Ara

Medeniyet: Maddeyi Vahiy ile Şekillendirmek

Medeniyet: Maddeyi Vahiy ile Şekillendirmek

“Vahiyden beslenmeyen medeniyet, deniyettir.”

İnsan, eskilerin tâbiriyle “medeniyyun bi’t-Tab’”, yâni doğuştan medenî bir varlık olarak tanımlanmıştır. Bu tanım, insanın yalnız başına yaşayamayacağını, bir topluluk içinde hayâtını sürdürmek zorunda olduğunu ifâde eder. Zâten “medenîlik” ve “medeniyet” kavramları da özünde bunu barındırır. Arapça’da “şehir” anlamına gelen ve müdûn köküne dayanan medîne isminden Osmanlı Türkçesi’nde türetilen medeniyet kelimesinin; kök itibârıyla “yönetmek” (es-siyâse) ve “mâlik olmak” anlamları bulunan deyn (din) mastarıyla ilişkili olduğu ileri sürülmüştür. Medenî (medeniyye) ve medînî ise “şehre mensup olan, şehirli” mânâsına gelmektedir.1Bundan dolayı medeniyet, ilk insanla ve insanlık târihiyle başlar. Yeryüzünde medeniyet ve ilk şehirleşme Hz. Âdem’le başlamıştır. Ancak burada dikkatimizi çeken en önemli husus, medeniyetin merkezine mescidin (câminin) konmuş olmasıdır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurur: “Şüphesiz, insanlar için kurulan ilk ibâdet evi elbette Mekke'de, âlemlere rahmet ve hidâyet kaynağı olarak kurulan Kâbe'dir.”2 

Allâh’ın (cc), medeniyetin ilk basamağı olan Mescid-i Haram için “rahmet ve hidâyet kaynağı” ifâdesini kullanması, medeniyete bambaşka bir ruh ve mânâ yüklemektedir. Aynı ifâdelerin Hz. Süleyman’ın (as) îmâr ettiği Mescid-i Aksâ için de kullanıldığını görmekteyiz. Kur’ân-ı Kerîm'de bu durum şöyle ifâde edilir: “Kendisine âyetlerimizden bir kısmını gösterelim diye kulunu (Muhammed'i) bir gece Mescid-i Haram'dan çevresini bereketlendirdiğimiz Mescid-i Aksâ'ya götüren Allâh’ın şanı yücedir...”3 

Benzer şekilde Peygamber Efendimiz (sav), İslâm medeniyetinin beşiği Medîne’deki mescid için şu ifâdeleri kullanmıştır: “İlk günden temeli takvâ (Allâh’a karşı gelmekten sakınmak) üzerine kurulan mescid, içinde namaz kılmana elbette daha lâyıktır. Orada temizlenmeyi seven adamlar vardır. Allah da tertemiz olanları sever.”4

Medeniyet mi, Deniyet mi?

Yeryüzünde medeniyetin merkezleri olarak zikredilen mescidler için kullanılan rahmet, hidâyet, bereket ve takvâ kelimeleri; medeniyetin sâdece zâhirî bir şehirleşme olmadığını vurgulamaktadır. İnsanlar bir arada yaşayabilir; yerleşim yerlerine büyüklüğüne göre köy, kasaba, şehir, kent veya metropol isimlerini verebilirler. Ancak bu, tek başına medeniyet anlamına gelmez. Eğer bir şehrin damarlarında rahmet, hidâyet, bereket ve takvâ dolaşmıyorsa, o şehir çok modern mîmârîlerden oluşsa bile orada medeniyetten aslâ bahsedilemez. 

Nitekim şu anda yapıları çok mâmur ve modern olan Avrupa şehirlerinin pek çoğunda bu mânevî ruh eksiktir. Ruhsuzdur. Bundan dolayı orada hâkim olan şey “medeniyet” değil, “deniyet” (alçaklık/düşüklük) hâlidir. Zulüm, haksızlık, sömürü ve merhametsizlik kol gezmektedir. Batı'nın modern ama medenî olmayan şehirlerinde durum sâdece kendi içlerinde bundan ibâret değildir; gittikleri yerlere de medeniyet adı altında zulüm, gözyaşı, kaos ve sömürü götürmüşlerdir. Bu durum, onların medeniyet dedikleri şeyin; Peygamberlerin beslendiği vahiy damarından değil, beşerî olan nefsin doyumsuz ve sınır tanımaz damarından beslenmesinden kaynaklanmaktadır. Oysa medeniyet terimi, düşünce târihi boyunca şehir hayâtının sosyal, siyâsal, entelektüel ve ekonomik alanlarda mümkün kıldığı birikimi ve fırsatları ifâde etse de Kur’ân-ı Kerîm’in ve Sevgili Peygamberimiz (sav)’in inşa ettiği medeniyet anlayışı çok daha derin bir ufka sâhiptir. 

Medenî İnsan

En kısa tanımıyla medenî insan, sâdece kendisi için yaşamayan insandır. Çünkü sâdece kendisi için yaşayanlar, Medîne’de (şehirde) yaşasalar bile medenî olamazlar. Medeniyetin ölçüsü; şefkat, merhamet, paylaşım, hoşgörü ve haksızlık yapmamak üzerine kuruludur. 

Sevgili Peygamberimiz, Yesrib’e (Medîne’ye) ilk adım attığı zaman şehri şu mesajla “Medîneleştirmiştir”: “Ey insanlar! Selâmı yayınız, yemek yediriniz, akrabâlarınızla alâkanızı ve onlara yardımınızı devâm ettiriniz. İnsanlar uyurken siz namaz kılınız. Bu sâyede selâmetle cennete girersiniz.”5

Bu Hadîs-i Şerîf gereğince, medenî insanın önce kendi hayat damarlarını vahiy ve Allâh’ın emirleriyle sulaması gerekir. Sonra buradan aldığı gıdâyla toplumun damarlarına; mahalle, sokak ve evlere akmalı; başta akrabâları olmak üzere yetimlere, fakirlere ve kimsesizlere yardımcı olmalıdır. Zoru tercîh etmeli, köle âzâd etmek veya açlık gününde bir yoksulu doyurmak gibi erdemleri kuşanmalıdır. Medenî insan; konuşmasıyla, yürümesiyle, gülmesiyle ve aktiviteleriyle başkalarını rahatsız etmeyen insandır. Lokman Hekim’in öğüdünde olduğu gibi: “Yürüyüşünde tabii ol, sesini alçalt...” ve “Küçümseyerek surat asıp insanlardan yüz çevirme...”6

Medenî Şehir

Birlikte yaşamanın en önemli göstergelerinden biri şehirlerdir. Bir şehrin yerleşim planı, ulaşımı, eğitimi ve sağlığı çok modern olabilir. Ancak bünyesinde merhamet, fedâkârlık ve diğerkâmlık barındırmıyorsa burada bir medeniyetten bahsedilemez. Peygamber Efendimiz, “Komşusu aç iken tok yatan bizden değildir”7 buyurmuştur. Eğer bu hassâsiyet şehrin evleri arasında dolaşmıyorsa, orada medeniyetin “m”si bile yok demektir. 

Yine Peygamberimiz (sav); “Komşusu; dîni, hayâtı, nâmusu ve malı konusunda kötülüğünden emîn olmayan kişi, (hakîkî mânâda) îmân etmiş olamaz”8 buyurmaktadır. Bir şehirde bu güven ve medeniyet ölçüsü hâkim değilse; güvenlik siteleri, güvenlik görevlileri ve kameraları orayı medenî yapmaya yetmez.

Çağlar değişse de değişmeyecek bir medeniyet ölçüsü vardır: “Evinizi yaparken komşunun rüzgarını kesmeyin.”9 Bu ruh, İslâm şehirlerini bir sarmaşık gibi sarmıştır. Öyle ki Bişr-i Hâfî’nin kız kardeşi, Ahmed b. Hanbel’e: “Evimizin damına vuran komşunun ışığında yün eğirirsem onun hakkına girmiş olur muyum?” diye soracak kadar ince bir düşünceye sâhiptir. Yine İslâm medeniyet târihinde ordular, yol güzergâhındaki bağlardan yedikleri üzümlerin parasını ağaca bağlayacak kadar hassas bir ruhla donatılmıştır.

Medenî Dünyâ ve Sonuç

Bugün postmodern dünyâ, modern bir câhiliye devri yaşamaktadır. Metropollerde, mahalle ve sokaklarda yukarıda bahsettiğimiz medenîlikten eser bulunmamaktadır. Halbuki İslâm şehirleri, Medîne’nin birer şubesi olarak fakiri ve zenginiyle, toplumun bütün katmanlarının birbirlerinin haklarına saygı duyduğu yerlerdir. 

Medenî dünyâ kanâatimizce şöyle tanımlanmalıdır: Kaynağı vahiy olan, hakkın hâkim olduğu, kimseye haksızlık yapılmayan, ülkelerin yer altı ve yer üstü kaynaklarının sömürülmediği bir dünyâ. Dünyevî hırslar için ekolojik dengesiyle ve gıdâların genetiğiyle oynanmayan, tahrip edilmeyip îmâr edilen bir dünyâ.

Ne yazık ki yukarıda târif ettiğimiz dünyâya çok yabancı bir ortamda yaşıyoruz. Çünkü medeniyet yok. “Batı medeniyeti” denilen yapı, gittiği yere tahrîbat, kan ve gözyaşı götürerek “tek dişi kalmış canavara” dönüşmüştür. Gıdâsı vahiy olmadığı için bu canavar ne Gazze’de ne Doğu Türkistan’da ne de Arakan’da kana doymaktadır. Şehirleri modern ama medenî olmayan bu dünyâda suç oranları ve ahlâkî çöküntü her geçen gün artmaktadır. Çünkü bu şehirlerin damarlarında vahyin değil; nefsin doyumsuz, kaostan ve kandan beslenen enerjisi dolaşmaktadır.

Sözü, İlâhî uyarı ile bitirelim:

“Hâkimiyeti ele aldığında ise ülkede bozgunculuk çıkarıp ürünleri ve nesilleri yok etmeye çalışır. Allah bozgunculuğu sevmez.”10

Dipnotlar:

1 İlhan Kutluer, Prof. Dr. “Medeniyet”, TDV İslâm Ansiklopedisi 2003 (Ankara),28/ 296-297.
2 Âl-i İmran 3/96.
3 İsrâ 17/ 1
4 Tevbe /108.
5 Tirmizî, Kıyâmet 42. Ayrıca bk. İbni Mâce, İkâmet 174, Et’ime 1.
6 Lokman/ 17-19. 
7 Hâkim, Müstedrek, 4/183, h. no: 7307.
8 Buhari, Edeb 29; Müslim, İman 73
9 Taberani, El Mucemu’l-Kebir, XIX,419.
10 Bakara 2/205.

Ocak 2026, sayfa no: 10-11-12-13

Abone Ol

En son haberleri doğrudan gelen kutunuza alın. Asla spam yapmayız!

Sosyal Medya Hesapları

Mesaj Bırak