Ara

Nefis Terbiyesi

Nefis Terbiyesi

Modern toplumlarda insan hayâtı güzellikten, zarâfetten, bereketten, câzibeden ve muhabbetten yoksun. Âdetâ özünü, temelini yitirmiş bir durumda. Allâh’ın (cc) nihâyetsiz nimetleri karşısındaki hayranlık hissini, hayret duygusunu, huşû hâlini yitirmiş durumda. 

İslâm yegâne hak dindir ve bütün dinlerin kemâle ermiş hâlidir. İslâm’la birlikte hidâyet nûru varlığımızın her hücresine tesir etmektedir. Bundan dolayı İslâm başlı başına bir eğitim, bir terbiyedir. İslâm disiplini dışındaki tüm eğitim sistemleri noksandır. İnsanın havasızlıktan ölmesi gibi İslâmsızlıktan ölmesi de mukadderattır. İslâm’dan mahrum bırakılan insan, oksijensiz kalmış beyin veya kan akışından mahrum kalmış vücut gibi belli bir süre sonra ölüme mahkûm olacaktır. Hazret-i Mevlânâ bu konuda çarpıcı tespitlerde bulunuyor: “Kendi ebedî hayatlarını kendi elleriyle katlediyorlar.” “Kişinin kendi nefsinin hevâ ve hevesini kovalaması, Allah’tan kaçıp uzaklaşmak ve O’nun adâletinin huzûrunda kendi mânevî varlığının kanını dökmek demektir.”

Dînin terbiyesi altına girmeden, İslâm dîni anlaşılmaz ve yaşanamaz. Dînin terbiyesi altına ne kadar girersek nûrun zirvesine o kadar çıkarız ve ilâhî varlığın tecellîlerini müşâhede o kadar büyük olur. Dîne sâdece mâlûmât gözüyle bakıyoruz. Nefis terbiyesi almaktan kaçınıyoruz. Biz dolu eller ile duā ediyoruz ancak kalbimiz boşlukta. Umre ve Hac; gönüle eğitim vermek içindir, bunu idrâk etmediğimiz için elimiz boş dönmekteyiz. 

Ramazān-ı Şerîfe, Hacc-ı Şerîfe, Muharrem-i Şerîfe. Kamerî takvimdeki bu üç ay, bir sene içinde, çok kuvvetli, çok derin terbiye tesiri taşımaktadırlar. Mü’minler için sonsuz derecede ruh, akıl ve kalb gıdâsı içermektedirler. Bu mübârek zamanlarda yükselme, mîraç, arınma ve nurlanma imkânı yağmaktadır. Allâh’ın hidâyet nûru parlamaktadır. İlâhî lütuflara, ebedî himmete, ilâhî kerem hazînelerine mazhar olmak mümkündür. Târif edilemeyen, tükenmez güzellikler ihsân edilir. Susuzluğumuzu gidermek için şevk, aşk, coşku ve muhabbet lezzetleri lütfedilir. 

Mübârek üç aylar, bütün insanlığı dünyâdaki mânevî hayâtın nihâî maksadına dâvet etmektedir. 

Mübârek Ramazan ayı:

Ramazan ayı mü’minlerin mürşididir. Ramazan’ın rûhu mü’minlere tesir eder, onları terbiye eder, eğitir, tedâvî eder, irşâd eder, şifâ verir. Oruç ibâdeti, alınabilecek en tesirli nefis terbiyesini sunmaktadır. Oruçla, Kur'ân-ı Kerîm'in indirilişini kutlarız. Oruç kalbimizdeki putları kırar, mânevî hastalıkları iyileştirir, kendi zulmümüzü kaldırır, pislikleri, tozları temizler. Oruç şirk virüsünü defeder. İlâhî bilincin ufuklarını aydınlatır. Duyularımız, hissiyâtımız, aklımız ve kalbimizle hakkı bâtıldan ayırmamızı sağlar.

Orucun itāat ateşiyle yanmış, muhabbetiyle arınmış bir gönül, ayrılık acısıyla kıvranmış ve arayış ateşiyle, pişmanlık gözyaşlarıyla yıkanmış bir gönül, teslîmiyet aşkıyla yıkanmış bir gönül, fedâkârlık ihlâs ve sevgisiyle yıkanmış bir gönül secde ederse mîrâca çıkar ve orada cennetin hazzını muhakkak duyar; çünkü görmeye başlar. Allâh’ın ilâhî Cemâl’ini müşâhede eder. Ramazan ayında yaşadığımız açlık bizim gıdâmız olur ve böylece Ramazan’ın rûhunu yaşamış oluruz! 

Mübârek Hac ayı:

Hac, insan nefsini terbiye eden mükemmel ibâdetleri, ezelî ve ebedî ilâhî reçeteleri içinde barındırır. Haccın amacı nefis kafesini kırmak, kalpteki putları yıkmak, rûhu örten örtüleri kaldırmaktır. Hac, kıyâmet gününün dâimî provasıdır. Hac, dünyâ ile bağlarımızı koparmak, makam, mevki, mal, mülk, rütbe ve âileden vazgeçmektir. Kefenin sembolü olan ihrâma girmek, ölüm hâline bürünmektir. Her türlü maddî sıfatları tıraş etmektir. 

Hac, kulun Rabbiyle ezelî buluşmasını temsîl eder. Hak uğrunda mücâdeleyi sembolize eder. Hac, dirilişin bir modelidir, insan irâdesinin tâbi olduğu bir imtihandır, kalbin ameliyatıdır, hayâtı kökünden değiştiren bir sınamadır. Hac, Efendimiz’in “ölmeden önce ölünüz” tavsiyesini yerine getirmektir. İbrâhim’in ateşine, İsmâil’in bıçağına doğru yürümektir. Ateşin sıcaklığını ve bıçağı boğazımızda hissedecek kadar bunlara yaklaşmaktır. Sonuna kadar gidersek bıçak kesmez, ateş yakmaz; mükâfât olarak da zemzem ve gül bahçeleri verilir. Ebedî hayat ve yeniden doğmanın muhteşem memnûniyeti verilir. Hac ayında hakîkî ölüm bizim dirilişimiz olduğu zaman Haccın rûhunu yaşamış oluruz! 

Mübârek Muharrem ayı:

İslâm en yoğun hüznü ve en yüce sevinci cem eder! 10 Muharrem hem bir hüzün günüdür; Kerbelâ hâdisesinin vukû bulduğu yāni Hz. Hüseyin'in vahşîce şehît edildiği gündür. Hz. Hüseyin ve 72 Evlâd-ı Mustafâ, kuruyan dudaklarla, su yerine kanla, ölümcül bir susuzlukla can vermişlerdir. 10 Muharrem hem bir sevinç günüdür; her bir Peygamber bu günde kendi mîrâcını yaşamıştır. Hz. Yûsuf (as) kuyunun karanlığından kurtulmuş ve Mısır’ın azîzi olmuştur. Hz. İbrahim (as) ateşten kurtarılmıştır, o ateş onun için bir gül bahçesine dönmüş ve Allâh'ın dostu, halîli olma makāmı ile şereflendirilmiştir. Hz. Yûnus (as) balığın karnından kurtarılmış, Hz. İsmâîl (as) bıçakla kurbân edilmekten kurtarılmıştır, Hz. Nûh (as) tûfandan selâmet bulmuş ve Nûh’un gemisiyle karaya oturmuştur.

Kerbelâ mü’minler için kıyâmete kadar alınabilecek en yüce ders, en yüce ibrettir. Kazanabileceğimiz en derin aşk hazînesini barındırır. Rızāyı, takvâyı, ihlâsı, zühdü, ma’rifeti, cesâreti, muhabbeti, mahfiyeti ve fedâkârlığı bizlere en şiddetli hâliyle öğreten, en yüksek derecede ilâhî şuurumuzu açandır. Kerbelâ’yı tefekkür etmek hak ile bâtıl ayrımı yapabilmektir. Kerbelâ olayını incelemek dîn-i İslâm’ı açığa çıkarır. Kerbelâ hâdisesinin trajik yanlarını, haksızlığını, fâciâsını tefekkür ettiğimiz zaman kalp evreninin içindeki gücü, sırrı ve hakîkati görebiliyoruz.

Muhterem Ahmet Özhan'ın mübârek ifâdesiyle: “Hazret-i Hüseyin kâinâtın aşkıdır!” Hazret-i Hüseyin’i tanımak ve sevmek yürek ister, ihlâs ister, muhabbet ister! Hz. Hüseyin Efendimiz üzerine tefekkür etmek Dîn-i İslâm’ı tanımaktır, Nûr-u Nübüvvet’ten hidâyet almaktır.

Hazret-i Hüseyin Efendimiz şehitlerin en yüce şehîdi (Şâh-ı Şehîdân-Şehitlerin Şâhı) Ümmet-i Muhammed için kıyâmet gününe kadar sönmeyen, aydınlatan bir kandildir. Ümmet-i Muhammed’in kalplerinde Nûr-u Muhammedî ve Muhammedî sevdânın varolmasına sebep olmuştur. 

Hazret-i Hüseyin Efendimiz İslâmiyet’e dünyânın sonuna kadar hizmet etti. Yüreğindeki kudretiyle, direnç gücüyle dünyâ târihini değiştirebileceğini göstermiştir. Şehâdetiyle berâber nur doğdu, mânâ doğdu ve bütün evreni, zamanları ve insanları aydınlattı, insanların hayâtı anlam, değer ve sevgi kazandı.

Kerbelâ ve Muharrem ayı bize Muhammedî olma şuurunu karşı konulmaz bir şekilde aşılar. Bu şuura sâhip olma nimetinin ne kadar kıymetli olduğunu ve bu uğurda ne bedeller ödendiğini her defasında tekrar hatırlatır. Kalbimizdeki îmân nûrunun ne kadar paha biçilmez bir değeri olduğunu, bize verilen fırsatın ne büyük bir devlet olduğunu iliklerimize kadar işler. 

Kur’ân'da ismi geçen peygamber sayısı yirmi beş olup, kıssaları anlatılan peygamberlerin sayısı ise on sekizdirİsm-i şerîfleri: Hz. Âdem, Hz. Nûh, Hz. Hûd, Hz. Sâlih, Hz. İbrâhîm, Hz. İsmâîl, Hz. Lût, Hz. Ya’kûb & Hz. Yûsuf, Hz. Eyyûb, Hz. Şuayb, Hz. Mûsâ & Hz. Hârûn, Hz. Yûnus, Hz. Dâvûd, Hz. Süleymân, Hz. Zekeriyyâ, Hz. Îsâ aleyhimüsselâm. Peygamberler ömürleri boyunca en çetin sınavlar altında terbiye edilmişlerdir. Bir insanın dayanabileceği en ağır imtihanlardan geçmişlerdir. 

Fahr-i kâinât Efendimiz aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm’ın bir hadîs-i-şerîflerinde:

‘Yâ Rasûlallâh, insanların belâsı/imtihânı en çetin olanı kimdir? Buyurdu ki: “Peygamberler ve sonra da derece derece mü’minlerdir. Kişi, dîni oranında belâ görür/imtihân edilir. Dîni kuvvetli ve sağlam ise belâsı ağır olur.” 

Peygamberlerin bu ağır imtihanlara rağmen şükrü, tövbe yakarışları ve Allâh’a sığınmaları Kur'ân-ı Kerîm’de şöyle anlatılmıştır:

Yûsuf aleyhisselâm’ın duāsı: “Rabbim! Gerçekten bana mülk verdin ve bana sözlerin yorumunu öğrettin. Ey gökleri ve yeri yaratan! Dünyâda ve âhirette Sen benim velîmsin. Benim canımı müslüman olarak al ve beni iyilere kat.” (Yûsuf, 101.)

Mûsâ aleyhisselâm’ın duāsı: "Rabbim, gerçekten, ben kendi nefsime zulmettim, artık beni bağışla." (Kasas, 16.)

Nebîlerin onlara verilmiş olan imtihanlara gösterdiği sabır, bizlere muazzam bir örnektir. Peygamber kıssalarından öğrendiğimize göre onlar her zaman teslîmiyet, sabır ve pişmanlıkla, Allâh'ın ipine sımsıkı sarıldılar. Sonunda bu musîbetlerden kurtulsalar da mutluluğa kapılmazlardı. Sâde ve mütevâzı hayatlarını, mahcûbiyet ve pişmanlık duygusu içinde sürdürürlerdi. Bütün peygamberler bu hikmeti kendi hayatlarında bize göstermişlerdir; yaşadıkları zorluklar zirveye ulaştığı anda, 10 Muharrem'de Allah Teālâ onları en büyük ilâhî ihsanla mükâfatlandırmıştır! 

Fahr-i kâinât Efendimiz aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm dünyâyı teşrîf ettiği zaman gönül eğitimi başladı. Yaşadığımız bu zamanda felâketler üzerimize yağdırılıyor. Gönül devreye girdi. Açık kalp ameliyatındayız. Erhamü’r-Râhimîn olan Rabbimiz yeryüzündeki insanları bir arındırma atölyesine soktu. İnsanoğlu kapsamlı bir terbiye altındadır, küresel bir imtihandadır. Böylece Rabbü’l-Âlemîn bize kıyâmet gününden önce kendimizi hesâba çekme fırsatı tanıyor. O’nun huzûruna çıkmadan önce kendimizle yüzleşmemiz için imkân veriyor. 

Durum budur; İslâm cerrah, biz ise hastayız. Kalp cerrâhî bir operasyonla tedâvî ediliyor. İçimizde bir iyileşme süreci gerçekleşiyor. İslâm dîni mutlak bir iyileştirme ve şifâ gücüne sâhip. İnsanları ameliyat ediyor. Sonuç nûr! İslâm dîni insana öyle bir şifâ veriyor ki baştan aşağı bir mûcize gerçekleştiriyor; yeni bir insan doğuyor.

Müslüman, hayâtında zorluklar, ızdıraplar, sıkıntılar, belâlar çekmek, imtihanlardan geçmek zorunda kaldığında tertemiz çıkıyor. Çile ve imtihanlar olmaksızın kurbiyyet meyvesi elde edilemez. Nemrud'un zulüm ateşinde yanmadan gül bahçesine girilemez. Açgözlülük azalmadan, menfaat, şöhret, makam sâhibi olmaktan vazgeçmeden, nefs-i emmârenin heveslerinden kurtulmadan, yaklaşmak ve yükselmek derdinde olmadan, Allâh’ın rahmet, bereket, lütuf ve sonsuz güzelliğine erişilemeyecektir. Esâsen, dînin terbiyesi altına ne kadar girersek nûrun zirvesine o kadar çıkarız.

Hazret-i Mevlânâ bizleri şifânın hakîkî kaynağına dâvet ediyor: “Bütün kronik hastaları çağırıyorum. Bizim ilacımız bütün hastalıklara şifâdır!” Rûhumuzu hastalıkların sardığını, nice mânevî hastalığın taşıyıcısı olduğumuzu fark edeceğiz. O zaman Allah’tan sonsuz hidâyet nûru ile şifâ imkânı bulmaya çalışacağız. 

Hak dîni İslâm’dan faydalanmalıyız. Zîrâ her türlü hastalığımızın şifâsı İslâm’dadır. İnsan, nefsini terbiye edebilecek kābiliyette yaratılmıştır. İnsan direniş ve diriliş gücü taşıyandır, sevgi kābiliyeti taşıyandır. Ölümü dahî sevebilecek potansiyele sâhiptir. İnsan ebedî hayâtı, ölümsüzlüğü, cenneti elde etme imkânına sâhiptir. Cihâdı bir yaşam tarzı hâline getirebilme yeteneğine sâhiptir. Kur’ân-ı Kerîm’de Yüce Allah, “Biz insanı zorluklarla mücâdele edecek yetenekte yarattık” (Beled, 4.) buyurmaktadır. En nasipsiz kişi ise, karanlığı tercîh eden ve kendi yeteneğini yitirendir.

İlâhî şart; bütün benliğimizi olduğu gibi vermeli ve nefislerimizi Allah rızāsının gayreti dışında kaygı ve maksatlardan temizlemeliyiz. Nefsânî ölümü irâdemizle tercîh etmeliyiz. 

Âdem'in aleyhisselâm izinde yürümeye can atmalıyız. O'nun ayak izlerini tâkip etmenin câzibesine kapılmalıyız, çünkü o pişmanlık gözyaşlarıyla Cenâb-ı Allâh’ın muhabbeti, mağfireti ve rızāsını arıyordu. Sevgiliye varma gayretiyle yanarak elde edilir.

Gerçek kulluk, benlikten geçilen nûrânî âlemde zuhûr eder. Gerçek ibâdet, nûr üstüne nûr saçar. Gaflet ve dalâlet ise nefsin ve şeytānın etki alanına āittir ve karanlık üstüne karanlık yağdırır.

Temmuz 2026, sayfa no: 32-33-34-35

Abone Ol

En son haberleri doğrudan gelen kutunuza alın. Asla spam yapmayız!

Sosyal Medya Hesapları

Mesaj Bırak