Ara

Nimet Olan…

Nimet Olan…

Nîmet; ikram ihsan, lütuf ve kerem anlamlarına gelir. Bedenin gıdâsı, bir de rûhun gıdâsı vardır. Her şey nîmet, müsbet de menfî de, cennet de cehennem de. Müttakīler için cennet, mücrimler için ateş vardır. Ateş olmasa, sıcaklığını hissetmese kişi, nardan kaçıp nûra koşmaz. Cisme gıdâ olan, erir çürür. ‘Tenler ölür, ruhlar ölmez’ der Yûnus Emre. Ruh bâkī olduğu için, onun gıdâsı da ölmez. “Mal ve oğullar, dünyâ hayâtının süsüdür. Bâkī kalacak olan iyi ameller ise, Rabbinin katında, sevabca da daha hayırlıdır, ümîd yönünden de daha hayırlıdır.”1

Sevgili Peygamberimiz (sav): “Ölüyü üç şey tâkīb eder. Ehli, malı ve ameli. İkisi döner biri kalır.”2 Kabirde, haşirde, neşirde, huzūr-ı İlâhî’de kalan ameldir. Akıl sâhipleri, âhiret azığını hazırlarlar bu dünyâda. “Kendinize azık edinin. Şüphesiz ki azıkların en hayırlısı Allah korkusudur. Ey akıl sâhipleri! Benden korkun!”3

Kalbin gıdâsı îman, havf, haşyet, takvâ, zikir. Beyinin gücü, tefekkür, iz’ān ve akıl. Bütün āzānın nîmeti, yaratılış gâyesine uygun davranış ve fiillerdir. Fıtrat, yaratılış din olunca, Cenâb-ı Hakk’ın hükümleri geçerlidir hayâtımızda. İlâhî hükmün, elest bezminde verilen ahdin icrâsı için nebîler, sıddîklar, şehîdler ve sâlihler bizim önderlerimizdir. Bir binâyı mîmar tasarlar. Binâ ile mîmar aynı olamaz. Mîmar, binânın tasarlayıcısıdır. Bize kural koyan beşer olamaz. Eğer olursa onun da başı sonu olması gerekir. “O her şeyden öncedir; Kendisinden sonraya hiçbir şeyin kalmayacağı son'dur; varlığı âşikârdır; gerçek mâhiyeti insan için gizlidir. O her şeyi bilir. Sondur, zāhirdir, bâtındır. O herşeyi bilendir.”4

Su verilmeyen bahçe kurur. Gıdâsını almayan beden de çürür. Bünyemizde mevcut, sadra yerleştirilen kalb, ruh, sır, hafî ve ahfânın da gıdâsı vardır. Kalb letāifinin taāmı, Zâtî tecellî ve huzurdur. Rûhun gıdâsı, Zâtî muhabbet ve cezbedir. Sırrın azığı, Allah Teālâ’nın zâtını tek görme kemâlâtıdır. Hafî’nin nîmeti, istiğrak, Cenâb-ı Hakk’da yok olma kemâlâtıdır. Ahfâ’nın katığı, her şeyi Hak Teâlâ’nın varlığında yok olmasıdır. Tepeden tırnağa bedenin İlâhî gıdâsı zikirdir. Hayâtımızın her alanında nîmet, Kur’ân-ı Kerîm sofrasında oturmaktır. İbni Mes’ūd (ra) rivâyet ediyor: "Rasûlullah (sav) şöyle buyurdular: “Şüphesiz şu Kur’ân, Allâh’ın ziyâfet sofrasıdır. Gücünüz yettiğince O’nun sofrasından alın.”5

Halk olunan her zerrenin bir gıdâsı var, o da tesbîh, hamd ve zikirdir. “Yedi gök, yer ve bunlarda bulunan herkes O'nu tesbîh eder. O'nu övgü ile tesbîh etmeyen hiçbir şey yoktur. Ne var ki siz, onların tesbîhini anlamazsınız. O, halîmdir, bağışlayıcıdır.”6 Nurdan yaratılan melâike-i kiram her an zikirle, tesbîhat ve hamdle nîmetlenmektedir. “Melekleri, görürsün ki, Rablerine hamd ile tesbîh ederek arşın etrâfını kuşatmışlardır. Aralarında hak (ve adâlet) ile hükmolundu ve (ehl-i cennet tarafından): «Ālemlerin Rabbi olan Allâh’a hamdolsun.» denildi.”7

Zikir halkalarının tattıkları ikramda Efendimiz (sav): “Cennet bahçelerine uğradığınız zaman onlardan istifâde edin.”buyurdu. Ashâb-ı Kiram da (ra): Cennet bahçeleri nerelerdir, Yâ Rasûlallâh?” dediler. Efendimiz (sav) de: “Zikir halkalarıdır.”8 buyurdu.

Nebîler vahyile, velîler ilhamla nîmet sundular bize. Kaynağı vahy olan iki esas bizim en büyük nîmet olarak rehberimizdir. Rasûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu şaşırmayacaksınız: Allâh’ın Kitâbı ve Peygamberinin sünneti.”9

Bahçemizde misâfirlere ikrâm ediliyordu. İpek hocamız anlatıyor: “Yemek yerken lokmalar mîdemize iniyor ama kalbimize inen İlâhî lezzet de bambaşkaydı. Bunun sebebini bir türlü anlayamadım. Gayri ihtiyârî başımı yukarı kaldırdığımda, Üstâdımızın teveccüh buyurduğunu gördüm.”

Konya’da kırklı yıllarda Üstâdımızın sabah kahvaltısı iki saat sürer. Cemâat mest ü hayrandır. Bir ara nefesler kesilir. İnlemeler başlar. Sofra ortada herkes kendi rûhânî āleminde. Bu esnâda cemâatten biri söze başlar: “Emânet olmasa demezdim. Sevgili Peygamberimiz teşrif buyurdu. Cemâate selâmı var.”

İkramda bulunulur bir sefer. O zamanda telefon yok, ama gelenler gönül telefonuyla toplanırlar. Birden sekîne huzūr iner. Çorba da baklava da yenmez hâle gelir İlâhî lütuftan. Üstâdımız “kaldırın sofrayı” buyurur.

Huzurlu bir meclisti. Kur’ân okumasını işâret ettiği kimseler “eūzü” diyor, gözyaşından hıçkırıklara boğulmaktan ileri gitmiyordu.

Sâmî Efendi (ks) Adana’daki hânelerinde, “taāmı huzurla yiyelim” deyince, gönüller zikre geçer. O anda Rabbimizden kalbe inen tadı tārif edemiyor āşıklar. Bu maddî nîmetlerde gelen kısmet. Sâmî Efendi’nin kıldırdığı bir akşam namazındaki tekbirlerin kırâetin, rükû’ secde ve tahiyyâtın zevkini anlatırken Üstâdımız “Ömrüme kâfî” diyordu.

Beyne tefekkür olarak, kalbe ma’rifet olarak, azalara, yaratılış amacına uygun davranış olarak yaşanan güzellikler bize Cennet’in İlâhî nîmetlerini hatırlatıyor. Yûnus Emre giriyor devreye ve diyor ki:

“Cennet Cennet dedikleri birkaç köşkle birkaç hûrî

  İsteyene ver sen anı, bana Seni gerek Seni”

Âşıklar serdârından biri olan Râbiatül Adeviye (rh.aleyha) “Canlarının çektiği kuş etleri” âyetinde cezbeye gelir. Bir anda feryatla şunu söyler: “Yâ Rabb! Beni kuş etleriyle oyalama.”

İbrâhîm b. Edhem (ks) “İnsanlar bu dünyâdan hiç bir şey yemeden çıkıp gidiyorlar” derken, “ma’rifetüllâhı” kasdediyordu. Nîmetleri tadarken mün’im-i İlâhî’yi, nîmet vereni hatırlıyorlardı. “Nîmet olarak size ulaşan ne varsa, Allah'tandır.”10 “Allâh’ın nîmetini saymaya kalksanız başa çıkamazsınız. Allah gerçekten bağışlayıcıdır, merhametlidir.”11

Dipnotlar:

1 Kehf, 18/46.

2 Buhari, Rikâk, 42.

3 Bakara, 2/197.

4 Hadîd, 57/3.

5 Suyutî, Cami’üs-sağir, H.no: 2413

6 İsra, 17/44.

7 Zümer, 39/75.

8 Tirmizî, Deavât, 82.

9 Muvatta’, Kader, 3.

10 Nahl, 16/53.

11 Nahl, 16/18.

Kasım 2021, sayfa no: 4-5-6

Abone Ol

En son haberleri doğrudan gelen kutunuza alın. Asla spam yapmayız!

test
Sosyal Medya Hesapları

Mesaj Bırak