Ara

Mi’râc

Mi’râc

Mi’râc olayını tefekkür etmek; dînin, İslâm’ın özünü kavramaktır. İnsanın ilâhî âkıbeti mi’râçtır.

Mi’râc bir an sürmüştür. Peygamber Efendimiz; “Döndüğümde yatağım sıcaktı” buyurmuştur. Hazret-i Mevlânâ’nın kelâm-ı mübârekleri ile: “Mi’râc gecesinde Resûlullah nefsinden sıyrılmış olarak 100.000 yıllık yol gitti.” 

Aşkın zirvesi mi’râctır.  Bu hâl ise namazla remzini bulmuştur. Mi’âc, namazda ilâhî huzurun güzelliği ve ihsanlarına ruhun kanat açmasıdır. İlâhî nûrun, ilâhî lütufların ve ahlâk-ı Muhammedî’nin özeti niteliğindedir mi’râc. 

Ümmet-i Muhammed’in en büyük ve en kıymetli mîrâsı namazda mi’râctır. Dolayısıyla mi’râc, “Gizli bir hazîneydim ve bilinmeyi murâd ettim, onun için de mahlûkâtı yarattım” hadîs-i kudsîsindeki, O’nun bilinmek murâdına cevaptır.

Namazda amaç; mi’râctır. Mi’râcdan amaç; Allâh’ı bâtınında müşâhede etmektir. Bu ise yaratılış gayesinin kemâle ermesi demektir.  İmam-ı Ali’nin meşhur bir sözü şöyledir: “Görmediğim ilâha ibâdet etmem.” Ali üel-Mürteza bu makama mi’râcın son sahnesi olan “makam-ı müşâhede” demiştir. Mahbûbun güzelliğini müşâhede etmek demektir. 

Namazla mi’râca yükselen kişi yaratılmışlık hudutlarının, o aşılmaz sınır olan Sidretü'l Müntehâ'nın ötesine geçer ve Hakk’ın huzûr-ı İzzet’ine dâhil olur. El-Bâkî ile sohbetin hakîkatine erer ve Allâh’ın ilâhî Cemâl’ini müşâhede eder. “Göz aydınlığım bana namazda verilmiştir” buyuran Sevgili Efendimiz’in yaşadığı ilâhî hazları yaşar.

Necm sûresinde “Kendisine (o vahyi), kuvveleri şiddetli, mükemmel bir akla sâhib olan (Cebrâîl) öğretti. Bunun üzerine (göğe) doğruldu. Ve o, (bu mîrâcında) en yüksek ufukta idi. Sonra (çok perdeler geçerek Rabbine) yaklaştı, derken daha da yaklaştı. O kadar ki, kab-ı kavseyn(iki yay) kadar veya daha da yakın oldu! İşte (Allah) kuluna vahyettiğini, vahyetti. (Gözleriyle) gördüğünü, kalb(i) yalanlamadı” buyurulmuştur." (Necm, 5-11)

En ulvî, semâvî bir hâdise olan mi’râc, Kâinâtın Efendisi’nin ahlâk-ı âliyesine aynadır, sünnet-i Resûlullâh'ın en yüce tezâhürüdür. Semâvî yolculuğun derin mânâsının sembolüdür. Hz. Muhammed’in aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm kendisidir. Mi’râc O’nun hizmet ve kulluğuna bir ayna olduğu için, yüksekliği de derinliği de sınırsızdır.

Günümüzde namazla mi’râcın, mi’râc ile insan hayâtının, hayat ile namazın bir bağı kalmamış. Namaz ibâdetini mi’râctan ayıramayız, namaz kişinin Allâh'ın huzûruna varmayı kutladığı bir ilham kaynağıdır. Namaz, bize Peygamber Efendimiz’in mi’râc yolculuğunda, Allah tarafından ümmetine verilen hediyesidir. Bu nedenle namaz mü’minin mi’râcıdır. Peygamber Efendimiz’in aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm âlemlere rahmet olduğunu, varlığın sebebi olduğunu, kulların mücevheri olduğunu, Habîbullah olduğunu bilip namazı mi’râctan ayırmak ne mümkün!

'Namaz mü’minin mi’râcıdır' şuurunu hayâtımıza taşımalıyız. Mi’râc hâdisesini sâdece Miraç Kandili gecesine hapsetmek yanlıştır. Mi’râc müjdesini her dâim kutlamalıyız. Rabbimize olan vuslat özlemi her bir işimizde motivasyon kaynağımız olmalıdır! 

Resûl-i Ekrem mi’râc gecesi Rabbine en yakın olduğu o anda O’ndan, mi’râcı ümmetine de yaşatmasını diledi. Allah Teâlâ şöyle buyurdu: “O zaman, onlar da namaz kılacaklar.” Efendimiz aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm şöyle anlatır: “Kalbim bu ibâdet şekillerini şiddetle arzuluyordu. Bu arzumdan ötürü Rabbim yedi kat semâvatta ibâdet eden meleklerin çeşitli ibâdet şekillerini bir araya getirdi ve ümmetimin üzerine farz olan bir ibâdet hâline koydu. Ümmetimden her kim bu beş vakit farz namazı dosdoğru kılarsa yedi kat semâvattaki meleklerin ibâdeti gibi ibâdet etmiş olur.” Namaz ile O’nun ümmetine dâhil olan herkesi mi’râcı yaşama şerefine nâil eden O’nun arzusudur. 

Eğer Peygamber Efendimiz’in isteğine uygun davranırsak, O'nun Cenab-ı Hakk’ın isteğine uyma mertebesine çıkmış oluruz ve en nihâyetinde Efendimiz’in ‘gözümün nûru’ diye tâbir ettiği namazdan aldığı lezzete de ortak oluruz. Göstereceğimiz samîmî gayretlerimiz derecesinde namazımız hayat bulacaktır. Mi’râc hâdisesini anlamak bize Peygamber Efendimiz'i anlamak imkânı tanıyacaktır. Mi’râc bizde Peygamber Efendimiz’e olan aşkı alevlendirecektir.

Her bir Peygamber kendi mi’râcını yaşamıştır. Hz. Yûsuf (as) kuyunun karanlığından kurtulmuş ve Mısır’ın azîzi olmuştur. Hz. İbrâhîm (as) ateşten kurtarılmıştır, o ateş ona bir gül bahçesine dönmüş ve Allâh’ın dostu, halîli olma makamı ile şereflendirilmiştir. Hz. Yûnus (as) balığın karnından kurtarılmıştır, Hz. İsmâil (as) bıçakla kurbân edilmekten kurtarılmıştır, Hz. Nûh (as) tûfandan selâmet bulmuş ve gemisiyle karaya ulaşmıştır. Bütün peygamberler bu hikmeti kendi hayatlarıyla bize göstermişlerdir; yaşamak zorunda kaldıkları zorlukların zirveye ulaştığı anda Allâhu Teâlâ onları en büyük ilâhî ihsanlarıyla mükâfatlandırmıştır. Onların sabrı, tahammülü derecesinde yardımını, himâyesini yollamıştır. 

Mi’râci namazla sınırlı değildir, mi’râc her an ve her yerde yaşanabilir. Mi’râc mü’min için bir arzu, özlem, hedef ve muhabbet olmalıdır. Mi’râc secdedir, ihramdır, tavafdır, duâdır, ilâhî sohbettir, aşktır, nurdur, teheccüddür, Hakk’ı kalb gözüyle görmektir, tefekkürdür, Fâtiha-i şerîfedir, halvettir, ilâhî tevhîd coşkusunu kutlamaktır, Kur’ân âyetlerinin kalbe inişinin târif edilmez sevincini hissetmektir, kendi etrâfına dönüp “râzıyım, râzıyım” hâline ermektir.

Din hocası dînî mâlûmat aktarır. Ârif, âşık, evliyâ ise din anlatmaz, onların sözleri mi’râctır.

Kur'ân’a yaklaşmak mi’râctır. Kur'ân, kendisini yükselmek derdinde ve mücâdelesinde olan mü’minlere gösterecektir. Kur'ân’a doğru bir şekilde yaklaşabilmek için yerine getirmemiz gereken ilâhî şart şudur; bütün benliğimizi olduğu gibi vermeli ve nefislerimizi Allah rızâsıderdinden hâriç kaygı ve maksatlardan temizlemeliyiz. Hz. Mevlânâ bize eşsiz hikmetlerini şöyle sunuyor: “Birçok insan Kur’ân yüzünden dalâlete düştü; o necâta erdiren iple bir zümre de kuyunun dibine düştü. İpin günâhı yok ey kavgacı adam! O iple yukarı tırmanmak derdinde değilsin ki!” 

Namaz mü’minin mi’râcıdır, aslında, namaz ümmetin mi’râcıdır. Dolayısıyla Peygamberin ümmetim çağrısı, aslında mi’râcın çağrısıdır. Mevlid-i Şerîf’de merhum Süleyman Çelebi, şöyle ifâde etmiştir: 

Sen ki mi’rac eyleyûp ettin niyâz
Ümmetin mi’râcını kıldın namaz
Her kaçan kim bu namazı kılalar
Cümle gök ehli sevâbın bulalar

Mi’râc insan-ı kâmile ulaştıran merdivendir. Mi’râc mertebesi hakîkî insanın inşâsının temelidir.  Kurbiyet sanatının ustalığıdır. Huzûrullâh'a varmak için hangi mertebelerden geçilmesi gerektiğini gösteren haritadır.

Mi’râcın idrâki her şeyi değiştirir. Çünkü insan varlığını aydınlatan şey mi’râctır.

Mi’râc Allâh'ı tanıyabilme, görebilme, konuşabilme ve sevebilme imkânı vermektedir.

Mi’râcta Allah'la kul arasındaki mesâfe sıfırlanıyor.

Mi’râc Kur'ân-ı Kerîm'in “korku ve hüzün” âyetlerinin sonucudur; “Fakrım benim fahrimdir” hadîsinin sonucudur; cihâd-i ekber'in sonucudur.

Mi’râc bir insanın alabileceği en yüce mânevî terbiyedir. Kendini bilip yükselmektir. Rabbini bilip mahviyetle alçalmaktır.

Mi’râc gönlü diriltmektir. Mi’râc gönlün hikmetidir. Mi’râc kalbin tüm potansiyelinin farkına varmaktır. Aşkın zirvesi miraçtır. Mi’râc aşkın idraktır. Mi’râcın idrâki her şeyi değiştirir, çünkü insan varlığını aydınlatan şey miraçtır. Mi’râc görmektir. Gören âşık olur. Âşık olan canını verir.

Mi’râc kalpteki bütün putları kırmanın, Allah sevgisi dışındaki her şeyi kalpten atmanın netîcesidir.

Mi’râc; bizim O'na olan aşkımızla ve O'nun bize olan aşkıyla tükenmektir. Hidâyet nûrunu hissetmektir. Yaratıcı’nın sonsuz güzelliklerini farketmektir.

Mi’râc; en kudsî sorumluktur. En büyük kazançtır. En yüce zevktir.

Mi’râcın zıddı; “esfel-i sâfilîn” değildir. Mi’râcın zıddı; kendi hâlinden memnûn olan; “...ben iyi bir müslümanım, hacca gittim, oruç tutuyorum, namaz kılıyorum, zekât veriyorum, bu bana yeter” zihniyetidir.

Mi’râca erişebilmek için, kendimizi Allâh’a kurbân etmemiz gerekir. Kendini fedâ etmeyen kurbiyet cennetine varamaz. Varlık çölünde yanmayan mü’min Kâbe'nin hakîkatine erişemez. Nemrut’un ateşinde yanmadan gül bahçesine girilmez. Mi’râca putları kırmadan çıkılamaz. Dr. Haluk Nurbaki: “Efendimiz Kâbe'nin fethinde putları kırarken yanına Hz. Ali Efendimiz'i almıştı. Bir büyük putun kırılması için, Hz. Ali, Efendimiz'e: “Omuzuma bas yâ Rasûlallah” dedi. Efendimiz; “Yâ Ali! Taşıyamazsın, sen benim dizime bas” buyurdu. Hz. Ali emre uydu, baltayı puta indirirken, tüm evren boyutlarının Efendimiz'le dopdolu olduğunu seyrediverdi.

Mi’râcı yaşamak istiyorsak ilâhî nûru kazanmalıyız. Bu ilâhî nur; insanın en ulvî özelliği olan nefsini fedâ vasfıyla, kalb aynasını temizlemek ve Sevgili’ye varmak için sürekli bir gayretle yanarak elde edilir. Nefsânî ölümü irâdemizle tercîh etmeliyiz ki nûra dönüşebilelim. Ölmeden önce ölmeli ve bu, bizi kendi varlığımızın nûruna, özümüze, kökümüze götürecek ve bize kendi hakîkatimizi gösterecek. Böylesi bir ilâhî farkındalık sâdece Allâh’ı bilmemizi değil, aynı zamanda O’nu görüp O’na âşık olmamızı sağlayacaktır. 

Mi’râca yükselmek için, dünyânın ağırlıklarını üzerimizden silkelememiz gerekir. Aşk bineği Burak gibi muhabbetin, Cebrâîl (as) gibi aklın yoldaşlığına ihtiyâcımız var. 

Abdülkadir Geylânî Gavs-ı A’zam bu hususta: “Rabbime miraç hakkında sordum. Rabbim buyurdu ki: “Mi’râc, Ben’den başka her şeyden sıyrılıp yükselmektir. Böyle bir mîrâcın kemâli yükselme ve huzurda sağa - sola iltifat etmemektedir.” Ve sonra Rabbim şöyle devâm etti: “Ey Gavs-ı A’zam! Benim katımda mi’râcı olmayan kimsenin namazı namaz sayılmaz. Namazdan mahrûm olan kimse, Benim yanımda mi’râctan da mahrumdur.”

Hacı Ahmed Kayhan hazretleri net ve muazzam ifâdesiyle mîrâcı şöyle tanımlar: “Mi’râc, bizim gayrımız olan her şeyden yükselmektir ve mîrâcın kemâli, doruğu da, “O'nun gözü sapmadı, kaymadı”nın, dikkatini bizden başka hiçbir şey üzerine yoğunlaştırmamanın sırrıdır.”

Dr. Halûk Nurbaki şöyle yorum yapmaktadır: “M’irâc, Allah ile sevgilisi arasında bir sevdâ hikâyesidir. Elbette, biz onun hazzını idrâk edemeyiz. Bize düşen, mîrâcın sırrındaki inceliği bilmek ve kulluğumuzu kazanmak için dört elle namaza sarılıp; her an hamdin gerçeğini öğrenmeye gayret sarfetmemizdir. Kur’ân’ın yaşanması, onun âyetlerinin sonsuz sırrının hissedilmesi, ancak miraçta verilen namaz sâyesinde mümkündür. Özellikle ve mutlaka Fahr-i Kâinat Efendimiz’in vizesi şarttır. Peygamber Efendimiz’e, tüm sevgileri gölgede bırakan bir aşkla bağlanmadıkça hiç bir metotla hiçbir yere varamayız. Mi’râcın bize yansıyan en önemli hikmeti budur.”

Mü’minin nihâî maksadı hakka’l-yakîne erebilmektir. Hakka’l-yakîn Sevgili’sinde yok olanların makamıdır. Bir pervane gibi kendini ateşe atan veya vücut katresini hakîkî varlık okyanusuna salanların makamıdır.  Hz. Mevlânâ şöyle buyuruyor: “Uyan da gör ey bir katre gibi olan! Kendiliğini tereddütsüz kurbân et de bir katre karşılığında koca bir umman satın alasın!”

Ocak 2026, sayfa no: 48-49-50-51

Abone Ol

En son haberleri doğrudan gelen kutunuza alın. Asla spam yapmayız!

Sosyal Medya Hesapları

Mesaj Bırak