Ara

Kosovalı Şeyh Müderris Selim Sâmi Efendi Sânihât

Kosovalı Şeyh Müderris Selim Sâmi Efendi Sânihât

Dergimizin bir önceki (Eylül) sayısını Kelâm-ı Kibâr köşemizde “Saksağan” hikâyesi ile teşrîf eden, Kosovalı Şeyh Müderris Selim Sâmi Efendi’nin (ö.1951) “Sânihât” adını verdiği ve Osmanlıca Türkçesi ile kaleme aldığı 25 maddelik el yazması hikmetlerinden oluşan eserinin birinci bölümünü ilk defa yayınlıyor ve Yenidünya Dergisi’nde istifâdelerinize sunuyoruz.

 

Bismillâhirrahmânirrahîm

  1. Âşıkları taklîden söylediğim sözler, kendimde iktidâr görmekten değil, belki yeni güftâra2 başlayan sabîler gibi meclis-i ricâlde handelerle alkışlanarak yanfur yunfur3 söyledikleri sözler kabîli olmak ümîdiyle söylenmiştir.
  1. Kâinâttaki cemâdât, gûyâ her biri hay olup “Lâ ya’sûnallâhe mâ emerahum ve yef’alûne mâ yü’merûn”4 âyetinin sırrına mazhar birer melek sıfatında görünüyor.
  1. “Hayy” (حی) ism-i şerîfi, ebced hesâbıyla 18 olup,5 böylelikle on sekiz bin âlemin, sırr-ı hayâta mazhar olduklarına işâret ediyor.
  1. “Üveysîlik”6 kendi şeyhini Hazret-i Risâlet’te fânî görüp böylelikle suyu baştan içmektir.
  1. “İzâ ehabballâhu ‘abden lem yadurruhu zenbühü”7 hadîs-i şerîfinin zâhir üzere hamlolunmasında bir mahzur görmüyorum. Binâen ‘aleyh bir takım tekellüflü teveccühâta ne hâcet?
  1. Kazlara, ördeklere, kedilere ve sâir hayvanlara bakıyorum. Tahâret-i zâhirîye -ya’nî üstlerini temizlemek ve perdahlamak8 sûretiyle- az çok paklığa onların da ri’âyetleri var.

Fakat meselâ, kendisini veyâhut yavrusunu ağzı ve diliyle ve ba’zısı ön ayaklarıyla yalayarak temizliyor ki bu i’tibârla bunu dışarıdan içeri alıyorlar. İnsanların ise, içeriden ve dışarıdan necâseti bir takım vesâitle kal’9 ve izâle etmek sûretiyle oluyor.

  1. Dervîşânın ezan verdikten sonra “Hû” demeleri, ehl-i zâhirden tefrîk10 içindir. Çünkü, ehl-i zâhirin da’veti, yalnız “Hayye ‘ale’s-salât – Hayye ‘ale’l-felâh” diyerek namaza kadardır. Ehl-i bâtın ise namaz perdesinden Hakk’a dahî da’vet ederler. Onun için “Hû” ile Zât’a işâret ve O’na da’vet etmek üzere sonunda “Hû” ile hâtim ederler. Ya’ni da’vetleri, yalnız sûrete değil, belki sûret ile ma’nânın her ikisine da’vettir.
  1. “Ezel -ile- lâ yezâl”i, bir deniz gibi yekvücûd görüyorum. Şu kadar var ki denizin bir kenârı mâzî, ortası hâl, diğer kenârı istikbâl olup denizin hey’et-i ‘umûmiyesine11 bir ehadiyyet i’tibâriyle deniz denildiği misilli, işte bu ezmânın ehadiyetine12 “Ezel” denir.
  1. İmâm Rabbânî, Mektûbât’ında, “Muhammedün Rasûlullâh bir deryâ-yı bî-pâyândır.13 Lâ ilâhe illallâh o deryâdan bir katredir.” diyor, nasıl?

Çünkü “Muhammedün Rasûlullâh” lafzı i’tibâriyle üç kelimeden ibârettir. Birincisi Nâsût’a, ikincisi Melekût’a, üçüncüsü Lâhût’a işârettir.

“Lâ ilâhe illâ'llâh” yalnız lâhûtîdir. Pes “Muhammedün Rasûlullâh” denizinden bir cüzdür. Bu iki cümlenin sûreti terkîbi i’tibâriyle böyle. Vücûd-i Muhammedî i’tibâriyle de alınsa böyledir. Zîrâ o vücûd, hazerât-ı hamse-i ilâhiyenin bir tecelligâh-ı ehadiyetidir. Bir haldeki, Hazret-i Mısrî’nin dediği gibi; “Yürâ bahrun lehû âlâfü mevcin/Hüve’l-mevcûdu ve’l-emvâcü mefkûdü.”14 Vücûd-i Muhammedî, cemî-‘i hazerât-ı esmâiyye ve sıfâtiyye ve Zâtiyye’nin bir sahne-i tecellâ ve temevvücü olmakla bir deryâdır ki “Kâne ve mâ yekûn”u”15 muhît ve câmî’dir.

  1. Dervîşânın hâl-i semâ’da isti’mâl ettikleri kudûm ismindeki âleti, şeklen ve hükmen kalbe benzetiyorum. Şöyle ki, mahrûtî16 ve sanevberü’ş-şekl17 olmakla kalbi temsîl ettiği gibi içi dahî boştur. Eşyâ-yı sulbiyeden18 bir şey ile dolu değildir. Onun için sadâ verebiliyor. Nitekim kalb-i sâlik dahî bütün mâsivâ ‘avâikı19 ve ‘alâikından20 hâlî olmalıdır ki zikrini Hakk’tan işide ve murâdına ere. Şâyân-ı dikkattir ki; zâkir, kudûmü solda tutup sağ el ile (v)urur. Çünkü kalp soldadır. Ve bütün eczâ-i vücûdunu zikre teşrîk21 için ve ‘aynı zamanda âheng-i tevhîdi tanzîm ve te’mîn maksadıyla yapılan hareket,

“Aleyküm bi’t-teyâmün”22 hadîs-i şerîfine muvâfık olarak sağdan sola olacaktır. Demek ki, zâkirin elindeki kudûmü, kalbinin bir sûret-i misâliyesidir. Ona darb ettikçe kalbini de ihtizâza23 getirmeğe ve öylelikle fethetmeğe gayret edecektir. Ve kudûmün ve cehrin yardımıyla başka bir sadâ işitmekten kulağını muhâfaza edebilecektir. Sonra kudûmün yüzü dâire şeklindedir, etrafında çivileri de vardır. Dâiresi halkayı, çivileri de zâkirleri temsîl eder. Sathı, bir deriden ‘ibâret olup yine deri cinsinden bir kayış ile darb ediliyor. İki mücânisin24 yekdiğerine temâsı “Lahmike lahmî…”25 sırr-ı ‘âlisini ve “fe-kulna’drıbûhu bi-ba’dihâ…”26 âyet-i kerîmesini hatırlatıyor. “İnneme’l-a’mâlü bi-n’niyyât”27 hadîs-i şerîfi bu bâbdaki duygularıma şâhid oluyor.

  1. İttifâk-ı hükemâ ile sâbit olduğu cümlenin ma’lûmudur ki, ayın nûru güneşten me’hûzdur.28 Ay ile güneşi âfakta sultan ile veziri temsîl ettiği gibi Muhammed ile Ali’ye ve hattâ karnen ba’de karnin29 gelen hüve müstahlif30 ile müstahlefe31 dahî işâret olabilir. Ma’amâfih safha-i kamerde görülen birtakım şâmeler32 gölgeler de vardır ki ahvâl-i beşeriyeye işâret olmaya şâyandır. Rûy-i dolaraya33 hâl-i hatlar34 nasıl pîrâye-i hüsn35 iseler, bu şâmelerde asla nakîs-âver36 olmayıp vech-i kamere zîverdir.37 Çünkü o şâmeler, kamerin küre-i arzı38 tenvîrine39 mâni’ değil.

Aynı i’tibarla bir kâmilin bir halîfesi ba’zı nakâısla cüz’î ma’yûb40 olsa bile kuvve-i irşâd tenâkus etmez41 demek istiyorum. “Nekâıs-ı kesbiyye, hasâis-i vehbiyyeyi haleldâr etmez”42 denildi ki, buna ne güzel bir şâhittir. Mürşidin nûr-i velâyeti ile sâlikin arz-ı kalbi müstenîr olur. Şâmeler, kendine âit kalır. Sâlik bal arısı gibi olup şeyhinin gülşen-i feyzinden hıssegîr-i feyz olsun. “Huz mâ safâ da’ mâ keder”43 düstûruyla hareket etsin. Ayıpsız yâr isteyen yârsız kalır.

  1. “Abd” kelimesinde üç harf var, birincisi acze, ikincisi belâya, üçüncüsü derde delâlet ediyor. Binâen ‘aleyh kulun sermâyesi bunlardır, kemâli de bunlarladır.
  1. “Ve’l-‘asr” sûre-i celîlesinde muksemun bîh44 olan ‘asr kelimesinin lügatçe bir ma’nâsı daha, bir şeyi sıkarak taktîr etmek45 olduğuna göre bunun ma’nâ-yı lâzıması “tevhîd” oluyor. Meselâ, üzüm salkımlarına benzeyen bu eczâ-i kâinâta vahdet-i vücûd nazarıyla bakıp cümlesini ‘usâre-i vâhide hâline ifrâg etmek, ‘ayniyle bir tevhîd ‘ameliyesi olmakla bu sûre-i celîlede tevhîd ile kasem buyurulmuş olur ki bunun fevkınde bir kasem olamaz.
  1. Sûre-i Kadir’deki “Leyle-i Kadir”den murâd, Allâhu ‘a'lem bi-murâdihi ve nazame kitâbehu-46 sabiyy-i mürâhikın47 ân-ı bülûğudur ki onun o deminde tekâlif-i ilâhiyenin teveccühü sebebiyle ricâl sırasına dâhil olup şerefi ve kadri ve menzileti artar ve binâen ‘aleyh onun böyle bir demi kable’l-bülûğ48 olan zamânının bin sa’atinden daha hayırlı olup, çünkü rûh-i ‘akıl ve kuvâ-yi rûhâniye melâikesi nüzûle başlayarak bunların yardımlarıyla peyderpey a’mâl-i sâliha ve sıfât-i hasen zuhûr ederek, Hakk’a takarrüb ve Hakk’ı şühûd etmeğe başlar ki bu hâl, kuvâ-yi süfliye-i nefsâniyeyi49 zîr-i dest-i tahakkümüne50 alarak âfât-i nefsâniyyesinden emn ü selâmet te’mîn eder. Ve bu şeref ü sa’âdet rûhun ufk-ı bedenden tulu’ ve müfârikati sabâhına kadar mümted olur.51
  1. Ka’be-i Mükerreme’nin üstü sath-ı müstevî52 olması “er-Rahmânü ‘ale’l-‘arşi’stevâ”53 sırrını hatırlatıyor. Bi’l-‘akis Ravza-i Mutahhara’nın kubbeli olması “Evliyâî tahte kubâbî lâ ya’rifühüm gayrî”54 sırrını remz ediyor.
  1. Nâr-ı hicrân55, vech-i tâb-nâk56 karşısında mevzû’ bir şem-‘i şu’le efrûz-cemâldir. Şu halde firkatten sonra vuslat ne büyük devlettir. “Zürnî gıbben tezded hubben”57 nutku buna şâhittir.
  1. Kudret-i Fâtıra’nın58 halk ve îcâd buyurduğu şâyân-ı i’tibâr şeylerden biri de yumurtadır. Bu ise dört şeyden ‘ibârettir. Evvelâ, kabuk denilen kışrı; sâniyen, ağına muttasıl bir mâye-i ferhıyesi;59 sâlisen, ağı; râbi’an, sarısı olarak dört şeyden terekküb ediyor –bu terkibi ekseriyedir-. Kışrı, süt gibi beyaz ve pürüzsüz olup pek nâzik bir kapdır ki içinde mevcûd mevâdın kıymetdâr bir mahfazasıdır ve mahzenidir. Bu, o mevâddı ihâtalı bir sûrette ihtivâsı ve ‘aynı zamanda nezâketi i’tibârıyla şerî’ata bir misâl alınabilir. Bundan sonra ağı hakikat, sarısı da ma’rifete misâl olur. Bu iki madde, maddesi i’tibârıyla güzel birer gıdâ olmakla berâber bunlardan maksad ferh60 ve nesil olduğundan bu maksadın te’mîni bir madde-i tevlîdîye61 muhtaçtır ki o da ağ içinde ayrıca bir beyaz maddeciktir, ya’ni beziridir.62 Bu ise tarîkata ve sülûktaki telkîn ve bey’ate işârettir. Şu halde yumurta şerî’at, tarîkat, hakîkat, ma’rifet denilen dört esas bi-hasbi’l-isti’dâdi’l-fıtrî63 câmi’ olan insana misâldir. Her insan şekil nev’isiyle bu dördünü kâbil olmakla berâber şâyân-ı hayrettir ki her ferdde bi’l-fi’il zuhurları yoktur. Halbuki bu kâbiliyyet-i fıtrıyyenin isbât ve izhârıyla her ferd me’mûr ve mükelleftir. Yumurta gerek yemek için ve gerek tebdîl-i şekil ve mâhiyet ile piliç olmak için iddihâr edilsin64 kabuğunun muhafazasına kemâl-i dikkat ve i’tinâ lâzımdır. Çünkü cüz’î bir çatlak havanın içine hulûlüne ve binâen ‘aleyh yumurtanın bozulmasına sebep olur. Yumurtadan piliç açmak kasd olunduğu takdirde sağlam olarak tavuk altına konulmak veyâhut matlûb ve mu’tedil bir derece-i harârette bulundurmak şarttır. Bu şartla madde-i tefrîhiye yavaş yavaş neşv ü nemâya başlayarak evvelâ ağına galebe ederek te’azzuv etmeye65 ve sonra da sarısını da bal’ ederek66 tekemmül edip civcivlenerek taşraya geldiği gibi, bir sâlikin bîfe-i kalbine bir kâmilin resm-i bey’atta ilkâ edeceği madde-i telkînıye, şerî’at-i garrâ-yı Ahmediye içinde olmak şartıyla hakîkat ve ma’rifet gıdalarıyla tagaddî67 ve tenemmû ederek vâsıl-ı ilallâh bir kâmil ve ‘ârif-i billâh bir mükemmil olmak için yukarıki teşbih vechile şerî’atin tamâmı muhâfaza ve tatbîki lâzımdır ki kabuksuz yumurta piliç olamadığı gibi şerî’atsız hakîkat ve ma’rifet ve bunlardan mütehassıl kemâlât dahî olamayacağı âzâde-i ‘arz ü iştibâhtır.

Yalnız burada şerî’at denilince hurâfât ve muzahrefât68 murâd değil belki Kur’ân ve hadîs ve icmâ’dır. Yoksa kitaplarda her görülen şey şerî’at olamaz. Mîzân-ı usûl ile ölçülen sencîde-i ahkâm69 ve i’tikâdiyâttır.

  1. Bugün eyâdi-i nâsda70 pek büyük bir rağbete mazhar olarak tedâvül etmekte olan inci, sadef denilen bir nev’ balıkların nisan ayındaki yağan yağmurun mahsûlü olduğu cümlenin ma’lûmudur. Bunun ise tarz-ı tehassulü,71 mübdi-‘i ‘âlem72 olan Cenâb-ı Vâcib’in hüsn-i takdîriyle olup fevka’l-‘âde şâyân-ı hayrettir. Bu balıklar Nisan ayı olunca bir ilhâm sâikasıyla sath-ı deryâya çıkıp açılır ve yağacak yağmura karşı şevk u şetâretler içinde vakfegîr-i intizâr olurlar. Ve yağmur yağınca aldıkları birer nasib ile hemen mühürlü bir sûrette kapanıp ve deniz âlemindeki bütün ezvâk-ı hayâtiyesine vedâ’ ederek ka’r-ı deryâya73 iner ve orada birer cism-i câmid gibi halvet-nîşîn sebât olurlar.

Bi-hikmetillâhi iltikât ettikleri o mâye-i feyz ile tesallub ederek74 pek değerli bir gevher-güranhâ olurlar. Ma’amâfih şâyân-ı ‘ibrettir ki onlar aldanıp da açılacak olsalar evvelce sebeb-i hayatları olan denizin tuzlu suyu hulûl ettiği gibi mâyeleri bozulur. Ve artık inci olamazlar. Kezâ bir sâlik bir mürebbîye teslîm olup andan bir katre mâye-i tevhîd içtikten sonra onun ba’di, hiç kimseye ve hattâ kendi tarîkat ihvânına bile keşf-râz edip75 sırrını söylememesi ve açılmaması şiddetle elzemdir. Zîrâ ba’de’s-sülûk ihrâz edeceği makâmını ve o makamdaki hâlât ve irâdâtını söylediği şahsın soğuk nefesi veyâhut noksanlığı ve lâ ekall76 onun husûsiyyet-i meşrebiyyesi bunun derhal feyzini ihlâl, şevkıni itfâ eder.77 Zîrâ meşreblerde tebâyün-i küllî78 vardır. Hazret-i Yûsuf’un gördüğü rü’yâsını söylememekle Hazret-i Ya’kûb’un vâkı’ olan tavsiyesi bu asla ibtinâendir.79

Dipnotlar:

1 Birden akla gelen fikir ve düşünceler, hikmetler.

2 Konuşmaya, söz söylemeye.

3 Hatalı ve yanlış.

4 Meâli: “Allah’a isyân etmez ve kendilerine verilen emirleri tam yerine getiriler.” Tahrîm sûresi, 66/6.

5 Ebced hesâbıyla Hay kelimesindeki Ha harfi: 8 Ye harfi:10, toplamı 18’dir. Selim Sâmi Efendi Hayy kelimesini şeddesiz ve tek y harfi ile hesaplamıştır.

6 Bir kişinin zâhiren görmediği kişiden mânevî eğitim alması.

7 Anlamı: “Allah, bir kulunu sevdiği zaman, onun işlediği günah ona zarar vermez.” Münâvî, Feyzu’l-kadîr, c.3, s.324.

8 Parlatmak.

9 Söküp çıkarma.

10 Ayırmak.

11 Genel yapısına.

12 Zamanların birliğine

13 Uçsuz bucaksız

14 “Bir deniz, binlerce dalgası görülür, Deniz mevcûddur, dalgalar ise mefkûd (yokluktur)”

15 Olanı ve olacak olanı.

16 Konik

17 Şekli çam fıstığı kozalağı

18 Katı ve sert eşyalardan.

19 Engelleri

20 Alâkalarından

21 Ortak etmek, katmak

22 Anlamı: “Sağ tarafınızla başlayınız” Ebû Dâvûd, Libâs 41; Tirmizî, Libâs, 37.

23 Harekete.

24 Aynı cins.

25 Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.), Hz Ali’ye (r.a.) söylediği iddiâ edilen sözler: “Lahmike lahmî, demike demî, cismike cismî, rûhike rûhî” Anlamı: “Etin etimdir, kanın kanımdır, cismin cismimdir, rûhun rûhumdur.”

26 Meâli: “Sığırın bir parçası ile öldürülene vurun” dedik.” Bakara sûresi, 2/73.

27 “Ameller niyetlere göredir.” Buhârî, Bedü’l-Vahy, 1; Müslim, İmâre, 155; Ebu Dâvud, Talak, 11.

28 Alınmıştır.

29 Sonsuza dek.

30 Birini kendi yerine geçirmek.

31 Birinin makâmına geçirilmiş.

32 Kara benekler gibi görünen dağlar, tepeler.

33 Dolunayın görüntüsüne.

34 Boş çizgiler.

35 Güzel ziynet.

36 Noksanlık veren.

37 Süstür.

38 Yeryüzünü.

39 Aydınlatmasına.

40 Ayıplı.

41 Noksanlaşmaz.

42 (Kişinin) noksanlık hâlleri, Allah vergisi özelliklerine zarar vermez.

43 Kederi bırak, mutluluğu al.

44 Kendisine yemin edilen.

45 Damlatmak, akıtmak.

46 Neyin murad edildiğini en iyi Allah bilir ve kitâbını nazmetmiştir.

47 Baliğ olmamış çocuk.

48 Büluğ çağından önce.

49 Nefsin süflî kuvvetlerini.

50 Hükmü altına.

51 Devam eder.

52 Düz yüzey.

53 Meâli: “Rahmân, arş üzerine istivâ buyurdu.” Rahmân sûresi, 20/5.

54 Anlamı: “Velîlerim kubbelerim altındadır, onları benden başkası bilemez.” Abdurrahman Câmî, Nefahâtü’l-Üns, s. 45, Gümüşhânevî, Câmi’u’l-usûl, s.50; Mahmud Sami Ramazanoğlu, Ashâb-ı Kirâm, II, s.216.

55 Ayrılık ateşi.

56 Nur gibi parlayan sîmâ/yüz.

57 Anlamı: “Beni zaman zaman ziyâret et ki, muhabbetin artsın.”

58 Yaratıcı kudretin.

59 Civciv suyu.

60 Civciv.

61 Doğuma sebep olan maddeye.

62 Tohumudur.

63 Fıtrî kâbiliyet nisbetinde.

64 Toplansın.

65 Organlaşmaya.

66 Yutarak.

67 Beslenerek.

68 Çerçöp.

69 Ölçülü hükümler.

70 İnsanların çoğunda.

71 Meydana gelmesi.

72 Âlemleri yoktan var eden.

73 Denizin dibine.

74 Katılaşarak.

75 Gizlisini açıp.

76 En azından.

77 Söndürür.

78 Tam bir zıtlık.

79 Dayanaraktır.

Ekim 2022, sayfa no: 36-40

Abone Ol

En son haberleri doğrudan gelen kutunuza alın. Asla spam yapmayız!

Sosyal Medya Hesapları

Mesaj Bırak