Ara

Nurettin Topçu ve Maarif Dâvâmıza Dâir

Nurettin Topçu ve Maarif Dâvâmıza Dâir

Derviş, müellif ve mütefekkir

Topçu kimdir? Biraz bu soru etrâfında konuşmak isterim. Nurettin Topçu, modern mistik, kelimenin tam anlamıyla derviş… Kırk beş yıl liselerde öğretmenlik yaptıktan sonra, kırk yıl önce âlem-i cemâle intikāl eden bir muallimdir. Üç temel vasfı var; bunlar: Düşünce adamı, ahlâk adamı ve muallim… Onu tanıyanlar, mütevâzı, sabırlı ve kararlı olduğuna işâret eder. 

Biraz daha ayrıntıya girmek gerekirse şunları söyleyebiliriz: Erzurumlu bir babanın çocuğu… Bizden içimizden birisi. Annesi Kemâliyeli'dir. Felsefe alanında Türkiye'den batıya gidip ilk doktora yapan kişidir. Türkiye'ye dönünce Galatasaray lisesinde görev yapıyor. Sonra basit sebeplerden dolayı İzmir'e sürülüyor. Burada Said Nursî ile tanışıyor. Daha sonra İstanbul'a geliyor, doçentlik tezi hazırlıyor... Ama üniversiteye alınmıyor. Eylemsiz “doçent” olarak öğretmenliğe devâm ediyor. Vefa ve İstanbul Erkek lisesinde görev yaptıktan sonra 1974 yılında vefât ediyor.

Topçu, İstanbul ile Paris’i birleştiren, Yahya Kemal için söylendiği gibi, kelimenin tam anlamıyla, “eve dönen adam”dır. Eve dönmüş ve burada bir “muhit” inşâ etmiştir. Ama onun inşâ ettiği muhit içinde, öncelikle kendi hakîkatine ulaşmasını sağlayan bazı isimleri burada hatırlamak gerekir. Bu isimlerden ilki Celaleddin Ökten, ikincisi de, hak ve hakîkati söyleme noktasında her ortamda cesâret göstermiş olan muhalif siyasetçilerimizden Hüseyin Avni Ulaş’tır. Bu iki isim onun aklını ve fikrini inşâ eden öncü şahsiyetlerdir; ancak onun rûhunda hakîkate ilişkin inkılâbın oluşmasını temin eden iksir, Zeyrek Câmii İmamı Kazanlı Abdülaziz Bekkine Efendi olmuştur. Kazan’dan kopup gelen bu mânâ eri, hızla artan yabancılaşmaya karşı İstanbul’un orta yerinde müstağnî ve mütevekkil tavrıyla onu en çok da doktora tezinde teorik olarak ele aldığı “isyancı ruh” yönüyle kuşatmıştır. Bu bakımdan Topçu’yu anlamak, öncelikle bu üç ismi anlamaktan ve bilhassa üçüncü ismin telkin ve tebliğ ettiği hakîkat ilmini anlamaktan geçer.

Modern batı düşüncesini bizzat yerinde tetkîk eden, klasik düşünceyi ve ilmi doğrudan doğruya onu temsîl eden seçkin insanlardan tahsîl eden Topçu’nun yapıp ettiklerine bakıp şunu söylüyoruz: Topçu’nun belki de en önemli çalışması Hareket Dergisi’ni çıkarmaktır. Bu dergi, kendi hakîkatine yabancılaşan ve baskın kültürler karşısında edilgen bir kişilik hâline tebdîl eden “aydın”a bizzat bu toprağın değerlerini hatırlatan bir pencere olmanın yanında tıkanan düşünce damarlarına cerrahî bir müdâhale ile yeni kalemler sunan bir platform olmuştur.

Hareket’in sanat ve düşünce dünyâmıza kazandırdığı isimler, yerli ve millî fikrî gelenek içerisinde mühim bir yere sâhiptir. Bunlardan bir kısmı daha sonraki dönemlerde farklı mecrâlarda varlık gösterseler de temel hassâsiyetler itibâriyle içinden geldikleri muhîtin rengini göstermeyi bilmişlerdir. Bu bakımdan Topçu, bir öncü ve kurucu şahsiyet olarak düşünce târihimizde yerini almıştır.

Sadede gelelim…

Burada biz, öncelikle onun Maarif Davası isimli eserine dâir bazı değerlendirmeler yapmayı murât etmekteydik. Bu mühim eserinde onun şu iki soruyu özellikle sorduğunu görüyoruz: 

  1. Okulumuzun ve eğitimimizin bir felsefesi var mıdır?
  2. Okulumuzun ve eğitimimizin bir hedefi var mıdır? 

Bugün de hâlâ önemini koruyan bu soruya nihâî bir cevap vermiş midir? Elbette kendi zâviyesinden bakarak bir cevap aramıştır. Onun bu cevâbına ilişkin daha evvel bir konferans vesîlesiyle tuttuğumuz notları burada yeniden zikredebiliriz. Şöyle izah edelim: Okul, insana ulaşılan yer… Eğitim ise hem okulu, hem de hayâtın bütün alanlarını kuşatan bir ideal.

Okulu insana ulaşılan yer olarak tavsîf etmek önemlidir. Aksi takdirde, bugün olduğu gibi, okulu sâdece bilgi veren, öğreten ve eğiten bir yer olarak imlersek; o vakit okul otorite olarak toplum içerisinde bir meşrû zemin oluşturacaktır. Oysa esas olan, buluşturmaktır. Okulu, buluşturan ve insana ulaşan bir yer olarak görmek, kendiliğinden oluşan o soğuk otoriteyi ve iğreti gücü, kendiliğinden oluşan bir saygının tesis ettiği mehâbet ve sevgiden beslenen bir güce tebdîl edecektir. Böylece okul, zorunlu olarak hayat çizgisinin bir yerinden gidilen ve mezun olunca bir daha uğranılamayan “yer” olmaktan çıkıp, bütün bir hayâtı tesir altına alan bir kibrît-i ahmar’a dönüşecektir. Fakat vâkıa böyle midir?

Topçu, öğretmen olarak uzunca bir dönem görev yapmış olması hasebiyle, yaşadığı dönemde okulun hâline ve eğitimin durumuna vâkıftı. Bu bakımdan yazılarında, meseleye eleştirel bakabilmekte ve çözümler önerebilmektedir. Ona göre eğitim politikalarını oluşturanlar teferruatla uğraşıyor, ama asıl soruyu sormaktan kaçınıyorlar. Meselâ millî eğitim, yaygın ve örgün eğitim diyoruz; ama bir amacı olmayan, yetiştirmek istediği bir insan tipi, bir hayâli olmayan eğitim… Peki, bu eğitim ne kadar millîdir, ne kadar zamânın rûhuna uygundur? 

Her milletin kendine özgün eğitimleri vardır… Her milletin kendi kimyâsına uygun bir eğitim anlayışı. Modeller alınabilir, metot uyarlanabilir; ama önce kendi millî târihi ve kültürünü, kendi şarkısını, türküsünü çocuk öğrenmeli. Bu, dünyânın her yerinde böyledir. Biz de böyle yapıyoruz; kendi millî târihimizi anlatıyoruz… Ama bir yerlerde eksikliklerimiz var. Var ki, okullardan mezun olan öğrencilerimizden bir kısmının, kendi târihsel geçmişine yabancılaştığına tanık oluyoruz. Bir yerlerde eksikliğimiz var... Onu bulup, tamamlanmamız lazım. Topçu’nun yazılarında, ortaya koyduğu düşüncelerinde de hep bu “kayıp olanı” bulma çabası vardır. 

Neyi kaybettik? Bunu düşünelim… Eğitim, doğuştan var olan potansiyelini ortaya çıkarmak, çocuğun kendisini tanımasını sağlamak… Eğitim bu; çocuk kendini tanıyacak. Bu yüzden o “maarif” kavramını kullanıyor: Tanıyarak öğrenmek, tanıyarak keşfetmek, tanıyarak ilerlemek.

Nasıl bir insan yetiştirmek istiyoruz? Bu soru etrâfında çaba sarf edip kendimize gelmemiz lâzım… Rotası olmayan gemi nereye gidebilir? Bir rotamız olmalı; iyi, faydalı, özgüveni olan, saygılı, dünyâya ve yeni gelişmelere kapısı açık, ama her zaman kendi köklerinin farkında ve başarılı insanı yetiştirmek… Toplumsal huzûru ve güveni inşâ etmenin yolu buradan geçiyor. 

Topçu, eğitim kurumlarını bir bütün olarak kavrıyor… Mümtaz Turhan’ın işâret ettiği gibi, eğitim devrelerinden birini düzeltmek yeterli değil; bir bütün olarak bütün kurumlar kendini yenilemeli, anaokulundan başlayarak üniversiteye değin millî bir hedefe mâtuf olmalı. Bu itibarla ilköğretim, merhamet ve değer kazandırma sürecidir. Çocuk burada inşâ edilir; burada renk kazanır… Sevgi ve saygı burada tedrîs edilir. Orta öğretim ilimleri tanıma, bilgiyi burada tadar. Bu dönemde öğrenciye genel kültür, her ilimden bir çeşni kazandırmak, farklılıkları terkîp, rûhî inkişaf burada sağlanır. Üniversiteler ihtisas, uzmanlık kazandırma kurumlarıdır.

Maarif Davamız’ın okul ve kurumları tasnîfi böyledir… Bu bendenizin de dikkatini çeken bir husus; değerler, husûsen millî ve ahlâkî değer, daha baştan kazandırılmalıdır. 

Şöyle bir müfredat önerisi var:

“Din dersi, ilkokulda dînî menkıbeler ve ahlâk aşısı hâlinde her sınıfta okutulmalıdır. Ortaokulda geniş ve tam İslâm medeniyeti târihi okutulmalı, temel akâid bilgileri verilmeli. Lise bölümünde Kur’ân’dan parçalar izah edilmesi ve İslâm felsefesi okutulmalıdır.” 

Buhrandan kurtuluş

Kısaca okul ve eğitime dâir bu değerlendirme ve tesbitler bugün de önemini korumaktadır. Bilhassa bu tesbitler, kendi eğitim tecrübemizden hareketle zamânın rûhuna uygun yeni eğitim modelleri geliştirmek yerine, başka toplumların geliştirdikleri eğitim yöntemlerini yeni keşiflermiş gibi sunan eğitim politikalarını tâkip edenler için uyarıcı olacaktır.  

Topçu, kitapta maarif sistemimizdeki sorunları ve bunlara getirdiği çözümleri sunar. Daha ilk cümlede şunu söyler:

“Milletimizin üç asırdan beri geçirmekte olduğu buhranların sebebi ve kaynağı, kültür ve maarif sahasında aranmalıdır. Âlimin atının ayağından sıçrayan çamurdan bile kendisine şeref payı çıkaran hükümdârın mesut asrı nihâyet bulduktan sonra devletimizin yapısında sarsıntılar başladı.”

Yaşanan buhranlar, kültür ve eğitimden kaynaklanıyor… Dün böyleydi, bugün de aynı. 

Onun ‘Beklenen Gençlik’ yazısında ifâde ettiği gibi, bizi buhranlardan kurtaracak olan yegâne iksir; eğitimdir, öğretimdir. Bu meyanda onun şu cümleleri önemlidir:

“Millet rûhunu yapan maariftir. Maarifin düşmesi millet rûhunu yerlere serer. Maarife değer vermeyiş millet rûhunun yıkılışını hazırlar. Maarif hangi yönde yürürse millet rûhu da onun arkasından gider. Şu halde millet, maarifi demektir.”

Eğitim, önemlidir… Eğitimin düşmesi, milletin düşmesidir. Eğitim ruhtur, onu kaybetmek yâhut bozmak, milleti kaybetmektir, milleti bozmaktır.

Eylül 2026, sayfa no: 34-35-36

Abone Ol

En son haberleri doğrudan gelen kutunuza alın. Asla spam yapmayız!

Sosyal Medya Hesapları

Mesaj Bırak