Ara

O Mükemmel Eş Nerede? / Uzm. Aile Danışmanı Selva Yılmaz

O Mükemmel Eş Nerede? / Uzm. Aile Danışmanı Selva Yılmaz

Sevgili dostum, gel seninle en başından dürüst bir anlaşma yapalım. Maskeleri indirelim, savunma kalkanlarını bir kenara bırakalım ve aynaya dosdoğru bakalım. Telefonunun ekranını günde ortalama 150 kez yukarı kaydırıyorsun. Akşam sipariş edeceğin sıradan bir pizzanın altına yazılan 42 farklı yorumu üşenmeden, satır satır okuyorsun. "Hamuru ince miydi?", "Mantarı taze miydi?", "Kurye sıcak getirdi mi?" diye tam yirmi dakika harcıyor; en yüksek puanlı, yıldızları parlayan, hatasız ve kusursuz pizzayı bulmak için adeta bir dedektif gibi iz sürüyorsun.

Ve günün sonunda o çok seçici, her şeyin daima en iyisine layık olduğunu düşünen "sen", hayatının en kritik kararını verirken, yani ömrünü paylaşacağın hayat arkadaşını seçerken de tam olarak aynı tüketici refleksini devreye sokuyorsun: Ekranı kaydır, bir kusur bul, daha iyisini ara. 

Telefon piyasaya çıktığında vitrinde görüp "İşte bu, hayatımın tasarımı!" diyorsun; fakat sadece altı ay sonra bir üst modeli tanıtılınca elindeki cihaza sanki çağ dışı kalmış bir taş parçasıymış gibi yabancılaşıyorsun ya hani... Ne yazık ki ilişkilerde de tam olarak bu ruh hâline teslim olduk. Biz buna, modern dünyanın yeni teşhisi olarak "Son Model Eş Arayanlar Sendromu" diyoruz.

Kafanda öyle bir liste, öyle bir beklenti tablosu var ki inan bana NASA, Mars görevine astronot seçerken bu kadar katı ve detaylı kriterler koymuyor: 

  • Hem çok başarılı bir kariyere sahip olsun, üç dil konuşsun, entelektüel sohbetleriyle salonları büyülesin. Hem de pazar günleri pijamalarını çekip benimle mutfakta çiğ köfte yoğursun.
  • Acayip popüler ve sosyal olsun, girdiği her ortamın yıldızı gibi parlasın; ama cuma akşamları arkadaşlarına kapıyı kapatıp sadece benimle battaniye altında pineklesin.
  • Gözleri mutlaka deniz yeşili olsun (burası asla taviz verilemez bir madde), boyu milimetrik olarak 1,85 olsun ama ruhu da bir o kadar ev kuşu ve mütevazı kalsın. 

Sana canını biraz acıtacak ama seni bu sonsuz girdaptan kurtaracak bir haberim var: Bu aradığın insan, aslında gerçek dünyada hiç var olmadı. O, yalnızca romantik komedi filmlerinin senaryo odalarında, filtreli sosyal medya akışlarında ve senin kendi zihninde inşa ettiğin o hayal dünyasında yaşayan bir kurgu karakteri. 

Bir "İnsan" mı Arıyorsun, Yoksa "Kişiselleştirilmiş Sipariş" mi? 

Peki, burada asıl sorun senin mutlu olmayı çok fazla istemen mi? Elbette hayır. İnsan; doğası gereği sevilmek, anlaşılmak, ruhunu besleyen, güven veren ve zorlu hayat yolculuğunu birlikte göğüsleyebileceği bir yol arkadaşı ister. Bu, kalbimizin en meşru ve en insani arzusudur. 

Asıl sorun; senin kanıyla, canıyla, geçmiş travmalarıyla ve kusurlarıyla yaşayan bir "insan" değil, tüm özellikleri kendi konforuna göre baştan programlanmış bir "sipariş paketi" arıyor olman. Bazen de sadece kendi anlık heveslerin için önemli sandığın minicik detaylara o kadar takılıyorsun ki karşındaki ruhun büyüklüğünü ve asıl resmi tamamen kaçırıyorsun.

İnternet çağının ve dijital tüketim kültürünün bize attığı en büyük kazık, işte tam olarak bu. Bu çağ bize; dünyadaki her şeyin özelleştirilebilir, değiştirilebilir ve kişiye özel üretilebilir olduğunu öğretti. Sabah kahveni bile bir kafede sipariş ederken "yarı yağlı laktozsuz sütlü, duble shot espresso, şekersiz karamel şuruplu ve içilebilir sıcaklıkta" diye tüm ayrıntılarıyla tarif edebildiğin bir çağda yaşıyorsun. Böyle bir ortamda bilinçaltın sana fısıldıyor: "Kahvenin bile her şeyini ayarlayabiliyorsan, partnerini de aynı menüden tam istediğin özelliklerle seçebilirsin."

Fakat unuttuğun çok temel, sarsıcı bir gerçek var: İnsan bir ürün değildir. 

İnsan; bir fabrika bandından çıkan, kalite kontrol testlerinden geçmiş, garantisi olan ve arızalandığında yenisiyle değiştirilen bir eşya değildir. İnsan; içinden ne çıkacağını asla baştan tam olarak kestiremeyeceğin, kapağı açıldıkça sürprizlerle, yaralarla, güzelliklerle ve tuhaflıklarla dolu, yaşayan bir evrendir. 

Sen, kafandaki o kusursuz 20 maddelik denetim listesiyle randevuya gittiğinde, masanın karşısındaki insanı tanımaya, onun kalbine dokunmaya çalışmıyorsun. Sen aslında elinde görünmez bir denetçi formuyla oturup "Bakalım listemdeki maddelerden kaç tanesine yeşil tik atabilecek?" diye zavallı adayı mülakata alıyorsun.

İlk hatasında –örneğin biraz gergin olduğu için komik olmayan yersiz bir espri yaptığında ya da siparişi verirken garsonla konuşma tarzı kafandaki şablona uymadığında– içindeki o sinsi tüketici sesi hemen devreye giriyor: "Tüh, bu da elendi... Neyse, nasılsa uygulamada eşleşmeyi bekleyen 34 kişi daha var. Biri biter, biri başlar." 

Seçeneklerinin çok olduğunu bildiğin için hata payı bırakmıyor ve başka şans vermiyorsun. Belki gerçekten enerjin tutmadı ya da beğenmedin, bu farklı bir konu. Ama şu da bir gerçek ki seçenekler arttıkça ilişkilerimizde derinleşmek de o kadar geri kaldı.

Eşyayı Açılmamış Kolilerde Bırakmak: Neden Kök Salamıyoruz?

Bu zihniyet yüzünden hiçbir ilişkide gerçekten derinleşemiyor, bir milim bile yol alamıyoruz. 

Durumu şöyle hayal et: Harika manzaralı bir eve taşınmışsın. Ancak içindeki o "Daha iyi bir ev bulabilirim." şüphesi yüzünden kutuları asla açmıyorsun. Duvara tek bir çivi çakıp sevdiğin bir tabloyu asmıyorsun, salona bir halı sermiyorsun. Çünkü aklının bir köşesinde hep şu düşünce var: "Nasılsa her an daha ucuz, daha geniş, balkonu daha ferah bir ev bulup taşınabilirim."

Peki, kutuları hiç açılmamış, eşyaları yerleşmemiş bir evde ne kadar yaşayabilirsin? O ev sana ne kadar yuva hissi verir? Her an gitme ihtimalinin stresiyle yaşadığın bir mekânda dinlenebilir misin?

Elbette hayat dinamiktir. Yarının bize ne getireceğini, hangi fırtınaların kopacağını kimse bilemez. Ancak sadece muhtemel sonları, olası ayrılıkları ya da "daha parlak ihtimalleri" düşünerek bugünün bereketini ve huzurunu çöpe atamazsın. İlişkiler, ancak kök salma cesareti gösterdiğinde lezzet verir. Kök salmak ise teslimiyet ister. "Ben buradayım, bu evdeyim ve bu evi güzelleştirmeye niyetliyim." diyebilmeyi gerektirir.

Piyasadaki en son model telefonu satın alabilirsin. Filtrelerle parlatılmış, kusursuz görünen hayatların peşinden koşabilirsin. Ama hayatın o soğuk, sarsıcı, hastalıkla ya da kayıplarla dolu gerçek anları kapıyı çaldığında elini tutacak olan şey, bir filtre ya da kusursuz bir liste değildir. 

O zor günlerde elini tutacak olan; çayı açık mı demli mi içtiğini ezbere bilen, yorulduğunda hiçbir şey söylemene gerek kalmadan omzundaki yükü hafifleten, kendi kusurlarıyla senin kusurlarına teğet geçen kanlı canlı bir insandır.

Mükemmellik bir arayış değil; sadece ruhu yoran bir illüzyondur. Ve sen o sahte illüzyonun peşinde koşarken asıl kaçırdığın şey, tam da yanı başından sessizce geçip giden gerçek sevgidir. Kafandaki o ütopik karakteri aramayı bıraktığın gün, nihayet gerçek bir insanın kalbine dokunmaya başlayacaksın. 

"Peki Ama Ya Daha İyisi Varsa?" Hastalığı

İlişki bilimci ve davranışsal psikolog Logan Ury, dünyanın önde gelen tanışma platformlarında araştırmalar yaparken modern insanın neden bir türlü dikiş tutturamadığını inceledi. Vardığı sonuç son derece çarpıcı: Bizler artık bir ilişkide "mutlu olmak" değil, "piyasadaki en mükemmel seçimi yapmış olmak" istiyoruz.

Psikolojide insanları karar alma süreçlerine göre kabaca ikiye ayırırlar:

  1. Tatmin Arayanlar (Satisficers): Kendi temel değerlerine, ihtiyaçlarına ve huzuruna odaklanan; standartlarını karşılayan iyi bir seçenek bulduğunda durup onun tadını çıkaranlar.
  2. Maksimize Edenler (Maximizers): Her zaman "en iyisini, en kusursuzunu, zirvedekini" arayan; bir karar verdikten sonra bile "Acaba diğer seçenek daha mı iyiydi?" diyerek kendini kemirenler.

Bugün dijital dünya, hepimizi birer doyumsuz "maksimize ediciye" dönüştürdü. Bir flörtün tam ortasındasın. Karşındaki insan dünya tatlısı, seni tüm kalbiyle dinliyor, dünya görüşleriniz uyuşuyor, merhametli, esprileri yüzünü güldürüyor. Her şey yolunda gitmeli, değil mi? Ama hayır! Kafanın arkasındaki o sinsi ses hemen fısıldamaya başlar: "Peki ya bir sonraki sokaktaki kafede ya da telefonundaki bir sonraki kaydırmada karşına çıkacak olan kişi bundan %5 daha esprili, %10 daha zenginse? Ya onun kariyeri biraz daha parlaksa?" 

İşte bu bitmek bilmeyen "Alternatif Kaçırma Korkusu" yüzünden kimseyle bağ kuramıyoruz. Hep bir sonraki vitrinin hayaliyle yaşarken elimizdeki o sıcacık, samimi ve gerçek bağı bizzat kendi ellerimizle çöpe atıyoruz. Karşındaki insanı bir can yoldaşı olarak değil, sürekli güncelleme alması gereken bir "yazılım" gibi görmeye başladığın an ilişki kurma cesaretin felç olur. Çünkü "daha iyisini bulamama" kaygısı, elindekini sevme yeteneğini yok eder.

Asıl Korkumuz "Mükemmel"i Bulamamak mı, Yoksa Sorumluluk Almak mı?

Şimdi gel, o sivri iğneyi biraz da kendimize batıralım. Dürüst bir iç muhasebe yapma vakti.

Acaba o hiç bitmeyen, maddeleri uzayıp giden "kusursuz eş" listen, aslında senin yakınlıktan, incinmekten ve gerçek bir sorumluluk almaktan kaçmak için arkasına saklandığın muazzam bir savunma mekanizması olabilir mi? 

Bir düşünsene; "Ben evlenmekten veya bağlanmaktan asla korkmuyorum ki! Sadece günümüzde doğru düzgün, benim standartlarıma layık kimse kalmadı." demek, ne kadar konforlu bir yalandır. Suçu tamamen dış dünyaya, modern çağın yozlaşmasına, şanssızlığa ya da karşı cinsin yetersizliklerine yüklersin. Böylece ne kalbini birine açıp kırılma riskini alırsın ne de bir evin, bir hayatın ortak sorumluluğunun altına elini koyarsın. Listen senin zırhındır; seni yalnız bırakır ama aynı zamanda "güvende" tutar. 

Fakat unutma: Dünyanın en iyi, en lezzetli pizzasını arayarak sokak sokak dolaşan adam açlıktan bayılırken; mahalledeki o sıcak, samimi pizzacıyı seçip oturan adam karnını keyifle doyurmuş, evinde huzurla kahvesini yudumlamaya başlamıştır bile. 

Büyük usta Doğan Cüceloğlu’nun her fırsatta altını çizdiği gibi: "Evlilik; kusursuz iki insanın bir araya gelip kusursuz bir saray inşa etmesi değildir. Evlilik; iki kusurlu insanın, birbirlerinin eksik ve kırık kenarlarını şefkatle kabul edip o uyumsuz parçalardan harika bir hayat yapbozu yapabilme sanatıdır."

Bir insanı sevmek, onun mükemmel taraflarına hayran olmakla başlamaz yalnızca; onun kırılganlıklarını, sabah huysuzluklarını, kaygılarını ve yetersizliklerini bilip "Seni bu hâlinle de hayatımda istiyorum." diyebilme olgunluğudur.

Şimdi elindeki o hayalî teftiş listesini yavaşça yere bırak. Kendine ve hayata biraz alan aç. Ve gel, seninle küçük bir içsel gerçeklik testi yapalım. 

Sen Hangi Kafadasın? Test Zamanı! 

Aşağıdaki soruları zihninle değil, kalbinle ve en dürüst hâlinle cevapla. Bakalım senin ilişkilerdeki o gizli fren mekanizman ne kadar devrede?

Harika giden bir evlilik sürecindesiniz, aranızdaki kimya çok iyi. Ancak görüşme sırasında çorba içerken hafifçe höpürdettiğini ve peçeteyi biraz özensiz kullandığını fark ettin. Tepkin ne olur?

 A) "İnsanlık hâlidir, heyecandan olmuştur." der, gülümserim. Kimse Buckingham Sarayı'nda protokol eğitimi alarak büyümedi sonuçta.

B) İçten içe hafif bir irkilme yaşarım, gözüm sürekli oraya takılır ama ilişkinin genel hatları güzelse üzerinde durmamaya çalışırım.

C) O an benim için büyü tamamen bozulur. "Çorba höpürdeten adam/kadın yarın öbür gün hayatı kim bilir nasıl tüketir!" diyerek ertesi günden itibaren soğuk davranır ve kademeli olarak 'ghosting' uygularım.

Kalabalık bir aile ya da arkadaş ortamında biri patavatsızca "Yahu senin gibi biri neden hâlâ yalnız, neden evlenmedin?" diye sordu. İçinden geçen ilk sansürsüz düşünce hangisi?

A) "Gerçekten ruhumun denk düştüğü, hayatı birlikte büyütebileceğim doğru zamanı ve insanı bekliyorum, acelem yok."

B) "Galiba kriterlerimi biraz fazla yüksek tutuyorum, kime baksam bir eksiği gözüme batıyor, aradığımı bulmak giderek zorlaşıyor."

C) "Özgürlüğümü sokakta bulmadım! Sabahın köründe kimsenin kaprisini çekemem, akşam nereye gittiğimin hesabını veremem. Yalnızlık sultanlıktır!"

Sosyal medyada boy boy evlilik teklifi videosu paylaşan, her pazar "kocacığımla/bir tanemle kahve keyfi" hikâyeleri atan çiftleri gördüğünde zihninden ne geçiyor?

A) "Ne güzel, herkes kendi mutluluk yolunu bulsun, umarım bir ömür huzurlu olurlar."

B) "Dışarıdan tatlı görünüyor ama umarım sadece ekrana oynamıyorlardır, iki gün sonra boşanma haberlerini duymayız."

C) Gözlerimi devirmekten göz kaslarım spazm geçirir. "Kesin kamera kapanınca birbirlerinin boğazına sarılıyorlar, hepsi sahte, hepsi gösteriş!" diyerek kendimi rahatlatırım. 

Bir ilişkide işler ciddiye bindiğinde ve karşı taraf "Gelecekle ilgili artık ortak adımlar atalım." dediğinde ilk bedensel/duygusal tepkin ne olur?

 A) Eğer güveniyorsam, içimi tatlı bir heyecan ve yuva kurmanın getirdiği sıcak bir huzur kaplar.

B) Bir yanım çok ister ama diğer yanım "Acaba erken mi, acaba hayatımın hatasını mı yapıyorum?" diye panik butonuna basar.

C) Boğazıma bir şey düğümlenir, nefesim daralır. Sanki altın bir kafese kilitleniyormuşum gibi hisseder, ilk fırsatta kaçacak bir kusur aramaya başlarım. 

Sonuç Değerlendirmesi

A'lar Çoğunluktaysa: "Limanı Gören Kaptan"

Tebrikler! Sen, modern çağın o zehirli "tüketim ve kusursuzluk" tuzağına düşmemeyi başarmış nadir insanlardansın. İnsanın kusurlarıyla bir bütün olduğunu, sevginin emekle ve sabırla inşa edildiğini çok iyi kavramışsın. Korkularını yönetebiliyorsun, kendini tanıyorsun ve hayatı akışıyla kabul ediyorsun. Bir ilişkide sadece almaya değil; vermeye ve büyütmeye de hazırsın. Karşına çıkan insanın kıymetini bilmeye devam et!

B'ler Çoğunluktaysa: "Araftaki Kararsız"

Ayakların suya değmiş ama suyun soğukluğundan dolayı bir türlü tam olarak dalamıyorsun. Evliliğin ve derin bir bağın harika bir deneyim olabileceğinin farkındasın; kalbin sıcak bir yuva istiyor. Ancak zihnindeki o "Ya yanlış insanı seçersem? Ya daha iyisi varsa?" virüsü sürekli arkada çalışıyor ve seni tam teslim olmaktan alıkoyuyor. Bu kararsızlık, seni hem yorar hem de elindeki güzellikleri ıskalatır. Unutma; mükemmel karar yoktur, arkasında durduğun ve emek verdiğin karar en doğru karardır. O el frenini biraz gevşetmenin zamanı geldi! 

C'ler Çoğunluktaysa: "Alarmları Çalan İtfaiyeci" 

Eyvah ki ne eyvah! Sen; evlilik, bağlılık ya da sorumluluk kelimelerini duyar duymaz en yakın sığınağa doğru depar atanlardansın. Kalbinin etrafına o kadar yüksek, o kadar kalın "mükemmeliyetçilik" duvarları örmüşsün ki değil bir insanın içeri girmesi, kuş uçsa tetiğe basıyorsun. Kusur aramak senin için bir yaşam tarzı değil; aslında derindeki o büyük "incinme ve reddedilme" korkusunu maskeleme yöntemi. Ama rahat bir nefes al; bunu fark etmek, dönüşümün ilk adımıdır. O duvarların aslında betondan değil, sadece geçmiş korkularından ibaret kartonlar olduğunu gördüğünde sevmenin hafifliğini keşfedeceksin.

Şimdi çayını ya da kahveni tazele; çünkü asıl yolculuğumuz şimdi başlıyor!

Eylül 2026, sayfa no: 9-10-11-12-13

Abone Ol

En son haberleri doğrudan gelen kutunuza alın. Asla spam yapmayız!

Sosyal Medya Hesapları

Mesaj Bırak