Ara

Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî

Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî

Târihî şahsiyetlerimiz arasında öyle isimler vardır ki, haklarında ne kadar yazılsa yine de yeterli olmaz. Zîrâ; onlar öyle bir ilim ve irfan denizidir ki söze/yazıya sığmazlar. Yazılan her yazı, bu denizden ancak bir damla hükmündedir. Bu bakımdan haklarında söylenecek söz aslâ bitmez/bitmeyecektir. Öte yandan bu tür şahsiyetler, her devirde farklı yazarların bakış açılarıyla ele alındıklarında onları bir bakıma yaşadığımız çağa da taşımış oluruz. Bu da onlardan yaşadığımız zamanda istifâde etme noktasında bize bir imkân sunar.

Târihimizin bu tür şahsiyetlerinden biri de hiç şüphesiz Mevlânâ’dır. Bu haklı şöhretini asırlar boyunca koruyan Mevlânâ, çağımızda da çok ilgi gören, hakkında çok sayıda yazı/kitap yazılan bir isimdir. Biz, bu tür isimlere bakarken çoğu zaman hakkında söylenenlere göre hüküm veririz. Çok azımız, adı geçen kişilerin eserlerini okuruz. Bir kısmımız ise, eserlerini okurken o ismi çağı içinde ele almak ve eserlerini bu çerçevede değerlendirmek şeklinde bir yol izleriz. Kanâatimce en doğrusu da budur. Sözlerimizi Mevlânâ üzerinden müşahhaslaştırmak istersek şunları söyleyebiliriz. Mevlânâ, bir sûfîdir. Öne çıkardığı en temel kavram sevgidir. Bir de onun bütün insanlığı kucaklayan evrensel tavrıdır.

Bu tesbitler elbette doğrudur. Fakat, bu kavramların dünyâsına daha iyi girebilmek için kendimize şu soruları da sormamız gerekir. Mevlânâ, nasıl bir sûfîdir? Sevgiyi neden düşünce dünyâsının temel kavramı yapmıştır? Dayandığı temel düşünce nedir? Meselâ semâ ve mûsikîye neden çok önem vermiştir? Eğer bu ve benzeri soruları sormazsak şu tür yanılgılara düşebiliriz. Mevlânâ mâdem sûfîdir; aşkı ve gönlü esas aldığı için akla ve bilime önem vermez. Ama öte taraftan onu bir felsefeci gibi de görmek ve göstermek isteriz. Evrensel tavrından dolayı da bir inancın disiplininden bağımsız bir şahsiyet olarak anlayabiliriz. Nitekim, günümüzde bu tür yaklaşımların oldukça yaygın olduğu âşikârdır. Bundan dolayıdır ki ilim ve irfânıyla bir okyanus olan Mevlânâ, ne yazık ki, bir Mevlevî mûsikîsine, semâya indirgendi.

Oysa Mevlânâ’yı çağın idrâkine sunmaya ne kadar da ihtiyâcımız var. Mâdem böyle bir sorumluluğun içindeyiz, öyleyse bir yol yöntem belirlemeliyiz. İlk olarak onu târihsel bir çerçeve içinde ele almalıyız. Ardından biyografisini en ince detaylarına kadar bilmeliyiz. Bütün eserlerini okuyup üzerinde tefekkür etmeliyiz. Bu eserler İslâm ve tasavvuf gerçeğinin bir yorumu olduğu için İslâm ve tasavvuf konusunda asgarî anlamda da olsa bir bilgilenme içinde olmalıyız. En önemlisi de budur. Zîrâ, her büyük insan, meyve misâlidir. Yetiştiği bir ağaç, bir toprak ve bir iklim vardır. 

Mevlânâ’ya bu çerçevede baktığımızda şunları görürüz. O, Moğol istilâsının özellikle ön-Asya’yı, Anadolu’yu istilâ ettiği bir bunalım çağının insanıdır. Mevlânâ, böyle bir zamanda bu çağın problemlerini çok iyi şekilde gözlemleyen ve kendisi de çağının “Sultânü’l Ulemâsı” kabûl edilen babası Bahaeddin Veled tarafından çok iyi şekilde yetiştirildi. Konya’ya geldikten sonra Konya, Halep ve Şam medreselerinde devrin önemli bilginlerinden dersler aldı. Eğitiminin ardından müderrislik yaptı. Âlimliği daha sonra âriflikle tamamladı. Tasavvuf yoluna girdi. Bu yolda da ilk önderi yine babasıydı. Onun ölümünden sonra ise Seyyid Burhaneddin, Mevlânâ’nın mânevî irşâdında etkili oldu. Mevlânâ, daha sonra Şems-i Tebrizî’yle karşılaştı ve artık medrese hocası olan Mevlânâ, bir sûfî olarak karşımıza çıktı. İşte Mevlâna’yı sûfî kimliğiyle ele alırken, onun bu eğitimden önce çok ciddî bir ilim hayâtı olduğunu aslâ unutmamak gerekir. Çünkü, din, zāhiriyle bâtınıyla bir bütündür. Onda sûfî kimliğin ve söylemin baskın oluşu hem onun coşkulu şahsiyeti hem de devrinin şartlarıyla ilgilidir. Onun Anadolu’ya geldiği yıllarda iki önemli eğilim vardı. Birincisi, din algısı zāhirî boyutuyla ele alınıyor bu da zamanla taassuba yol açıyordu. Öte yandan mistik düşünce her dinde ve felsefede yer alabildiği için Anadolu’da tasavvuf kisvesi altında İslâm dışı akımlar etkili olmaya başlamıştı. Bir yanda ise Moğol işgâli söz konusuydu. Yine Anadolu’da ve Mevlânâ’nın yaşadığı Konya’da farklı din ve kültürlerden insanlar yaşamaktaydı. 

İşte bu şartlar içinde bir İslâm kanâat önderine düşen görev, çağının özelliklerini dikkate alarak bir aydınlatma görevi yapmaktı. Mevlânâ da onu yaptı. Eserleri dikkatle incelendiğinde görülecektir ki o Kur’ân ve Sünnet yolunda ve çizgisinde bir mücâdele yürüttü. Bir ayağını inandığı dîne dayayarak diğer ayağıyla bütün insanlara, kültürlere, coğrafyalara seslendi. Bunu yaparken de tasavvufun o özel dilini ve üslûbunu kullandı. Sevgiyi, merhameti öne çıkardı ama aslâ aklı, bilimi yok saymadı. Bir yandan sûfîliğin temel argümanı olarak kâinâta, insana aşkla bakarken diğer yandan “insan akılla adam olur” diyerek bu iki kavramı birbiriyle çelişen değil birbirini tamamlayan kavramlar olarak gördü. 

Temel vurgu, aşka, sevgiye, hoşgörüye, fedâkârlığa, paylaşmaya yapıldığı için kimse ötelenmedi, dışlanmadı. Herkes, onun sesinde içini aydınlatacak bir mânâ buldu. Mevlânâ’yı sevdi. Onu sevince onun düşüncesini de benimsemekte, sevmekte gecikmedi. Moğollar gibi zālim bir kavmin o yıllarda Konya’da bulunan yöneticileri Mevlânâ’nın bu barışçı dilinden etkilendiler. Onun faaliyetlerine fazla ses çıkarmadılar. Hattâ pek çoğu Müslüman oldu ve gittikleri coğrafyalarda bu dînin tebliğini yaptılar. 

Mevlânâ, yine sevgi, akıl, bilgi, paylaşma, zühd, ibâdet, birlik, berâberlik… gibi İslâm’ın temel kavramlarını edebiyatın ve mûsikînin imkânlarını da kullanarak öylesine etkileyici bir dille anlattı ve bu kavramların yaşanırlığı konusunda öylesine örneklik etti ki hem Anadolu insanı Selçuklu bozgunundan sonra kendini toparlama imkânı buldu hem de Anadolu’daki diğer topluluklar İslâm konusunda bu dîne ilgi duyan insanlar hâline geldiler. Müslüman olmayanlar bile Mevlânâ’nın şahsiyetinden ve hayâtından etkilenerek İslâm ve Müslümanlık konusunda olumlu bir tavrın içine girdiler.

Mevlânâ’nın o şartlarda yaptığı çok önemli bir hizmet de gerek medresede ders verirken gerekse bir mutasavvıf olarak yaşarken yetiştirdiği talebelerdir. Bütün gücüyle Anadolu’da neşvünemâ bulan İslâm, bu yolla hem Haçlı düşüncesi karşında İslâm düşüncesinin güçlü bir temsilcisini bularak aydın, âlim ve ârif kadrolarını kurmuş oldu. Hem de Haçlı düşüncesi bir kırılma yaşadı. Eğer o Selçuklu gecesinin ardından bir Osmanlı şafağı doğduysa bunda Mevlânâ hareketinin etkisi çok büyüktür. Bunun en müşahhas örneği ise bütün Osmanlı coğrafyasına yayılan Mevlevîhanelerdir. Osmanlı, denilebilir ki Mevlânâ’nın insan ve toplum projesinin müşahhas hâle gelmiş hâlidir.

İşte Mevlânâ’ya bakarken çok genel olarak üzerinde durmaya çalıştığımız bu hususları dikkate almak gerekiyor. Bu, Mevlânâ’nın kendi coğrafyasında yeniden diriltici bir soluk olması açısından çok önemlidir. Ama daha da önemlisi Batılı’nın ve diğer dünyâ insanlığının Mevlânâ’ya ilgi duyduğu bir çağda yaşamamızdır. Mevlânâ’yı elbette aynı inancın, kültürün insanları olarak biz tanıtmak anlatmak durumundayız. Biz doğru tanımalıyız ki doğru tanıtalım. Öyleyse özetlemeye çalıştığımız ilkeler doğrultusunda Mevlânâ’ya bakmak, en doğrusu olacaktır. Yāni onu çağı içinde ele almak, biyografisini iyi bilmek, eserlerini okumak ama okurken bu eserlerin beslendiği asıl kaynak olan Kur’ân ve sünnet konusunda bilgi sâhibi olmak gerekir. Değilse bir sözünden hareketle bir Mevlânâ tanımlaması yapamayız. Her sözün bir bağlamı vardır. Bu bağlam Mevlânâ için de, kendisinin de “Bu canım vâr oldukça ben Kur’ân’a tutsağım/Muhammed Mustafâ’nın yolundaki toprağım/Benden başka bir sözü nakledenler olursa/Hem onu söyleyenden hem o sözden uzağım” sözüyle belirttiği gibi Kur’ân ve Sünnet’tir.

Temmuz 2026, sayfa no: 54-55-56-57

Abone Ol

En son haberleri doğrudan gelen kutunuza alın. Asla spam yapmayız!

Sosyal Medya Hesapları

Mesaj Bırak