Kredi Mertebeniz?

İdris Sarısoy[1] 1. Genel Çerçeve Kurumların ülkeye, şirkete ve gerçek kişilere borç verirken dikkat ettikleri en önemli şey, borcu alan tarafın geri ödeme yükümlülüklerini zamanında yerine getirip getiremeyeceğidir. Çünkü hiçbir kurum, parasını kendisinden geri alamayacağı veya alma olasılığı çok düşük olan birine borç vermek istemez. Borç veren kurumların bu konuda bir endişesi varsa, geri ödeyememe riski yüksek olanlara ya borç vermezler ya da normal oranın üzerinde bir fiyatla (fâizle) verirler. Ülkelerin, kamu kurumlarının, özel şirketlerin ve gerçek kişilerin borç geri ödeyebilme kâbiliyetleri birbirlerinden çok farklıdır. Bu durumun büyük ölçüde ekonomik gelişmişlik düzeyleri ile paralellik arzettiğini söyleyebiliriz. Diğer bir ifâdeyle, ülkelerin gelişmişlik düzeyi arttıkça borçlarını geri ödeyememe riski düşmektedir. Böyle olunca, meselâ 5 yıl vâdeli 1000 $’lık bir borç için ABD Hazinesi %2,5 fâiz öderken, aynı miktar ve vâdedeki borç için Türkiye Hazinesi %9, Mısır Hazinesi %20, Suriye Hazinesi %30 fâiz ödemek zorunda olabilir. Oranlardaki farklılık, ülkelerin borçlarını geri ödeyebilme yeteneklerindeki farklılıklardan kaynaklanır. Ayrıca bu oranlar, millî gelirlerin veya vergi gelirlerinin ne kadarının (dış borçlanma durumunda) ülke dışına veya (iç borçlanma ile) kamu kesiminden borç verenlere doğru gittiğini göstermektedir. Günümüze kadar, genellikle kurumların ve ülkelerin finansal yükümlüklerini yerine getirebilme kâbiliyetinin belirlenmesiyle ilgili çalışmalar artarak ve yaygınlaşarak devam ederken, artık gerçek kişilerin de kredibilitesini ölçen çalışmalar başlamıştır. Bu sâyede, borcunu zamanında ödeyen kişi daha düşük risk profiline sahip olduğu için ucuz borçlanma imkânına kavuşurken; borcunu zamanında veya hiç ödemeyenler yüksek risk profiline sâhip olacaklar, ya daha yüksek mâliyetle borçlanacak ya da hiç borçlanamayacaklardır[2]. Böylece riski düşük olan kişilerin borçlanma mâliyetleri içindeki risk mâliyetleri de düşük olacağı için, bu kişilerin borçlanma mâliyetlerinde önemli düşüşler ortaya çıkabilir. Borç verenler için en önemli sorun, “acaba hangi ülkeye/kuruma/şirkete hangi orandan borç” verileceğidir. Daha doğrusu borç alanların objektif ve doğru olarak borç geri ödeme kâbiliyetlerini kim, nasıl belirleyecektir? Bunu belirleyen kurumun giderleri borç veren tarafından mı, yoksa borç alan tarafından mı karşılanacaktır? Eğer borç veren tarafından karşılanırsa, borç alan kurumların riskleri olduğundan daha yüksek gösterilerek, borç verenlerin haksız kazanç sağlamasına sebep olabilirler mi? Tersi durumda, yani giderlerin borç alanlar tarafından karşılanması durumunda da riskler olduğundan daha düşük olabilir mi? Bunun gibi birçok soru akla gelebilir. Konuya hangi açıdan bakılırsa bakılsın, buradaki temel sorun, borç alan tarafın borcunu geri ödeme kâbiliyetinin objektif ve doğru olarak tespit edilip edilemeyeceğidir. Şimdi konuya dâir kavramları ve bu sürecin nasıl geliştiğini açıklamaya çalışalım[3]. Kredi derecelendirme, borçlunun anapara ve fâiz yükümlülüklerini ödeme isteği ve kâbiliyetini zamanında ve tam olarak yerine getirip getiremeyeceğinin tespit edilmesidir. Kredi derecelendirme faaliyeti tek bir proje için olabileceği gibi bir kuruluş (özel veya kamu), ülke, menkûl kıymet ihrâcı için olabilir; kısa–uzun vâdeli, ulusal para ve döviz cinsinden, iç piyasa veya dış piyasa borçlanmaları için yapılabilir. Derecelendirme, 15 – 20 yıllık veriler kullanılmak sûretiyle belirlenmektedir. Buradaki en önemli sorun şudur; değerlendirmeye dâhil edilen yıllarda krizler yaşanmışsa, gelecek dönemki projeksiyonların ve hedeflerin değerlendirilmeye dâhil edilmemesiyle finansal yükümlülüklerin yerine getirilme kâbiliyeti çok düşük çıkabilir. Örneğin 2004 yılında Türkiye için yapılacak bir çalışmada ülkenin kredi notunun değerinden düşük çıkma ihtimâli çok yüksektir. Çünkü 2004’ten 20 yıl geriye gittiğimizde, 1984 yılına ulaşırız. İlk dönemler askerî darbe etkisinin olduğu yıllardır ve sonra 1994 krizinin, 1997 Askerî Müdahalesinin, 1999 ve 2001 krizinin, ortalama 2 – 3 yılda koalisyonlardan oluşan hükümetlerin, çok yüksek bütçe açığı ve enflasyon oranlarının olduğu görülmektedir. Hiç ekonomiden anlamayan birine bile bu bilgiler aktarılsa, o kişinin ülke ekonomisiyle ilgili olumlu düşünmesi mümkün değildir. Ancak 2003 yılında başlayıp 2004’te devam eden siyasi istikrar, bütçe açıklarının, enflasyonun ve fâiz oranlarının düşmesi, ekonomik büyümenin yüksek olması ve makro ekonomik (işsizlik, dış ticaret vb.) göstergeler ve diğer alanlardaki olumlu gelişmeler hesâba katıldığında, tablonun çok farklılaşacağı da âşikârdır. 2. Târihî Gelişim Kredi derecelendirme sistemi, ilk olarak 19. yy’da ABD’de başlamıştır. Borç alanlar ile borç verenler arasındaki ilişki gelişince bu sistemin önemi artmıştır. 1837 yılında ABD’de yaşanan büyük ekonomik çöküş netîcesinde birçok kurum yükümlülüklerini yerine getirememiş ve böyle bir kuruma olan ihtiyaç artmıştır. Kredi derecelendirme sistemini uygulamak için ilk olarak Lewis Tappan 1841 yılında “the Mercantile Agency” şirketikurulmuştur. Daha sonra 1900 yılında John Moody, bugün “Moody’s” olarak bilinen “Moody’s Manual of Industrial & Corporation Securities”i kurmuştur. İlk kredi derecelendirmesini 1909 yılında yapmış, kredi notlarını A, B ve C olarak belirlemiştir. Bu sıralamada A notu en iyi, B orta, C ise düşük kaliteyi göstermektedir. 1906 yılında Standart and Poor’s, Standart İstatistik Bürosu olarak, ABD’deki hisse senetleri hakkında bilgi toplam için kurulmuştur. Daha sonra faaliyet alanlarını genişleterek ülkelerin, şirketlerin (kamu – özel) finansal yükümlülüklerini yerine getirme kâbiliyetlerini belirlemektedir. Fitch, 1913 yılında yayıncılık şirketi olarak kurulmuş, New York Borsası’nda işlem gören şirketlerle ilgili istatistikî bilgiler yayınlamıştır. Fitch daha sonraki yıllarda kamu tahvillerine ilişkin analizler yayınlayarak faaliyetlerini sürdürmüştür. Kredi derecelendirme kurumları, faaliyetlerini bölgesel veya küresel çapta sürdürmektedirler. Bu kurumların büyük bir bölümü ABD'de kurulmuştur. 3. Olumlu ve Olumsuz Yönleri Piyasa talebiyle ortaya çıkan kredi derecelendirme kurumları fon piyasalarına önemli katkılar yapmaktadır. Bu kurumların en önemli katkısı şudur; yüksek getiri elde etmek isteyenler fonlarını geri ödeyememe riski yüksek; normal veya düşük getiri elde etmek isteyenler de fonlarını geri ödeyememe riski düşük olan alanlarda değerlendirirler. Böylece fon sahipleri süreç sonucunda çok önemli bir sürprizle karşılaşmazlar. Ayrıca piyasaya fon arz edenler için çok sayıda alternatifler ortaya çıkar. Konuya borç alanlar açısından baktığımızda, kurumların veya ülkelerin borçlanma mâliyetlerinin riskleriyle uyumlu olması sağlanır. Ayrıca borç alabilecekleri çok sayıda alternatiflerin oluşması da sağlanır. Bu kurumların olumsuz taraflarına bakacak olursak, bu konudaki en belirgin özellikleri bazı kurumları/ülkeleri ya olduğundan düşük veya yüksek riskli göstermek sûretiyle, bu kurum veya ülkelere borç verenlerin büyük finansal kayıplar yaşamalarına neden olabilmeleridir. Meselâ 2008 yılındaki finansal krizde birçok kredi değerlendirme kuruluşu tarafından yapılan kredi derecelendirmesinde, riski en düşük/olmayan şeklinde tanımlanan bâzı kurumların iflâs ettiği, bazı ülkelerin de finansal yükümlülüklerini yerine getirme konusunda acze düştükleri görüldü. Tabiî buradaki temel sorunlardan biri, kredi derecelendirme kurumlarının giderlerinin borç alan kurum tarafından karşılanmasıdır. Diğer bir ifâdeyle, örneğin X şirketi, kendisinin kredi derecelendirme işi karşılığında kredi derecelendirme kurumuna ödeme yapmaktadır. Çok yakın bir zamanda Türkiye’deki siyasetçiler, ülke kredi notunun düşük olması sebebiyle bazı uluslararası derecelendirme kurumlarıyla sözleşmesini yenilemeyeceğini belirtip, biriyle ilgili bu karârı uygulamaya geçirdiğinde, diğer iki kurum Türkiye’nin ülke kredi notunu yükseltmişti. Bu durumda, Türkiye daha önce daha yüksek notu hak ettiği halde bu verilmediyse, ülkenin boş yere yüksek fâizle borçlanmasına sebep olunmuştur. Ancak eğer gerçek notu bir önceki notu ise bu durumda Türkiye’ye borç verenler yanıltılmış ve zarâra uğratılmış olacaklardır. 4. Neler Yapılabilir? Kurumların ve ülkelerin finansal yükümlülüklerini yerine getirme kâbiliyet ve kapasitelerinin tam olarak ortaya konması, fon piyasaları için son derece yararlı bir faaliyettir. Ancak bu yararlı faaliyetin sonuçlarının da olumlu olabilmesi için mutlakâ değerlendirme sisteminin objektif ve gerçek durumu ortaya koyan bir özelliği olması da gerekir. Eğer A derecelendirme kurumu X şirketi için 8/10 notu vermişse, B derecelendirme kurumunun da aynı şirket için 8/10’a yakın bir not vermesi beklenir. Eğer arada büyük bir sapma varsa bu iki kurumdan birinin veya her ikisinin yaptığı derecelendirme faaliyetinin gerçekçi olmadığı söylenebilir. Konuya Türkiye açısından bakacak olursak, aslında yapılması gereken şey Türkiye’nin bir “Uluslararası Derece Kurumu” kurmasıdır. Elbette bu kurumun kısa ve orta vâdede etkin ve itibâr edilebilir olması beklenmemelidir. Bugün piyasaya hâkim olan üç kurumun (Standart and Poor’s, Moddys’s ve Fitch) neredeyse bir asır önce kurulmuş olduğu bilgisi dikkate alınırsa; piyasalarda güven kazanılmasının yıllar alabildiği görülmektedir. Ancak, yapılan değerlendirmeler ne kadar tutarlı ve gerçekçi olursa, duyulan güven de o kadar artar ve kurumun küresel çaptaki itibârı çok daha kısa sürede yükselir. “İstanbul Finans Merkezi” projesine paralel bir oluşum bu merkezin gücünü daha artırabilir. Küresel çapta yapılması gerekenlerin başında, bu kurumların hatâlı kararlarına karşılık belli yaptırımlar uygulanması gelebilir. Çünkü mevcut durumda henüz böyle bir uygulama yoktur. Yâni derecelendirme kurumları tarafından riski düşük olarak belirtilen bir kurum iflâs edip yükümlülüklerini yerine getiremediğinde, bundan zarar görenlerin derecelendirme kurumu nezdinde hiçbir yaptırım yetkisi yoktur. Meselâ kredi notu yüksek olan bir kurum iflâs edebiliyorsa, ortaya çıkan zararların en azından belli bir bölümünün bu kurumlar tarafından karşılanması bir çözüm olabilir. Alternatif olarak, hatâlı derecelendirme durumlarında bu kurumların derecelendirme yetkilerinin kısıtlanmasına da başvurulabilir.   [1] Bülent Ecevit Üniversitesi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Maliye Bölümü Öğretim Üyesi, sarisoy@karaelmas.edu.tr [2] Bu faaliyeti hâlihazırda Kredi Kayıt Bürosu yapmaktadır. Ayrıntılı bilgi için bakınız: www.kkb.com.tr [3] Ahmet Ulusoy, Devlet Borçları. Tranzon: 2010, s.175-180.

Abone Ol

En son haberleri doğrudan gelen kutunuza alın. Asla spam yapmayız!

Sosyal Medya Hesapları

Mesaj Bırak

En son haberleri doğrudan gelen kutunuza alın.

Bülten Aboneliği