Kur'ân-ı Kerîm'de, iki cihan güneşi Efendimiz aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm şöyle buyurulmuştur: “De ki: Benim ibâdetim, kurbânım, yaşamım ve ölümüm Âlemlerin Rabbi olan Allah içindir.” (En'am, 162.)
Hazret-i Mevlânâ eşsiz hikmetlerini sunuyor:
“Uyan da gör ey bir katre gibi olan! Kendiliğini tereddütsüz kurbân et de bir katre karşılığında koca bir umman satın alasın!”
Fuzûlî Hazretleri de bu konudaki şehâdetini şöyle ifâde ediyor: “Yılda bir kurban keserler halk-ı âlem id içun. Dem-bedem saat ben senin kurbânınem.”
Cüneyd el-Bağdâdî Hazretleri ise aşk ile candan geçmeyi, canı asıl sâhibine vermeyi ifâde ettiği muazzam sözünde; “Tasavvuf, Allâh’ın (cc) seni sende öldürmesi ve Kendisiyle diri kılmasıdır” demiştir.
Kurbiyete muhtâcız. İnsan ölümsüz bir varlıktır. Ruhlarımız Rabbimiz’den geldiği için bizler ebediyete āitiz. Bizler mutlak ihtiyaç sâhibi bir varlık olarak bağımlı yaratıldık ve bu yüzden Allâh’a (cc) yakınlığa muhtacız.
Biz bu dünyâya şâhit ve şehît olmak için geldik. Hayâtımızı, ‘hayâtımızı Veren’e fedâ etmek için dünyâya geldik. Kurbiyet cennetine kavuşmak için, Allah (cc) için olmayan her sevgiyi kurbân etmek için dünyâya geldik.
Allâh’ı sevmek ve O’nun kurbiyet cennetine ermek için canımızı vermemiz gerekir. Bu ilâhî alışverişi Zü’l-Celâl ve’l-İkrâm şöyle açıklamaktadır: “Şüphesiz Allah, mü’minlerinden canlarını ve mallarını, kendilerine vereceği cennet karşılığında satın almıştır. Artık onlar, Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve ölürler. O halde yapmış olduğunuz alışverişten dolayı sevinin. İşte asıl bu büyük başarıdır.” (Tevbe, 111.)
Aşkın kantarı nefsin lezzetlerinden fedâkârlıktır! Allâh’a ulaştıran yol fedâkârlıktan geçiyor. İnsan Allah'la ilâhî mübâdeleye girer ve O'nun tarafından satılıp alınır. İnsanın cüz’î irâdesini Allâh’ın Küllî irâdesine teslîm etmesi, benzeri olmayan bir özgürlük, nur, zenginlik, mutluluk ve güç getirecektir. Hazret-i Mevlânâ’nın kelâm-ı mübârekleri ile:
“Kur’ân'ın huzûrunda alçalmış, kurbân olmuş, rûhu, Kur’ân kesilmiş adamdan sor.” “Derviş bedenini de rûhunu da fedâ eder. Bu, her cömertçe işin temelidir.” “Ey gönül! O'nun kapısında ihrâma gir de emir veren ol. Yokluk Arafat'ında gez dolaş, niyazda bulun. Kâbe'nin seni karşılamasını istersen eğer, benlik ve bizliği Mina'da kurbân et.” “Derde düşmedikçe dermâna erişemezsin. Can vermedikçe de cânâna kavuşamazsın. Halil gibi ateşe atılmadıkça, Hızır gibi âb-ı hayat kaynağına ulaşamazsın.” “Aşk dîninde herşey fedâ edilmelidir!”
Bir velînin en aslî özelliği Hakk Teālâ’ya olan kurbiyetidir. Velâyet, Allâh’a tam bir kurbiyet ile kemâline ulaşır. Bir velînin ana karakteri mekanik ve rutinleşmiş bir hayattan sıyrılıp kurbiyetin hakîkatini yaşamaktır. Gaflet, cehâlet, yüzeysellik, düşüklük, dışsallık, önemsizlik, kıymetsizlik, şehevânîlik gibi hallerden kurtulur, Huzûr-ı İlâhî’nin zenginliğine, saflığına, duruluğuna ulaşır ve kurbiyet cennetinde yaşar.
İnsan Hakk’ın kurbiyyet iklimlerinde ne kadar karar kılarsa ilâhî nûra ve nazara da o nisbette mazhar olur ve hayâtı da o nisbette mübârekleşir. Allâh’a her yakın olan şey güzel ve mübârektir. Zü’l-Celâl ve’l-İkrâm olan Allah Teālâ’ya en yakın olan Peygamber Muhammed Mustafâ aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm’dır. Bu yüzden de yaratılmışların içinde en güzel Zât-ı Pâk’idir, çünkü ilâhî nûra ve nazara en çok Zât-ı Ahmediyye’leri mazhar olmuşlardır.
Ümmet-i Muhammed'de fedâkârlığın zirvesi zuhûr etmiştir. Nefsini fedâ etmek insanın özünde vardır ve hayâtın bizzat dinamiğidir. Yaratılmış gerçeklikleri aşabilen yegâne kuvvet nefsini fedâ etmekle kazanılır. Nefsinden infâk etmeyen bir kimsenin aşkı sahtedir. Dr. Haluk Nurbâki bu konuda: "Medîne sırrını taşıyarak, Sevday-ı Muhammedî uğruna fedâ edilmeyecek hiçbir duygu yoktur. Bütün duygularımızı, nefsimizin bütün hâinliklerini Sevday-ı Muhammedî uğruna fedâ edeceğiz." Nefsinden infâk etmeksizin bir kimsenin Muhammed Mustafâ Efendimiz aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm’a karşı sevgisi sahte olur.
En büyük teslîmiyet kahramanlarından ikisi de şüphesiz ki Hz. İbrâhîm (as) ve Hz. İsmâîl’dir. İlâhî irâdeye teslîm olmakta zerre tereddüt göstermemişler. Cesâret, doğruluk, mutlak kararlılık, şüphesizlik ve üstün ahlâk vasıflarını temsîl etmişlerdir. İsmâîl (as) halîm, selîm bir vaziyette, istek duyarak tıpkı bir koyun gibi boynunu bıçağa uzatmış, tam bir teslîmiyet göstermiştir. Bir insanın, ölümü anında gösterdiği ne büyük bir mertlik bu!
Kurbiyetin râyihalarını doyasıya koklamak istiyorsak, Allâh’ın kulu olmalıyız. Ancak dâimî kulluk Sâhip’le kurbiyet husûle getirebilir. Ancak Allâh’a kul olmuş bir kimse ebedî âzatlık kazanabilir. Kul gönlünün en derinlerinden dünyâya parlayan, tevhîd nûrunun parlak aydınlığıdır. Kul dünyâdan vazgeçip, ebedî güzelliklere varır ve kurbiyetin râyihalarını doyasıya koklar. Kul, varlığın sukûtunu temsîl eden kişidir.
Rabiatü’l-Adeviye Hazretleri Allâh’a ettiği meşhur niyâzında mutlak ve şartsız kulluğunu arz etmişti: “Ey Rabbim! Kurbiyetinin güzelliğine yemîn ederim ki Sana ne cehennem korkusundan ne de cennet arzusundan kulluk yaptım. Sana ancak Sen’in için kulluk ettim.”
Allâh’a olan aşkı kulluk ile isbât edelim! Muhammed Mustafâ Efendimiz aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm’a olan muhabbeti hizmet ile isbât edelim!
Kemâle ermiş bir mü’minin nişânesi nedir? Kendini fedâ etmek, şehit olmaktır. Aşkın hakîkî târîfi şehâdettir. Eğer kendimizi dünyâya kaptırmazsak ve kalbimizdeki putları kırarsak, Hz. Hamza ve Hz. Hüseyin Efendimiz'den öyle bir istifâde ederiz ki hayâtımız nur ve merhametle dolar. Dünyevî statü ve şerefi arzulamayı bırakırsak kulluk ve şehâdeti kazanabiliriz. Muhabbetin zaferiyle huzur, adâlet, doğruluk, eşitlik, selâmet ve güven yansımaktadır.
İlk şehîdimiz Hâbil’in şehâdetinden itibâren İslâm’ın şehitleri görünüşteki ölümleriyle insanlığa hayat olmuşlardır. Aşkın hakîkî târîfi şehâdettir. Şehitlik, Allâh’a olan aşkın en yüce isbâtıdır. Şehitsiz, kurbansız İslâm dîni yeryüzünde gerçekleşmez; insanoğlu karanlıkta kalacaktır. Şehitler olmadan ölümdeki ölümsüzlüğü bilemeyecektik, ölümün Allâh’a kavuşmak olduğunu bilemeyecektik, ölüm ânında Cemâlullâh’ı müşâhede etmenin şuuruna erişemeyecektik. Şehit canın bedelini kendi canı ile ödeyen kişidir. Şehit, her şeyden geçerek ‘Lâ ilâhe’ deyip ön safa atlayan, ‘İllallâh’ diyerek Hakk’ın Cemâli’nin nûrunu müşâhede eden kişidir. Hz. Mevlânâ şehitliği şöyle izah etmiştir: “Şehitlik, mü’min için hayattır, münâfık için ölüm ve çürüme!”
Hakîkî kul, yaşayan bir şehittir. Allâh’ın taleplerini kendi nefsininkilerden azîz tutma sırrıyla yaşar. Nefsine müteallık bir şahsiyetle zerre ilgili değildir. Benliğinden sıyrılmış, dünyâdan vazgeçmiştir. Kendi nefsini kurbân etmiş yaşayan bir şehittir âdetâ. Etrâfını alevleriyle aydınlatan ama bu meyanda etrâfındakiler nurlanırken kendisi eriyip giden bir mum gibidir. Allah Teālâ’nın Kur’ân’daki ifâdesiyle: “Ölü iken hidâyetle dirilttiğimiz, kendisine insanlar arasında yürüyecek bir nur verdiğimiz kimse...” (En’am, 22.)
Hz. Ali ile Hz. Veysel Karanî’nin aralarında geçen muazzam bir olaya şâhitlik edebiliriz: Savaşın sonuna doğru bir safhada Veysel Karanî Yemen’den geldiğinde 80 küsür yaşında idi. Hz. Ali'ye haber verdiler Üveys geldi diye. Hemen koştu gitti yanına:
“Buyur Sultānım bir emrin mi var, onun için mi geldin?”
“Hayır, senin saflarında savaşmaya geldim.”
“Aman Sultānım, senin duān yeter bize, senin himmetin yeter, savaşmaya ne lüzum var?..”
“Ama duām kanımı akıtmıyor Yâ Ali! Ben senin uğrunda şehit olmaya geldim. Bu kan sana değer Yâ Ali! Biz Resûlullah'tan böyle eğitim gördük...” diye buyurdu.” Savaştı ve şehît oldu.
Hz. Hüseyin’in gönlündeki mukāvemet gücünden bir zerreye kadar tevârüs edelim. Hz. Hamza’nın cesâretinden, Hz. Yûsuf’un imtihanlarına sabrından, Hz. Hatîce’nin aşk-ı Muhammedî’sinden, Hz. Fâtıma'nın mahviyet sırrından, Hz. İsmâîl’in teslîmiyet sevgisinden, Hz. Ali'nin Efendimiz'in yatağında yatıp uyuyacak kadar ihlâslı olmasından bir zerreye kadar tevârüs edelim. Eğer aşkı öğrenmek istiyorsak, Hz. Hatîce’nin üstüne aldığı ağır mesûliyetlerin altında ezilmeye biz de, bir nebze olsa bile kendi hayâtımızda gayret etmeliyiz.
Nefsi fedânın zirvesi de Ehl-i Beyt-i Mustafâ ve Ashâb-ı bâ-safâda tezāhür etmiştir. Onlar hep bir ağızdan, cân ü dilden: “Anam, babam, çocuk, mal, mülk, makam ve canım fedâ Yâ Resûlallah!” demişlerdir. Hz. Ali kerremallâhu veche daha onüç yaşındayken Peygamber Efendimiz’e sevgisini şöyle haykırdı: “Canım canına, kanım kanına, her şeyim sana fedâ olsun yâ Resûlallah!”
Bizlere düşen onların bu hârikulâde mahfiyet ve fedâkârlıklarını hayranlıkla müşâhede etmek ve hayâ ile onlar için gözyaşı dökmektir. Döktüğümüz gözyaşları kalbimizde birer muhabbet tohumu hâline gelir. Bu tohumlar yine hayâ ve hayranlık ile dökeceğimiz gözyaşlarıyla sulanır ve böylece taşıdığımız îman nûru artarak karanlık tarafımıza gālip gelir.
İslâm dîni Hz. Muhammed aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm'a büyük muhabbet duyan ilk mü’minler sâyesinde tüm dünyâya hızla yayıldı. Bu durum İslâm’ın doğuşunda 150 kişinin 12 sene boyunca İslâmiyet’i ayakta tutmasıyla mümkün oldu. Bunlar Peygamberin ehl-i beyti, dört halîfe ve diğer ashâb-ı kiramdı. Onlar bu yola kurbân veya şehîd olmasalardı İslâm yeryüzünde var olmazdı. Ehl-i Beyt-i Mustafâ ve Ashâb-ı Kiram muhteşem nûrânî misâlleriyle bizim için kanlarını dökerek şehit oldular. Hidâyet nûrunu almamız için hayatlarını verdiler. Böylece İslâm nûru Ehl-i Beyt ve Ashâb-ı Kiram kanalıyla yeryüzüne bir dirilik getirdi. Bu dirilik, bu nur bizi kıyâmet gününe kadar aydınlatmaya devâm edecek.
Haşr Sûresi 9. âyet mükemmel bir şekilde Ehl-i Beyt-i Mustafâ ve Ashâb-ı Kiram ahlâkını târîf ediyor: “Hayır olarak verdikleri dünyâlık nimetlere karşı kalplerinde en küçük istek duymaz, gözleri arkalarında kalmaz ve böyle bir şeyi içlerinden dahi geçirmezler. Muhtaç oldukları halde başka ihtiyaç sâhibi kardeşlerini tercîh ederler.”
Hz. Ebû Bekir cehennemdeki dehşet anlarını gördüğünde dayanamayarak Allâh’a haykırdı: “Yâ Rabbi! Vücûdumu o kadar büyüt ki cehennemi ben doldurayım. Oraya bir başkası girmesin!”
Kerbelâ'da, Muharrem ayının dokuzunda, en kanlı devrinde Hz. Hüseyin Efendimiz: “Kader ekranında ne kadar belâ varsa bana ver. Benden sonra gelecek mü’minlere belâ verme, onlar tahammül edemezler. Benden sonra gelecek mü’minlerin îmanları kaybolmasın, muhterem dedeme îmân etmekte tereddütleri kalmasın!” diyerek niyâz etmiştir.
Hz. Hamza (ra), Fahr-i Kâinât Efendimiz’i o kadar seviyordu ki: “Bu kalp senin uğrunda parçalansın, bu kalp parçalanmadıkça sana karşı olan aşkımın sükûnet bulması mümkün değildir!” diyordu.
Resûlullah aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm bir gün Hz. Ali'ye şöyle buyurdu: “Yâ Ali! Ümmetimin günahkârları hakkında sen ne yapacaksın?” Hz. Ali kerremallâhu veche şöyle cevap verdi: “Allah izin verirse, ben elimden gelen bütün iyiliği yapacağım. Yarın kıyâmet gününde Sırat köprüsünün her iki tarafını tutup âsî ümmetinin cehenneme girmesine mânî olacağım. Durum şiddetlenirse, onların her birinin yerine ben ateşe gireceğim!”
Ve hiç değilse artık mü’min kimliğine yeniden bürünelim ve böylece Allâh’ın Habîbi Muhammed Mustafâ aleyhisselâm’ın aşkının peşinden yürüyelim….
Aliya İzzetbegoviç'in şu muazzam sözünü işitelim:
“İslâm korkakların değil cesur ve atılgan müslümanların omuzlarında yükselecektir.”
Haziran 2026, sayfa no: 30-31-32-33-34-35-36
Abone Ol
En son haberleri doğrudan gelen kutunuza alın. Asla spam yapmayız!
Mesaj Bırak