Ara

Merhametin İnşâ Ettiği Medeniyet

Merhametin İnşâ Ettiği Medeniyet

Şefkat ve merhamet İslâm medeniyetinin en bâriz vasfıdır. Medeniyetimiz bu hasletini Rabbimizin şu fermânından almıştır: “O vakit Allah'tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın! Şâyet sen kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrâfından dağılıp giderlerdi. Şu halde onları affet; bağışlanmaları için duā et; iş hakkında onlara danış. Kararını verdiğin zaman da artık Allâh’a dayanıp güven. Çünkü Allah, kendisine dayanıp güvenenleri sever.” (Âl-i İmrân 3/159)

er-Rafîk ism-i şerîfiyle rıfk sâhibi olarak Allâh’ın rıfk, yāni yumuşaklıkla muāmeleyi sevdiğinden bahseden Peygamber Efendimiz (sav) O’nun (cc) sertliğe ve diğer şeylere vermediği sevâbı, rıfkla muāmeleye verdiğini dile getirmektedir (Müslim, Birr 77). 

Ashâb-ı kiramdan olan Süheyl İbn Amr (ra) Mekke’nin fethi günü gerçekleşen Müslüman oluş seyrini ve ihtidâsına yol açan faktörü şu şekilde anlatmaktadır: “Mekke fethedilmişti. Müşrikler Kâbe’ye sığınmışlardı. Resûl-i Ekrem (sav) doğup büyüdüğü o şerefli şehre bir fâtih olarak tekrar dönmüştü. Müşrikler şaşkındı. Acabâ bugün ne olacak, Hz. Muhammed (sav) onlara nasıl davranacaktı? Müslümanlara yaptıkları zulüm ve işkencelerin karşılığında ne göreceklerdi? Bu duygular altında ezilmiş bir halde netîceyi bekliyorlardı. Âlemlere rahmet olan, merhamet ve şefkat pınarı Peygamber Efendimiz (sav) bütün Kureyş halkını gözleriyle süzdükten sonra; ‘Ey Kureyş topluluğu! Benden ne umarsınız? Size nasıl davranacağımı beklersiniz?’ diye onlara bir soru yöneltti. Kendilerinin muhâtap kabûl edilmeleri onlarda bir rahatlık meydana getirmişti. Süheyl İbn Amr öne çıktı ve: ‘Senden hayır umarız, kerem sâhibi kardeş ve kerem sâhibi kardeş oğlu!’ diye cevap verdi. Merhamet pınarı Peygamber Efendimiz (sav), dudaklarında parlayan bir tebessümle: ‘Gidiniz... Serbestsiniz!’ buyurdular.”

İşte bu sözler duyguları canlı olanları canından vuran, kendi isteğiyle boyun eğdirip teslîm alan o engin affın ve müsâmahanın en güzel netîcesiydi. Asâlet ve yücelik dolu bu tavır Süheyl İbn Amr gibi birçok müşriğin inatçı ve inkârcı duygularını âdetâ eriterek onların İslâm’la şereflenmesine vesîle oldu. Süheyl İbn Amr (ra) huzur dolu yeni bir dünyâya kavuşmanın aşkıyla devamlı Kur’ân okuyor, Allah korkusundan devamlı ağlıyor, putların önünde geçirdiği günlere ısrarla tövbe ediyor, namaz üstüne namaz kılıyor, oruç üstüne oruç tutuyordu. İslâm onu, cömertlik, namaz, oruç ve sadakasıyla yeniden işlemişti. Âdetâ canına yeni can getirmişti. İrâdelerin sarsıldığı ve herc ü mercin ortalığı sardığı bir sırada İslâm’da sebâtın ve îmanda kararlılığın bir yansıması olarak Süheyl (ra), Mekke'deki müslümanların karşısına çıktı. Açık ve net bir ifâdeyle onları şu hitâbesiyle sükûnete dâvet etti: “Ey Kureyş cemâati! Sakın siz îmân edenlerin sonu, irtidât edenlerin de önü olmayınız. Vallâhi bu İslâm dîni, ay ve güneşin doğup batışındaki seyri gibi beşeriyyeti aydınlatarak devâm edip gidecektir. Mü'minlerin ona karşı vazîfeleri onun yolunda yürümeleridir.” 

Peygamber Efendimiz’in âlemlere rahmet oluşu, en yakınından en uzaktakine kadar yayılan bir duygu seliydi. Peygamber Efendimiz’in (sav) âile fertlerine beslediği güçlü merhamet duygusunun en bâriz örneği kızı Hz. Zeynep (r.anha) yanında gerçekleşmiştir. Kızı Hz. Zeynep (r.anha), Peygamber Efendimiz’e (sav):

“Oğlum ölmek üzeredir, lutfen bize kadar geliniz!” diye haber gönderdi. Peygamber Efendimiz (sav):

“Alan da veren de Allah’tır. O’nun katında her şeyin belli bir vakti vardır. Sabretsin ve ecrini Allah’tan beklesin!” buyurarak kızına selâm gönderdi. Bunun üzerine Hz. Zeynep (r.anha), Peygamber Efendimiz’e (sav):

“Ne olur, mutlaka gelsin!” diye tekrar haber yolladı.

Bu defa Peygamber Efendimiz (sav) yanında Sa’d İbni Ubâde, Muâz İbni Cebel, Übeyy İbni Kâ’b, Zeyd İbni Sâbit ve başka bazı sahâbîler (r.anhüm) olduğu halde kalkıp kızına gitti. Çocuğu Hz. Peygamber’e verdiler, kucağına aldı. Yavrucak pek zor nefes almaktaydı. Rasûlullâh’ın gözlerinden yaşlar boşandı. Durumu gören Sa’d İbni Ubâde:

“Ey Allâh’ın Rasûlü, bu ne hâldir!” dedi. Peygamber Efendimiz (sav):

“Bu, Allâh’ın, kullarının kalbine koymuş olduğu merhamet duygusudur.” buyurdu (Buhârî, Cenâiz 33, Müslim, Cenâiz, 9, 11).

Peygamber Efendimiz’in merhameti, her fırsatta kendisini iyilikte bulunmaya ve başkalarına yardım etmeye yönlendiren bir acıma duygusuydu. O’nun (sav) merhameti sıradan bir acıma duygusu değildi. Peygamber Efendimiz merhametiyle bütün yaratılmışlara sevgisini sunmakta, çevresindekilere şefkatle yaklaşmakta, muhâtaplarını kötülüklerden alıkoymakta, gördüğü zulüm ve haksızlıklara engel olmakta, muhtaçlara yardım etmekte, kusur işleyenleri bağışlamakta, güzel huy ve davranışların en güzelini sergilemekteydi. Peygamber Efendimiz bize merhametin yaşanarak öğrenilen asil bir duygu olduğunu öğretmekteydi. Merhamet duygusunun ancak sevgi, saygı, şefkat, müsâmaha ve yardımlaşma hasletleriyle birlikte öğrenilebileceğini belirtmekteydi. Baskı, korku, kin, tehdit, nefret ve öç alma gibi duyguların hâkim olduğu ortamlardan merhametli insan yetişmesinin zor olacağını vurgulamakta, sevginin sevgiyi, korkunun korkuyu ve merhametin de merhameti doğurduğundan bahsetmekteydi.

İnsanı insan eden en temel duygu merhamet sâhibi olmasıdır. Merhametten yoksun kalanlar her türlü felâkete dâvetiye çıkaran bedbahtlardır. Kişinin insanlık kalitesine ermesini sağlayan merhamet duygusu onu kabalıktan, katı tutum sergilemekten, acımasız bir kişi olmaktan alıkoyar. Merhametin olmadığı durumlarda zulüm ve adâletsizlik, bunlardan da huzursuzluk doğar. Allâh’ın er-Rahmân ve er-Rahîm ism-i şerifleriyle isimlendiğimizde karıncaya bile ulu nazarla bakmaya, saygıda kusur etmemeye, sevgi dilini konuşmaya ve merhamet âbidesi konumuna gelmeye başlarız. Nitekim Peygamber Efendimiz hadîs-i şeriflerinde şöyle buyurmaktadır: “Şüphesiz acıma, merhamet duygusu Rahmân'dan bir cüzdür.” (Buhârî, Edeb 13; Tirmizî, Birr 16)

er-Rahmân isminin tecellîsine eren mü’min kalbinde İlâhî bir cevher taşıyor demektir. Bu ilâhî cevherden nasipsiz kalanlar merhametten de uzak kişilerdir. Peygamber Efendimiz’in (sav) çocukları sevip okşamasına hayret eden ve on çocuğundan hiçbirini öpmediğini övünerek söyleyen bedevîye Peygamber Efendimiz (sav): “Şâyet Allah senin kalbinden merhameti söküp almışsa, ben sana ne yapabilirim? Merhamet etmeyene merhamet edilmez.” (Buhârî, Edeb 18) ihtârında bulunmuştur. Bu bağlamda Peygamber Efendimiz (sav) bizlere şu evrensel mesajını vermiştir: “Allah, merhametli olanlara rahmetle muāmele eder. Siz yeryüzündekilere merhametli olun ki göktekiler de size rahmet etsinler. Rahim (akrabalık bağı) Rahmân'dan bir bağdır. Kim onu korursa Allah onunla (rahmet bağı) kurar. Kim onu koparırsa, Allah da ondan (rahmet bağını) koparır.” (Ebû Dâvûd, Edeb 4941; Tirmizî, Birr 16) 

Bu hadîs-i şerifler bağlamında özellikle şu vurguyu yapmamız yerinde olacaktır: Şefkatin ve rahmetin kaynağı Allah Teâlâ’dır. Allah (cc) bizden, bu güzel ve özel hasleti gönüllerimizde parıldatmayı istemektedir. Bizler yanımızdaki veya çevremizdeki insanlara, hayvanlara ve bitkilere merhamet eder, bu varlıkları incitmez, onlara karşı sert ve haşin davranmaz, onları hırpalayıp örselemezsek, onları yaratan Allah (cc) da bize, kendisine lâyık bir ilgi, sevgi ve merhametle yaklaşacaktır. Birinin yüzüne gülmüşsek yüzümüzü güldürecektir; bir kulun kederine ortak olmuşsak hüznümüzü giderecektir; bir yetîmin, yoksulun başını okşamışsak başımız sıkıştığı günde bizi himâye edecektir. İlâhî adâlet gereğince iyilik eden iyilik bulur, kötülük eden kötülük. 

Merhamet duygusunun kazanılacağı en önemli adres âiledir. Âile büyüklerinden etkilenen küçükler asîl bir âilenin ferdi olarak merhamet etmeyi, şefkat duygusuna sâhip olmayı, affetmeyi, yardımsever olmayı, başkalarına da el uzatmayı, saygı duymayı ve fedâkâr olabilmeyi öğreneceklerdir. Yarattığı varlıklardan hiçbirine haksızlık yapmayan Rabbimiz bizlerden de çevremizdeki güçsüzlerin sıkıntılarını çözmemizi, kimsesizlerin ve muhtaçların beklentilerine cevap vermemizi, imdat ve yardımlarına koşmamızı istemektedir. Bu bağlamda merhamet, en önemli bir ahlâkî erdemdir. Merhamette bulunurken nezâkete ileri düzeyde riâyet etmemiz gerekmektedir. Diğer taraftan merhamet, sâhip olduğumuz en büyük güçtür. Şiddete başvuranlar kaba ve hırçın tavırlarıyla ne kadar güçlü ve baskın olduklarını isbât etmeye çalışsalar da aslında son derece güçsüz, mecâlsiz, çâresiz ve utanılacak bir haldedirler. Bir güçsüzlük göstergesi olarak şiddet kişiyi insanlık cevherinden yoksun kılmaktadır. Halbuki sevgi dolu ve sıcak bir âile ortamında yetişen birey, bedensel, ruhsal ve sosyal yönden sağlıklı gelişimini sürdürecektir. Âilede merhamet eşler arasında başlayarak çocuklar ve komşularla dışa doğru bir açılım sağlayacaktır. Bu gerçeği Rabbimiz âyet-i kerîmede şu şekilde beyan kılmaktadır: “Allâh'a kulluk edin ve hiçbir şeyi O'na ortak koşmayın. Ana babanıza, akrabâlarınıza, yetimlere ve muhtaçlara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolda kalmışa ve emriniz altında bulunanlara iyilik yapın.” (Nisâ 4/36). 

Âile ortamı; karı-koca ilişkileri, kardeşler arasındaki irtibat, dede-ninelere hürmet, hala-teyzelerle yaşanan coşku, amca-dayılardan öğrenilen insanlık kalitesi, anne-babanın varlığıyla sağlanan huzur, çocuklarla şevklenme, torunlarla neşelenme duyguları sâyesinde merhameti çoğaltma ve yaygınlaştırma fırsatıdır. Âilede öğrenilen merhamete dayalı tutum ve davranışlarla kişi bencil duygulardan sıyrılmaya, kendi çıkarını düşünüp başkalarını görmezlikten gelmeyi bırakmaya, ikili ilişkileri geliştirmeye, çevresine pozitif enerji yaymaya başlar.

Özetle Kur’ân-ı Kerîm’in ortaya koyduğu rahmet merkezli yaklaşım ile Hz. Peygamber’in (sav) örnek şahsiyetinde somutlaşan merhamet anlayışı, yalnızca bireysel bir duygu hâli değil; aynı zamanda toplumsal huzûrun, insânî ilişkilerin ve medeniyet tasavvurunun merkezinde yer alan kuşatıcı bir değerler sistemidir. Bu bağlamda İslâm’ın rahmet eksenli yaklaşımı, insanı kaba kuvvetten, şiddetten, ötekileştirici tutumlardan ve zulümden uzaklaştırarak sevgi, affedicilik, nezâket ve diğerkâmlık temelinde bir hayat anlayışı inşâ etmektedir. Dolayısıyla merhamet, yalnızca insanlar arası ilişkilerle sınırlı bir değer değildir. İnsan, hayvan, tabiat ve bütün mahlûkata karşı sorumluluk bilinci geliştiren bu anlayış, İslâm düşüncesinde “rahmet” kavramının ontolojik bir derinliğe sâhip olduğunu göstermektedir. Allah Teâlâ’nın er-Rahmân ve er-Rahîm isimlerinin mü’min şahsiyet üzerindeki tezâhürü, bireyin bütün varlığa karşı kuşatıcı bir sevgi ve şefkat dili geliştirmesini gerekli kılmaktadır. Bu sebeple merhamet, yalnızca ahlâkî bir tavsiye değil; kulluğun ve insan olmanın en temel göstergelerinden biridir. 

Sonuç itibârıyla İslâm’ın rahmet merkezli dünyâ tasavvuru, insanlığın günümüzde karşı karşıya bulunduğu şiddet, bencillik, yabancılaşma ve ahlâkî çözülme problemlerine karşı güçlü bir çözüm perspektifi sunmaktadır. Merhamet; bireyin kendisiyle, âilesiyle, toplumla ve bütün mahlûkatla sağlıklı ilişkiler kurabilmesinin temel anahtarıdır. Bu sebeple şefkat ve merhametin yalnızca teorik düzlemde dile getirilen kavramlar olarak bırakılmaması; eğitimden âile hayâtına, sosyal ilişkilerden dînî terbiyeye kadar hayâtın bütün alanlarında yaşatılması büyük önem arz etmektedir. Böylece rahmet medeniyetinin inşâsı mümkün olacak; insanlık yeniden sevgi, huzur ve adâlet ekseninde anlamlı bir varoluş zemîni kazanacaktır.

Temmuz 2026, sayfa no: 10-11-12-13

Abone Ol

En son haberleri doğrudan gelen kutunuza alın. Asla spam yapmayız!

Sosyal Medya Hesapları

Mesaj Bırak