Ara

Namaz

Namaz

Habîb-i Edîb-i Zîşân Efendimiz aleyh-is-salât-ü-vesselâm şöyle buyurdular:

“Allâh'a karşı samîmî ol. İhlâslı olduğunda az ibâdet dahi kurtuluşun için yeterli olur. Çünkü Yüce Allah, ibâdetin azlığını veya çokluğunu değil, içten; kalpten olup olmadığını dikkate alır.” 

“Namaz ancak kalb huzûru ile olur.” 

 

Mevlânâ Hazretleri şöyle buyurmaktadır: “Sen diyorsun ki, ‘gece-gündüz namaz kılıyorum.’ Öyleyse ağzından dâimâ çıkanlar nasıl olur da namazdan hâriç şeyler olur?”  

 

Nasıl ki bir insan doğar doğmaz nefes almaya başlayıp, yaratılışı gereği hayâtı boyunca bunu sürdürüyorsa, “Müslümanım” diyen bir kimsenin daha bu kelimesi ağzından çıkar çıkmaz namazla Rabbine yönelmesi ve yaratılışı gereği hayâtının sonuna kadar secde ile nefes alıp vermesi gerekir. Ancak o zaman doğru söylemiş olur ve ancak o zaman kalbine îmânın yerleşmesi mümkün olabilir.

Îmânı kalbine yerleşen bir mü'min için namaz; O’nun huzûrunda Rahmânî bir nefes almak, her nefeste O'nunla yeniden dirilmek, tâzelenmek demektir. Namaz, böyle bir mü'minin, hayâtın günlük akışı içindeki en şiddetli arzusu, hasreti, özlemi, muhabbeti, niyâzıdır. Bu sebeple; Rabbimize olan vuslat özlemi her bir işimizde motivasyon kaynağı olmalıdır. Kendimizi kayıtsız şartsız, tam ihlâs ile, sonsuz bir acz, fakr ve hiçlik içerisinde Zü’l-Celâl ve’l-İkrâm’a sunmalıyız. 

Aşkın eyleme dönüşmüş hâli namazdır. Dolayısıyla, hakîkî namaz kılmak için Allah Teâlâ'ya ve Habîb’i olan Hazreti Muhammed'e aleyh-is-salât-ü-vesselâm âşık olmak zorundayız.


Resûl-i Ekrem Efendimiz aleyh-is-salât-ü-vesselâm namaz hakkında buyurmuştur ki: “Her şeyin bir nişânı vardır. Îmânın nişânı da namazdır.”

Namaz Allâh'ın insanlık için bahşettiği en yüce ibâdet şeklidir. Namaz, Allah katındaki en sevimli ibâdettir, bu yüzden namazı kılana verilecek mükâfât da o kadar büyüktür.

 

Namazdaki en büyük sır, Müslümanlar için farz olup, bir mü'minin erişebileceği en yüksek makam olan Allah ile bir olmak makāmını temsîl etmesidir. Kim namaz esnâsında bu sırra ulaşırsa yaşayabileceği en büyük hazzı yaşar ve Rabbine karşı itāatkâr olmakta en büyük zevki bulur. 

Namaz tevhîd dînine mensup mü'minler için mükemmel bir zemin, muhteşem bir ilâhî mekândır. İlâhî huzûrun güzelliği ve ihsanlarına rûhun kanat açmasıdır. Namaz bütün ibâdetler içerisinde en husûsî, en birleştirici, en ulvî, en gizemli olanıdır. Tefekkürün en yücesi ve ebedî kulluğa giden en kısa yoldur.

Namaz gaflet, cehâlet, yüzeysellik, düşüklük, dışsallık, önemsizlik, kıymetsizlik, şehevânîlik gibi hallerden huzûr-ı ilâhînin zenginliğine, saflığına, duruluğuna, samîmî cennetine götürür. Namaz dînin direğidir. Namaz bütün ibâdetlerin pîridir. Namaz başımızın tâcıdır. Namaz hikmet nûrudur. Namaz en büyük zikirdir. Dolayısıyla, namazda mü'minler en büyük mânevî hazzı, en büyük sarhoşluğu yaşamaktadırlar. Sevgili Efendimiz aleyh-is-salât-ü-vesselâm bu mânevî zevki ifâdesinde “Göz aydınlığım bana namazda verilmiştir” buyururken; kalbin gizli gözüyle ‘Hakîkati’ görmenin verdiği yoğun lezzetten bahsedilmektedir. Kulların sertâcı olan Efendimiz aleyh-is-salât-ü-vesselâm Allâh'a ibâdet ederken nihâyetsiz ilâhî tecellîlere mazhar olmuştur.

Namaz kılarken mü'minler müthiş bir birleştirici güç olarak tecellî eder. Evrensel bir muhabbet sergilenir. Mü'minler cemaatte secde ederken, Kur'ân’ın âyetlerini dinlerken, kıyamda dururken, duâlara âmîn diyerek iştirâk ederken kalpten kalbe ebedî bir feyz akıntısı hissedilir.

Rivâyete göre Allah Teâlâ celle celâluh Cebrâil aleyhisselâm'a şöyle söyledi: “Zamânın sonunda benim en şerefli peygamberim, Habîb’im gelecek. Onun ümmeti günahlarının bağışlanması için namaz kılacak, onların kıldığı namaz senin, Benim azametim ve şerefim için kıldığın namazdan üstün olacak. Onların seçkin ümmet olmasının sebebi, benim Habîb’imin ümmeti olmasıdır.” Cebrâil sordu: “Onlara ibâdetlerinin karşılığında ne vereceksin?” Allah Teâlâ cevap verdi: “Cennetimi vereceğim.” Daha sonra Cebrâil; “Yâ Rab, Hz. Muhammed’in ümmetine vereceğin cennette gezebilir miyim?” diye izin istedi. Cebrâil üç milyon yıl cennette uçtu. Sonra yorularak Allâh'a sordu: “Rabbim, Hz. Muhammed’in ümmetine vereceğin cennetin ne kadarını gördüm.” Cenab-ı Hak şöyle cevap verdi: “On kat daha hızlı olarak, bir üç milyon yıl daha uçsan, benim Habîb’imin ümmetine iki rekât namazı için vereceğim cennetin onda birini bile göremezsin.”

 

Namazın bir rekâtının bereketi ve gücü İslâm dîninin hazînesini taşır. Bir rekâtta kişinin Mahbûb-i Ezelî’siyle ebedî bir sohbet akışı tesis edilir. Okunan ilâhî kelâm Mâbud’dan âbide, âbidden Mâbûd’a med-cezir dalgaları gibi kesintisiz ulaşabilir. Namazın bir rekâtının bereketi ve gücü İslâm dîninin hazînesini taşır, tükenmeyen ebedî bir akış ve ilâhî bir nefes sağlar, âhiretin tatlı kokusunu içine çektirir, ebedî rahmet ve feyizlere mazhar olunur.

 

Namazda bedenin aldığı pozisyonlar mükemmel bir uyum içerisinde birbirlerini tamamlar ve her biri bir sonrasına hazırlar. Kul bir rekât kıldığında, bedenin aldığı hâllerden birbirine geçişte ebedî rahmet ve feyizlere mazhar olur, bir rekâtı tamamladığında tekrar başa döner. Bir rekât sonsuzluğa işâret eder çünkü sonu başlangıca götürür ve böylece ebedî akım kurulur. Namaz kılan kişi bir rekât boyunca Cenâb-ı Allâh'ın isimlerinden akar geçer.

 

Kelâmını teneffüs etmek nûrun alâ nûrdur. Hakîkati kalplerimizi ebedî tâzelikle, sonsuz baharda yeniden canlandırıyor. Kudsî kelimelerinin tatlı kokusunu içimize çekmekteyiz. Âyetlerinin ilâhî akışının bir parçası oluruz. Rahmânî nefesin bir parçası oluruz. 

En mühim nâfile namaz teheccüddür. Teheccüd yeniden canlanmış şuurdur. Teheccüd, gecenin karanlığından Âlemlerin Rabbiyle edilen sohbet-i bâkînin nûruna kalkmaktır. Teheccüd bâkî hayâtı teneffüs etmektir. Teheccüd Hayyul Kayyûm'un ilâhî sırlarını içine çekmektir. Teheccüd Allâh'ın nûrunun hikmet nehrinden içmektir. Teheccüd, Peygamber aleyhi's-salâtu vesselâm'ın makāmı olan makām-ı mahmûd'u temsîl eder. 

Abdülkādir Geylânî hazretleri ibâdetin bâtınını muhteşem diliyle şöyle ifâde ediyor: 

“Hakîkî namazın vakti yoktur. Bu dünyada ve ahirette tüm hayat namaz vaktidir. Bu namazın mescidi kalptir. Cemaat, Allâh'ın isimlerini zikreden latîfelerdir. İmam, şiddetli aşk ve şevktir. Yönü her yerde var olan Allâh'ın birliği, ebedî Zât’ı ve güzelliğidir. Böyle bir namazı ancak kalp kılabilir. Böyle bir kalp ne uyur, ne de ölür. Böyle bir kalp ve nefs dâimâ ibâdet ve hizmet hâlindedir. Artık kıraatin sesi duyulmaz, kıyam, rükû, secde ya da teşehhüd yoktur. Onun namazında imam, rehber Peygamber Efendimiz’in bizzat kendisidir. O, Allâh'a “Yalnız Sana kulluk eder, yalnız Senden yardım dileriz.” (Fatiha, 4.) diyerek yalvarır. Bu ilâhî kelâm, fenâdan tevhîd hâline geçen insan-ı kâmilin hâlinin bir işaretidir.”

 

Namaz ve hac Allâh'ın kulunu Huzuruyla şereflendirdiği ibâdetlerdendir. Namaz zāhirde bir sükûnettir, bâtında bir hacdır. Hac dışa doğru bir harekettir, namaz ise içe doğru. Namaz hareketsiz bir hacdır. Hac harekete geçmiş bir namazdır. Namaz sembolik mânâsı içerisinde hakîkî bir hacdır. Namaz, rûhun asıl vatanına, kalbin derinliklerine yapılan bir hacdır. Namaz kılarken mü'minin eriştiği mirâc içsel bir hac mânâsına gelir. Böylece hac da özünde mirâç olur.

Hz. Mevlânâ namaz hakkında şöyle buyurmuştur: “Bu namazın amacı, en nihâyet, bütün gün ayakta durmak, rükûa gitmek ve secde etmek değildir. Namazda sizde zuhûr eden bu mânevî hâli mütemâdiyen muhâfaza etmenizdir. Uyurken ya da uyanıkken, yazarken ya da okurken, tüm hallerinizde Allâh'ı unutma gafletine dalmamanızdır. Kendileri için ‘Onlar sürekli namazlarına devâm edenlerdir’ (Meâric, 23.) denenlerden olmalısınız.”

“Böylece bir fıkıh uzmanına göre namaz ibâdetinin şekli; 'Allah en büyüktür' ile başlayıp', 'Allâh'ın selâmı ve rahmeti üzerinize olsun' ile bitirilmesidir. Sûfîlere göre ise namaz ibâdetinin nûru Allah ile bir olmaktır. Namaza durmak için abdestli olmak gerekir, ancak namazın rûhu için hazırlık; kişinin, savaşların en büyüğü olan 'Cihâd-ı ekber' (nefsimiz ile olan cihâd) ile kırk sene boyunca kalbi ve gözleri kan dolu, yetmiş karanlık perdeyi aşıp, varoluş ve hayattan geçerek Allâh'a varması ile olur.

 

“Başımı yere koyduğum her yerde secde ettiğim ancak O'dur. Altı yönde ve altı yönün dışında da tapılan ancak O'dur. Bağ, gül, bülbül ve bunları işitmek ve görmek... Bunların hepsi birer bahânedir, (aranılan ve ulaşılması gereken gerçek) maksad ancak ve ancak O'dur.”

 

Namazın hayâtımızda nasıl yer etmesi gerektiğini Muhammed Mustafa Efendimiz aleyh-is-salât-ü-vesselâm göstermiştir. Onun insanlığa öğretisinin özündeki mesaj, namazın nasıl kılınacağı değil, onun rûhunda barınan anlam ve değerdi. O, hiç aralıksız, namazın bir mü'minin hayâtındaki önemine vurgu yaptı. Bu dünyadan ayrılıp sevgili Rabb'ine kavuşacağı anda Efendimiz aleyh-is-salât-ü-vesselâm şu duâyı etmiştir: “Allah, Allah, Allah! Namaza ve sağ ellerinizin sâhip olduklarına dikkat edin.”

Peygamber Efendimiz aleyh-is-salât-ü-vesselâm'a bir Müslüman’ın hayâtında olabilecek en güzel şeyi sordular. O da şöyle cevap verdi: “Namazı vakt-i evvelinde kılmak.”

Namazla ilgili şunları söylemiştir:

“Bana yüz deve de verseniz, sabah namazının iki rekât sünnetinin sevâbına değişmem.”

“Cehennemi hak etmiş günahkâr mü'minlerin bedenleri ateşte yanacaktır. Sâdece Allâh'a secde etmiş organları ateşten etkilenmeyecektir. Bu yüzden namazı tüm içtenliğinizle kılın.”

“Eğer bir kişi namaz kılmıyorsa, hiçbir dîni kabûl etmemiş gibidir.” 

Namazı ihmâl edersek, varlığımızın nûrunu kaybederiz, özümüzü, tâzeliğimizi, canlılığımızı, dirilişimizi, gücümüzü kaybederiz. Rûhumuzun mânevî Mirâc’ını kaybederiz. Ebedî kurtuluşu ve saadeti kaybederiz. Mahbûbumuz olan Hâlikımıza şahsî duâ şansımızı kaybederiz. Rab ile kul arasındaki ezelî sohbeti kaybederiz. Mânâ, nur, sevgi, bereket, güzelliklerden mahrum kaldığımız zaman, Efendimizle aramızdaki cereyan kesilmiş demektir. İslâm’ın sınırsız güzelliklerinin idrâkine varmadığımız ve onu yaşamadığımız zaman dîni dışsallaştırmış oluruz. İslâm nurdur, mi'râctır, secdedir, mânâdır. Şeytan Âdem’e secde etmedi, o'nun nûrunu görmedi. Sâdece çamur ve su gördü, halîfetullâhı göremedi. Hayâtımızdaki nûru, bereketi, zenginliği ve kutsallığı göremiyorsak, İslâm’ın rûhunu ve özünü yaşamıyoruz demektir ve bu şekilde şeytānın görüşüne vâris oluyoruz ve bütün ibâdetleri şekilleştirmekteyiz.

Mevlânâ Celâleddîn Rûmî buyurmaktadır: “Namaz Allah ile yakınlık kurmaktır. Bu yakınlığın nasıl olduğunu zāhir ehli bilmez.” 

 

Hz. Mevlânâ soğuk bir kış gecesi medresede teheccüd namazıyla meşgûl olmuş. Secdesini o kadar uzatmış ki gözyaşları sakallarına karışıp donarak döşemeye yapışmış, çevresindekiler onu sıcak su getirerek kurtarmışlardır. Hz. Mevlânâ ise kuvvetli bir “Âh” ile “…keşke beni bıraksaydınız” diye haykırmıştır.

 

Aşk, namazdaki kıyamda elbiselerin omuzlarını aşındıracak sıklıkta dizilmektir, tıpkı güzîde sahabeler gibi.

Ocak 2023, sayfa no:  24-25-26-27-28

Abone Ol

En son haberleri doğrudan gelen kutunuza alın. Asla spam yapmayız!

Sosyal Medya Hesapları

Mesaj Bırak