.

Bir ayrılık, bir yoksulluk, bir ölüm.

Meşhur 35 yaş şiirinde Cahit Sıtkı Tarancı (ö.1376/1956) ölüm gerçeğini şu şekilde dile getirmektedir:

Neylersin, ölüm herkesin başında,

Uyudun uyanmadın olacak,

Kin bilir, nerde, nasıl, kaç yaşında?

Bir namazlık saltanatın olacak

Taht misali o musalla taşında.

Hayatın tek gerçeği ölümdür. Her insanı bekleyen bir ölüm fermanı vardır. Bâkî olan Allah’tır. Her fânî varlık gibi insan da ölümlüdür. Bu ölümlü dünyâda insanın ölümden kaçması kendisini aldatmasıdır. Aylar, yıllar, asırlar geçse de dönüşümüz kesindir, gideceğimiz yer Hakk katıdır, burada kalıcı değil, yolcuyuz. İşte Rabbimin hatırlatması: Onlar; başlarına bir musibet gelince, ‘Biz şüphesiz (her şeyimizle) Allâh'a aidiz ve şüphesiz O'na döneceğiz’ derler.”[4] “…Ama Allah'tan gelecek hiçbir şeyi sizden uzaklaştıramam. Hüküm ancak Allah'ındır. Ben O’na tevekkül ettim. Tevekkül edenler de yalnız ona tevekkül etsinler.”[5] hatırlatmasıyla oğullarına tavsiyede bulunan Yakup (as)’ın bu uyarısı tüm Müslümanların hayat programı olmalıdır. "El hükmü lillah/Hüküm Allah’ındır."diyerek acıyı içlerine gömüp açıyı bal eylemelidirler.

Ölüm “likâullah” yani vuslattır. Allâh’a kavuşmanın adıdır. Allah yolunda ömür sürenlerin sonunda Allâh’a nasıl kavuşacaklarını Rabbimiz şöyle beyân etmektedir: Ey insan! Şüphesiz, sen Rabbine (kavuşuncaya kadar) didinip duracak ve sonunda didinmenin karşılığına kavuşacaksın.”[6]

Gelişimiz O’ndan olduğu gibi gidişimiz de O’na olacağına göre ecel gelene kadar O’nun huzurunda bulunma edebini kaybetmememiz gerekiyor. Hayat sermayesini hoyratça kullanmadan her anın hesabını verebileceğimiz bir yaşam sürmemiz gerekiyor. Sınırları ihlal edilen haramların azâbı, istifademize sunulan helallerin hesabı vardır. Müslümanın duyarsız, hissiz, hesapsız ve kontrolsüz yaşaması ölümü ciddiye almayışının bir sonucudur. Dünya hayatının süsüne aldanılmaz, dünya hayatı bir hayalden ibarettir. Osman Hulusi Efendi (ö.1410/1990) ifadesiyle;

Bir gün gelir bu hayât-ı âlem hayâl olur,

Dehrin nesi varsa cümle pâyiman olur.[7]

Beş lisana büyük bir vukûfla hâkim, kudretli bir şâir ve mûsikîşinâs olan Galata Mevlevîhânesi son şeyhi Ahmed Celaleddin Dede (ö.1365/1946) dünyânın geçiciliğini vurgulayan şu beyitleri söyleyip Hakk’a yürümüştür.

Dâr-ı dünya, ey birâder, köhne mihmânhânedir.

Dil veren vîrâneye, uslu değil dîvânedir.

Bir mukîm kimse bulunmaz hâne-i eflâkde,

Cümle halk ehl-i sefer, âlem misâfirhânedir.[8]

Ölümlü dünyâda fânî varlıklarız. Son nefeste îmânla göçüp göçmeme tehlikesi hepimizin yüreğini ağzına getirmektedir. Kabir hayatı ve mahşer gününün sıkıntıları mukadderdir. Hayat yolu tehlikelerle doludur. Yaşam serüvenimizde tutunacağımız tek dal, Allah rızâsı için yaptığımız kulluk hizmetidir. Dünya hayatının mahiyeti sadedinde Nasreddin Hoca (ö. 683/1284) düşündüren fıkrasıyla bizleri tefekküre davet eder. Hoca’ya bir gün, acaba dünya kaç arşın demişler. O sırada bir cenaze geçiyormuş. Hoca, tabutu göstererek bu soruyu buna sorun, o bilir demiş, bak ölçmüş biçmiş gidiyor. [9]

Ölüm meleği bir gün kapımızı ansızın çalacak ve emaneti teslim alacaktır. Azrail’e (as) bahane olmaz[10] ve ecel ertelenemez. Ölüm ne zaman çalar kapımızı, acaba ne kadar ömrüm kaldı, ölümüm yakın mıdır ve ne zamandır? diye merak eden Halife Harun Reşid ‘(ö.194/809) bir gece itina ile hacet namazı kılıp virdler okumuş. Sonra da “Ya Rabbi, bana göster de öğreneyim” diyerek duâ edip yatmış. Rüyasında Azrail’i (as) görmüş. Azrail (as) insan sûretinde karşısında duruyor ve avucunu açarak, “beş” işareti yapıyormuş. Halife birden uyanmış, kendi kendine “İşareti aldım ama ne mânâya geldiğini bilmiyorum. Beş dakika mı, beş saat mi, beş gün mü, beş yıl mı, elli yıl mı? Bu işin içinden nasıl çıkacağım?” diye düşünmüş.

Hemen Behlül Danâ (ö. 190/805)’yı bulmuş ve rüyayı anlatmış. Hz. Şeyh halifeye;

“- Sultanım bu işaret sizin tahmin ettiğiniz gibi zaman bildirmemektedir. Azrail (as) size istediğiniz şeyin bildirilemeyeceğini işaret etmiş” deyince halife büsbütün şaşırmış.

“- Nasıl yani? Beş işareti yaptı eminim” demiş. Bunun üzerine Hazret-i Şeyh;

“- Sultanım, Azrail (as) size gözüküp beş şeyin bilinmez olduğunu, sormakla öğrenilemeyeceğini göstermiş ki, Lokman sûresinin sonunda Cenâb-ı Hakk bu beş bilinmeyene işaret eder.[11] Bunlar:

1. Annenin rahminde çocuğun şekillenmesi, hali ve nasıl rızıklandığı meçhuldür. (Dışardan görünse bile, onu kudret nasıl halden hale geçiriyor meçhuldür.)

2. Kişi yarın ne kazanacağını ve neyle rızıklandırılacağını bugünden bilmez.

3. Bulutları görürüz ama yağmur nereye inecek bilemeyiz.

4. Kişi ne zaman öleceğini tahmin edemez. Sormakla da bilemez. Meğerki Allah ona isterse bildirir.

5. Kişi nereye gömüleceğini de bilemez.’ diyerek cevap vermiş. Görülüyor ki bir şey öğrenmek için rüya haline müracaat etmek kâfi değildir.[12]

Korkunun ecele faydası yok. Ölümden korkmak beyhudedir. Şairin dediği gibi;

Ölümden korkup da sonunu sayan

Ölür gider yar koynuna giremez.

Ölüm korkusuyla pesimist bir hayatın anlamsızlığı bir gerçektir. Ancak ölüm korkusu, ölümün ne denli büyük bir inkılap olduğunu düşünmek ve ölümden sonraki hayatımızın perişan olacağı kaygısını taşımaksa o kadar da önemli ve gereklidir. Yine şairin dediği gibi:

Ne ölümden korkmak ayıp

Ne de düşünmek ölümü.

Makalemi bir bilgenin insanlık tarihini özetleyen şu veciz hatırlatmasıyla bitirmek istiyorum: Okumaya, öğrenmeye meraklı bir kral, ül­kesindeki tüm bilginleri sarayına çağırarak onlardan dünya ve insanlığın tarihini yazma­larını istedi. Bilginler "emredersiniz" deyip hemen işe giriştiler. Aradan otuz yıl geçti, altı katır yükü kitapla kralın karşısına çıktılar.

- Emrinizi yerine getirdik, dünya ve in­sanlığın tarihini yazdık. Altı katır yükü kitap tuttu, dediler.

Hükümdar,

-Altı katır yükü kitabı okuyacak zamanım kalmadı, şunu biraz daha kısaltın, dedi.

Bilginler gittiler, on yıl sonra yeniden kra­lın huzuruna çıktılar:

- İnsanlığın tarihini özetledik efendimiz, iki katır yükü kitap oldu, dediler. Kral bu sırada atmışını çoktan geçmişti. Bilginlere emretti:

- İki katır yükü kitabı da okuyamam, onu da kısaltın.

Bilginler gittiler, iki katır yükü kitabı bir katıra indirdiler. Ama kral iyice yaşlanmış, beli bükülmüştü. Bembeyaz sakalı, titrek se­siyle:

- Bir katır yükü kitabı da okuyamam, zamanım iyice azaldı. Ama insanlığın tarihini de mutlaka öğrenmek istiyorum. Gidin biraz daha kısaltın, dedi.

Bilginler gittiler, bir iki yıl sonra bir eşeğin sırtına yükledikleri tek bir cilt kitapla döndü­ler. Kral artık yatalak haldeydi. O koca cildi okumayı da gözüne kestiremedi. Yeni bir is­tekte bulundu:

- Çok uğraştınız, çok yoruldunuz. Ama benim bir cilt kitabı okuyacak tahammülüm de kalmadı. Fakat insanlığın tarihini öğren­meden ölmeyeyim. Biriniz bana şunu ağızdan özetleyiversin hiç olmazsa...

Bilginlerin en bilgini hükümdarın kulağına eğildi;

- Doğdular, çektiler, öldüler, diye insanlığın tarihini özetleyiverdi.

O halde nereden geldiğimizi ve ne yapmamız gerektiğini bilmeliyiz. Yolun sonunda gitmek istediğimiz yer ruhumuzun geldiği yerdir. Başka bir kıtadan gelip bir kafeste oturan kuş gibiyiz. Gün gelecek biz de buradan uçup gideceğiz. Ölüm inananlar için ebedi saadetin mekânına ve gerçek vatana gitmek için bir taşıt gibidir. Hakîkatin bakış açısından ölümün tabiatı bu olduğuna göre, ölüm korkunç bir şeymiş gibi algılanmamalıdır. Bilakis, rahmet ve saadetin başlangıcı olarak görülmelidir.[13]

[1] Selim Gündüzalp & Ali Suad, Çağları Aşan Sözler, Zafer Yayınları, İstanbul 199, s. 34.

[2] Müslim, Cennet, 83.

[3] Yusuf, 12/101.

[4] Bakara, 2/156.

[5] Yusuf, 12/67.

[6] İnşikak, 84/6.

[7] Es-Seyyid Osman Hulusi Ateş, Divân-ı Hulusi-i Dârendevî, haz. Mehmet Akkuş & Ali Yılmaz, İstanbul 2006, s. 83.

[8] Ahmed Yüksel Özemre, Üsküdar’da Bir Attâr Dükkanı, Kubbealtı Neşriyatı 3. baskı İstanbul 2002, s. 71.

[9] Selami Şimşek, Nasreddin Hoca ve Tasavvuf, Buhara Yayınları, İstanbul 2005, s. 175.

[10]Gündüzalp, Çağları Aşan Sözler, s. 21.

[11] Mehmet Fatih, “Rüya 2”, Sûfî Gelenek ve Hayat Keşkül, İstanbul 2007, Bahar, Sayı: 12, s. 98.

[12] Lokman, 31/34.

[13] Michaela Mihriban Özelsel, Kalbe Yolculuk -Alman Psikoloğun Hac Günlüğü ve Bir Manevi Uyanmışın Hikayesi-, trc. Seda Çiftçi, Kaknüs Yayınları, İstanbul 2003, s.134.

Abone Ol

En son haberleri doğrudan gelen kutunuza alın. Asla spam yapmayız!

test
Sosyal Medya Hesapları

Mesaj Bırak