O erler ki,
O erler ki, gönül fezasındalar,
Toprakta sürünme ezasındalar.
Yıldızları tesbih tesbih çeker de.
Namazda arka saf hizasındalar.
İçine nefs sızan ibadetlerin,
Birbiri ardınca kazasındalar.
Günü her dem dolup her dem başlayan,
Ezel senedinin imzasındalar.
Bir an yabancıya kaysa gözleri,
Bir ömür gözyaşı cezasındalar.
Her rengi silici aşk ötesi renk;
O rengin kavuran beyzasındalar.
Ne cennet tasası ve ne cehennem;
Sadece Allah'ın rızasındalar.
Necip Fâzıl Kısakürek
Hz. Peygamber Efendimiz ile berâber cihâd eden ve İslâm dînini Arap yarımadasına yayan sahâbe-i kirâm efendilerimiz, O’nun vefâtından sonra da hiç durmadı ve başladıkları cihâdı devâm ettirerek yarımadanın dışına çıktılar. Irak ve İran topraklarında Sâsânî Devleti’ne karşı Filistin, Suriye, Doğu Anadolu, Mısır ve Kuzey Afrika topraklarında da Bizans (Rûm) Devleti’ne karşı cihâd ettiler. Hz. Peygamber Efendimiz’in yetiştirdiği bu sahâbe nesli, dâvâlarına öyle sâdık idiler ki bunların önünde koskoca bu iki devlet buz gibi eridi. Birinci halîfe Hz. Ebû Bekir’in (ra) devlet başkanlığı zamânında açılan Irak ve Suriye cephelerine ilâve olarak ikinci halîfe Hz. Ömer (ra) zamânında Mısır cephesi açıldı. Üçüncü halîfe Hz. Osman zamânında İslâm Devleti’nin sınırları doğuda Horasan’dan batıda Atlas Okyanusu’na kadar uzandı. Bu netîce, sahâbîlerin işe dört elle sarılmaları ve İslâmî yaşantılarından tâviz vermemelerinin eseridir. Onlar, adı geçen cephelerde cihâd ederken geceleri zâhid, gündüzleri de mücâhid idiler. Yāni beş vakit namazlarını kıldıkları gibi gece namazlarını da kılıyorlardı. Medîne’den cihâd için ayrılıp gittikleri cephelerde de sırf Allah rızası için çarpışıyorlardı. Dünyâlık hiçbir makam ve menfaat beklemeden sâdece İ’lâ-i kelimetullah uğruna yâni Allâh’ın adı ve Allâh’ın dâvâsı en üstün olsun diye vuruşuyorlardı. Bunların hâlini Üstad Necip Fazıl’ın “O Erler ki” başlıklı şiiri çok güzel bir şekilde anlatmaktadır. İşte o erlerden biri de Abdullah b. Zübeyr’dir.
Abdullah, Hz. Ebû Bekir’in kızı Esmâ ile cennetle müjdelenen on sahâbîden biri olan Zübeyr bin Avvâm’ın oğludur. Hicret’ten sonra muhâcirlerden doğan ilk çocuktur. Hicret’in birinci yılında dünyâya geldi. Hz. Abdullah’ın doğumu bütün Müslümanları sevince boğdu. Müslümanlar, onun doğumu ile âdetâ bayram ettiler, “Allâhu ekber!” sesleri semâya yükseldi. Onların bu sevinçleri, Yahûdîlerin yalanlarının ortaya çıkmasından kaynaklanıyordu. Çünkü onlar muhâcirlere şöyle diyorlardı: “Size büyü yaptık, artık çocuğunuz olmaz!” Doğduğunda ona “Abdullah” ismini Peygamberimiz koydu. Sonra da bir hurma istedi. Onu çiğnedi ve Abdullah’ın ağzına verdi. Böylece bu sevgili yavrunun midesine giren ilk gıda, Efendimiz’in mübârek ağzından çıkan hurma oluyordu. Peygamberimiz daha sonra, Abdullah için bereket duâsında bulundu. Gerek Hz. Zübeyr, gerekse eşi Esmâ, Abdullâh’ın en iyi bir şekilde yetişmesi için ellerinden gelen gayreti gösteriyorlardı. Yedi yaşına geldiğinde bîat için Peygamberimiz’e götürdüler. Peygamber Efendimiz, tebessüm ederek onun bîatını kabûl etti.
Hz. Abdullah, çocukluktan kurtulup delikanlılık çağına Ebû Bekir (ra) devrinde gelmişti. Asıl, Hz. Ömer’in devlet başkanlığı zamanında kendini göstermeye başladı. Hz. Ömer ve Hz. Osman devrinde yapılan savaşlarda büyük kahramanlıklar sergiledi. Abdullah (ra), hizmetine karşılık en küçük bir dünyevî makam, mertebe ve karşılık beklemezdi. O, bütün amelinde sâdece Allah rızâsını esas alırdı.
Hz. Osman’ın (ra) devlet başkanlığı zamânında İslâm orduları dört bir yanda fetihlere devâm ediyordu. Kuzey Afrika’daki fetih harekâtını da Mısır vâlisi Abdullah bin Ebî Serh, kırk bin mücâhidle devâm ettiriyordu. Muhteşem zaferlerle Trablus’a kadar ilerleyen İslâm orduları, orada, Romalılardan yüz yirmi bin kişilik bir ordunun karşı koymasıyla karşılaştı. Günlerce devâm eden savaşlarda Müslümanlar, Romalılara karşı kahramanca çarpışmalara devâm ediyorlardı. Savaşlar çok şiddetli devâm ediyordu. Her gün şafakla başlayan savaş, ancak öğleye kadar devâm edebiliyor, sonra her iki tarafın askerleri güçsüz ve tâkatsiz bir şekilde çadırlarına çekiliyorlardı. Kumandan Gregoryas, sayı üstünlüğüne rağmen Müslümanları yenemediğinden, hiç olmazsa geri çekilmeye mecbur edemediğinden dolayı çok üzgündü. Birden aklına kurnazca bir fikir geldi. Müslümanların kumandanı Abdullah bin Ebî Serh’i öldürtecek, bunu başarabilene kızını verecekti. Ayrıca yüz bin altınla mükâfatlandıracaktı. Kızı o sırada kendisiyle birlikte çarpışmalara devâm ediyordu. Bu mükâfat haberi Rum gençlerini gayrete getirdi. Abdullah bin Ebî Serh’e doğru hücûm ettiler. Emellerine muvaffak olamasalar da büyük kayıp verdiriyorlardı. Tam bu sırada küçük bir imdat kuvvetiyle yardıma koşan Abdullah bin Zübeyr, kumandana şu teklifte bulundu: “Sen de aynı şeyi askerlerine vaad et. Gregoryas’ı öldüren askere yüz bin altınla birlikte onun kızını ve Kuzey Afrika vâliliğini vaad et.”
İslâm komutanı bu teklîfi yerinde buldu. Ertesi gün kumandayı Abdullah bin Zübeyr aldı. Hz. Abdullah iyi bir komutandı. Güzel bir harp taktiği uyguladı. Askerlerini iki gruba ayırdı. Bir grup savaşa devâm ederken, diğer grup çadırlarında istirahat edecekti. Plan tatbîkata kondu. Birinci grup öğleye kadar devâm etti. Onlar geri çekilirken, zinde ve istirahatli olan ikinci grup savaş meydanına atıldı. Romalılar iyice yorgun düşmüştü. Mücâhidler karşısında daha fazla dayanamayıp hezîmete uğradılar. Bu arada Abdullah bin Zübeyr, Gregoryas’ı yakalatıp öldürttü. Kızını da esîr aldı. Harp bitmiş, sıra ganîmetlerin taksîmine gelmişti. Gregoryas’ın kızı ve yüz bin altın, haklı olarak Abdullah bin Zübeyr’in olacaktı. Abdullah kabûl etmedi. “Hayır,” dedi, “ben dünyâ malı için değil, dînim için cihâd ettim. Ben mükâfâtımı Allah’tan bekliyorum.”
Komutan Abdullah bin Ebî Serh, Halîfe Hz. Osman’a zaferi müjdelemek ve ganîmetleri götürmek üzere, Abdullah bin Zübeyr’i (ra) gönderdi. Yorucu bir yolculuktan sonra Medîne’ye gelen Hz. Abdullah, İslâm devlet başkanına ve diğer Müslümanlara zaferi bütün ihtişâmıyla anlattı, ancak kendisinden tek kelimeyle dahi söz etmedi. Fakat daha sonra, Abdullah’ın bu savaştaki cansiperâne kahramanlıkları öğrenildi. Kendisinden bahsetmemesi, onu Müslümanların gözünde daha da büyüttü.1
Hz. Abdullah bin Zübeyr (ra), bu kutsal cihâd hizmetini, geçici ve fânî zevk ve lezzetlerle, dünyevî makam ve rütbelerle değiştirmek istemiyordu; âhiretin ebedî meyvelerini geçici dünya lezzetlerine fedâ etmiyordu. Allah rızâsı için yapılması gereken maddî ve mânevî cihâd karşılığında, değil bu dünyâda birtakım menfaat ve karşılıklar beklemek, insanların takdîr etmesini, beğenmesini ve alkışlamasını bile ihlâs prensiplerine aykırı buluyordu. Müslümanlar, içinde bulundukları kötü durumdan ve ezilmişlikten kurtulmak istiyorlarsa işte böyle mücâhidler yetiştirmek mecbûriyetindedirler. Biz, bugün Gazze’de Hz. Abdullah gibi gençleri görüyor ve seviniyoruz. ‘Allâh’ım bunların sayılarını artır’ diye duâ ediyoruz.
Hz. Abdullah âlim bir sahabiydi. Meşhur “Dört Abdullah”tan biriydi. Peygamberimizden birkaç tâne de hadîs rivâyet etti. Bu hadîslerden birisi şu meâldedir:
“Şâyet insanoğluna bir vâdi dolusu altın verilse, ikinci bir vâdinin verilmesini ister. İkinci bir vâdi daha verilse, bir üçüncüsünü araştırır. İnsanoğlunun gözünü ancak toprak doyurur! Cenâb-ı Hak, tövbe edenin tövbesini kabûl buyurur.”2
Hz. Abdullah her fırsatta halka nasîhatte bulunurdu. Bir hac mevsiminde şöyle bir konuşma yaptı:
“Ey insanlar! Sizler çeşitli ülkelerden Allâh’a misâfir olarak gelmiş bulunuyorsunuz. Allah, misâfirlerini en güzel şekilde ağırlar. Kim sevap kazanmak maksadıyla gelmişse bilsin ki, Allah, kapısına gelenleri boş çevirmez. Sözlerinizi amellerinizle doğrulayınız. Çünkü sözün özü, işlediklerinizdir. Niyet de kalplerin niyetidir. Şu mübârek günde Allâh’a karşı gelmekten sakınınız; çünkü bu günler, günahların bağışlandığı günlerdir.”3
Hz. Abdullah sözle nasîhatte bulunduğu gibi, mektupla da tebliğ vazîfesini yerine getirdi. Bir arkadaşına şu meâlde bir mektup yazmıştı:
“Kardeşim, takvâ sâhiplerinin bazı alâmetleri vardır. İnsanlar onları o alâmetlerden tanır. Bu alâmetler ise, musîbete karşı sabır, kadere rızâ, nimetlere şükür ve Kur’ân’ın emirlerine uyup nehiylerinden sakınmaktır.”4
Gördüğü her şey, Hz. Abdullah’a Allâh’ı hatırlatırdı. Gök gürlemesi işittiğinde “Bulut ve meleklerin korkudan kendisini tesbîh ettiği Cenâb-ı Hakk’ı noksan sıfatlardan tenzîh ederim.” der, bunun yeryüzü halkı için büyük bir tehdit olduğunu söylerdi.
Hz. Abdullah, bu fazîletlerinin yanı sıra iyi bir idâreciydi. Yezîd’in vefâtından sonra Müslümanların pek çoğunun kendisine biat etmesiyle Mekke’de halîfe seçildi. Hicaz, Yemen, Irak, Mısır ve Horasan Müslümanları kendisini bu vazîfeye lâyık görmüşler, biat etmişlerdi. Birkaç yıl Mekke’de adâletle hüküm sürdü.
Fakat Emevî hükûmetini eline geçiren Abdülmelik bin Mervan, târihe “Zâlim” ismiyle geçen Haccâc’ı Hicret’in 72. yılında Abdullah’ın (ra) üzerine gönderdi. Haccâc, Ebû Kubeys Dağı’na mancınık kurarak Kâbe’yi taşa tuttu. Hz. Abdullah kahramanca Kâbe’yi müdâfaa etti. Fakat adamlarından birçoğu Haccâc’ın vaadlerine kanarak onun safına geçtiler. Netîcede Hz. Abdullah’ı şehit ettiler. Zâlim Haccâc bununla da hıncını alamadı, onu astırdı. Karşısına geçip o yüce şehîde hakaret etti. Sonra da başını keserek Şam’a gönderdi. (Bu hâdisenin tafsîlâtı için Esmâ bint-i Ebî Bekir maddesinin son kısmına bakınız.)
Dipnotlar:
1 Hâkim, el-Müstedrek, III, 547-548.
2 Üsdü’l-Gàbe, 1: 163.
3 el-Hilye, 1: 337.
4 Hayâtüs-Sahâbe, 3: 354; el-Hilye, 1: 336. 5. age., 3: 385.
Ocak 2026, sayfa no: 44-45-46
Abone Ol
En son haberleri doğrudan gelen kutunuza alın. Asla spam yapmayız!
Mesaj Bırak