Mektûbât-ı Es’âd- Erbilî (ks)  (8. Mektup)

Herkesçe bilinip kabûl edildiği gibi, insanoğlunu cehâlet ve sefâhet çukurundan mutluluk ve kurtuluşun zirvesine ulaştırmak için yegâne/biricik vâsıtanın ilim ve irfan olduğu şüphe edilmeyen bir gerçektir. Bundan dolayı ‘İlmi talep etmek farzdır[1] hadîs-i şerîfi vârid olmuştur. İçinde bulunduğumuz geçici hayatta her ne kadar cismânî ihtiyaçlarımız varsa ve yine ebedî hayatta ne kadar rûhânî feyizlerimiz beklenmekteyse hepsinin sağlanmasının ilim ve irfânın aracılığıyla meydana geleceği şüphesizdir. Dünyânın düzeni ve âhirette kazananlardan olmak için gerekli olan çalışmanın yeterli bir derecede bulunmasının İslâm’ın güzel ve hoş gördüğü şeylerden olduğuna dâir ‘Hiç ölmeyecekmiş gibi dünyâya, yarın ölecekmiş gibi âhirete çalış[2] buyrulmuştur. Şu kadar var ki ‘En önemliyi önemli olana tercih et’ kâidesine riâyet eden ve istikbâli garantiye almayı gerekli gören ehl-i îman, sınırlı ve çok kısa olan iğreti hayâta hizmetten fazla ölümden sonra olan ebedî bir hayâta hizmet etmeyi kendileri için mecbûrî görmüşlerdir. ‘Dünyâyı arzu eden ilim tahsil etsin. Âhireti isteyen ilim tahsil etsin. İkisine de tâlip olan ilim tahsil etsin[3] meâlinde de bir hadîs-i şerîf vârid olmuştur. Şu kadar var ki nefs, başlangıcında yeni doğmuş bir çocuk hükmünde olup terbiye vâsıtasıyla ıslah veya bozulmaya müsâit olduğundan bir âlim ve konulara vâkıf bir hükmedicinin terbiyesi altına girmeyi başarırsa ilim ve fen öğrenerek zâtını ve sıfatlarını süsleyerek hem kendini dünyâ ve âhiret sefâletinden kurtarır hem de ‘İyilik ve takvâda yardımlaşın[4] âyet-i celilesine uyarak birçoklarının istifâdesine vesîle olur. Allah korusun, din ve diyânet şerefinden mahrum, maddî-mânevî duygularını beş-on gün kabîlinde bulunan dünyâ saadetine hasreden bir yolunu şaşırmışın terbiyesine rastlarsa, tam tersine, sapıtır ve saptırır. Hal böyleyken İslâmî gazetelerden birinde tarafımdan da görülen bazı gruplara rastlanıyor ki bunlar işin hakîkatine vâkıf olmayan ümmetin birtakım gençlerinin, milletin yeni yetişen nesillerinin İslâmî itikatlarını ve mezhep anlayışlarını darmadağın etmeye kâfîdir. Meselâ birisi: ‘Bizde esâsen asrın ihtiyaçlarıyla, gelişmesiyle uygun bir tahsil ilmi var mı? Ne gezer!’ Birisi, ‘Frenkler daha on dokuz-yirmi yaşına girince gerçekten zekiyseler âdetâ birer allâme olurlar’, bir diğeri de ‘Rudlo gibi dâhiler âdetâ daha gençlik yıllarında îcat ve buluş yapan bir dâhi oldular’, bir başkası ise ‘Hiç bizden bu tür müsbet ve gerçek ilimlerde tecrübe görmüş allâmeler, ilmi cihâna kabûl ettiren allâmeler yetişti mi? İşittiniz mi?’ diyor. Bu, kinâye yoluyla değil açıkça İslâm milletinin beşerî olgunluklarından, ilmî ve tatbikî meziyetlerden nasipsiz olduklarını itiraf etmek demektir. Aslında Frenklerin çağımızdaki gelişmelerine, geçim ve kazanç yollarını kolaylaştırmaya hizmet eden fennî buluş ve tecrübelerine bir diyeceğimiz yoktur. Lâkin şunu da söze eklemek isteriz ki anılan milletin sâhip oldukları mükemmel fennî buluşları ve tahsil eyledikleri maddî üstünlüklerinin temel esâsı yine o İslâm bilginlerinin meydana getirdikleri kıymetli bilgilerden alındığını isbât için hüküm ve kuvveti hâiz âyet-i kerîmeler ve hadîs-i şerîfler gibi kat’î deliller pek çoktur. Hoş, bilinmelidir ki maddî-mânevî fazîletlerin kaynağı âyet-i kerimelerdir. Memleketin ve milletin medeniyetinin biricik muallimleri yine âyet-i kerimelerdir. Hem de öyle âyet-i kerimeler ki yalnızca Allah katından indiği, bugün Fransa’da hürmet ve saygıyla anılan âlimlerin de itirâfı ile isbât edilmiştir. Târih sayfalarında açıklandığı gibi câhiliye günlerinin birbirleri hakkındaki vahşî hak tanımazlıkları, insânî duygulardan yerle gök arası kadar uzak olan rezil davranışları meşhur ve herkesçe bilinirken İslâm nûruyla nurlanınca karşılıklı sevgileriyle tanınmalarına, yüksek meziyetlerle mevsuf olmalarına sebep Kur’ân âyetleri değil de nedir? Zekâ ve cesâret timsâli olanlar, fazîlet deryâsının dalgaları ve hikmetli bir yaşayış ve adâletin sırlarını kendilerinden sonra gelen nesillere öğretenler yine onlar oldu. Değersiz işlerden, basit fikirlerden tamâmen geçtiler. Ululuk semâsına yükselerek beşerî olgunluklara ulaştılar. Fikir açısından meleklerden öne geçtiler, çaba ve gayret açısından da Kisralardan üstün olduklarını şan ve şerefleriyle gösterdiler. Ulaştıkları ezici kuvvet ve huzur sâyesinde cihan pâdişahlarını aczlerini itirâfa mecbur ettikleri gibi sâhip oldukları hikmet ve mehabbetin korumasında büyük âlimleri hayrân edip şaşkına çevirdiler. Yâni Hak Teâlâ Hazretlerinin emir ve yasaklarına tam teslîmiyet sâyesinde başarının her noktasını hâiz oldular. O halde biz niçin ilim ve irfan gibi Kur’ân mahsûlü olan kavramları Kur’ân’a muhalif olan bir gruba isnâd edelim? Apaçık feyizlerimizin öğretme hakkını Radlo ve Kirko’ya verelim? Binâenaleyh İslâm şerefi ile müşerref ve îman nûruyla münevver ve özellikle hakîkatleri bilenlerin arasında seçkin bir konum edinmeyi ümîd eden Müslüman yazarlardan beklenen birinci vazîfe, dînin gerekleri ile dünyânın gereklerini ayırarak hemcinslerinin evlatlarına mezhep farkı gözetmeksizin ebedî mutluluğu sağlayacak sebeplerin temini ve özellikle itikat ve amellere dâir güvenilir kitapların öğrenilip okunmasını hususundaki teşvik ve gayretlerini artıracak sözleri esirgememektir. İkinci derecede ise çeşitli yenilikler ve sayısız tekniklerle ilgili var olan gelişmeleri öğrenmeye kâbiliyetli olanların da batılı ülkelerde bulunan mekteplere mürâcaatlarını tavsiye etmektir. Yoksa günler ayları, aylar seneleri kovalayıp durdukça hürmete lâyık olan fazîletli kimselerin binlercesini yetiştirmiş olan o yüce irfan mektepleriyle, îmânımızın yüksek mertebeleriyle alay eden özellikle karanlığın çirkefiyle ruhları kararmış bir grubu ısrarla ilim ve irfanla donatmayı kimlere layık görebiliriz? Bu konuda İslâm’ı ortadan kaldırmaya çalışan kimselerden başka kimi gösterebiliriz? ‘Fetvâ verin faydalanalım.’ Böyle bir makâlenin yayınlanması ve halkın gözleri önüne konulması yabancı gazetelerin birinde görülse üzüntümüze sebep olmayacağı gibi değer vermeye de gerek olmazdı. Ancak, Müslüman ediplerden kemâl sâhibi birisinin kalem ve dilinden bu tür şeyler sâdır olması doğrusu feryâd ve haykırıştan gözleri kapalı bırakmaz. Nitekim Farsça bir beyitte, ‘Ben ağyardan ve yabancılardan asla incinmem, Bana ne yaptıysa o dost yaptı’ denilmiştir. Es’âd-ı Erbilî’nin (k.s) Bu Mektubundan Öğrendiklerimiz:
  1. İlim ve irfan insanlığın tek kurtuluş yoludur.
  2. Bedenî ve rûhânî ihtiyaçlarımıza özen göstermeliyiz. Bir tarafa diğerinden fazla önem vermek insanın dünyâ-âhiret dengesini sağlayamamasına sebep olmaktadır.
  3. Din, dünyâ ve âhiret kazancı için ilmin rehberliğine başvurulmalıdır.
  4. Kişisel ve toplumsal buhranların sebepleri olarak İslâm’ı değil İslâm’ı tam mânâsıyla anlayamayan/yaşayamayan sîmâları görmek gerekir.
  5. İslâm’ın mensupları Batı hayranlığını bir kenara bırakıp kişisel ve toplumsal vazîfelerini yerine getirme gayretinde olmalıdır.
  6. Müslümanlar fikir ve eylemlerinde Batılı ilim/bilim insanlarının rehberliğine değil câhiliye toplumundan medenî bir toplum inşâ eden, kendisine sığınıldığı her dönemde müslümanları dünyâya örnek insanlar hâline getiren İslâm’ın kılavuzluğuna yönelmelidir.
  7. İslâm âlimleri, dînin gerekleriyle dünyânın gereklerini ayırarak, mezhep farkı gözetmeden ebedî mutluluğu sağlayacak sebeplerin temini ve özellikle itikat ve amellere dâir güvenilir kitapların öğrenilip okunmasını husûsundaki teşvik ve gayretlerini artıracak sözleri esirgememelidirler.
  8. Batı hangi konuda bizden öndeyse onların ilmî/bilimsel gelişmelerini öğrenecek kâbiliyetli bireylerle teknik ve bilimsel gelişmeleri yakında tâkip etmeliyiz. Bu süreçte Batı’dan inanç, ibâdet ve ahlâkî açılardan hiçbir etkilenme olmamasına özen gösterilmelidir.
  9. Âlimler, toplum önünde kendilerini ve dînin öğretilerini küçük gösterecek hâl ve tavırlardan uzak durmalıdı İslâm âliminin bu konudaki tavrı zihin karışıklıklarını giderecek ve müslümanlara yol gösterecek bir rotaya endeksli olmalıdır.
  10. İslâm’ı zedelemek için gayret gösteren dış düşmanlara karşı dikkatli olduğumuz gibi, içerden belki düşünmeden veya tehlikenin farkında olmadan dîne zarar verme çabası içerisinde olanlara karşı daha fazla bir dikkatle hareket etmeliyiz.
[1] İbn Mace, Mukaddime 17. [2] Münavi, Feyzü’l-Kadir, c.II, s.12. [3] Bu sözün İmam Şafii’ye ait olduğu nakledilmektedir. [4] Maide 5/2. Güncelleyen: Fatih Çınar

Abone Ol

En son haberleri doğrudan gelen kutunuza alın. Asla spam yapmayız!

Sosyal Medya Hesapları

Mesaj Bırak

En son haberleri doğrudan gelen kutunuza alın.

Bülten Aboneliği