Ara

Koca Mustafa Paşa’da Bir Velî: Sünbül Sinan Hazretleri

Koca Mustafa Paşa’da Bir Velî: Sünbül Sinan Hazretleri

İstanbul’umuzun târihî ve uhrevî mekânlarını ziyâret etmeye devâm ediyoruz. Bu evliyâlar şehrinin önemli ziyâretgâhlarından birisi de hiç kuşkusuz Sünbül Efendi Dergâhı’dır. Kurucusuna nisbetle Sünbüliyye adını alan tarîkat, Halvetiyye’nin önemli bir kolu olan Cemâliyye’nin devâmıdır. Sünbül Efendi Dergâhı’nın da yer aldığı Koca Mustafa Paşa Külliyesi, Fatih ilçesi dâhilinde, Koca Mustafa Paşa semtinde ve Yedikule yakınlarında yer alır. Ali Fakih Mahallesi, Koca Mustafa Paşa Caddesi üzerindedir. Bazı Bizans kalıntılarının yer aldığı bölgenin fetihten önce de dînî ve târihî açıdan önemli bir konumda olduğu kimi kaynaklarda zikredilir. Bugünkü Sünbül Efendi Külliyesi’nin bulunduğu yerin geçmişi ile ilgili farklı farklı rivâyetler vardır. Bununla berâber Bizans döneminde burada bir kilise-mânâstırın olduğu kesindir. Bizanslılara Hıristiyanlığı kabûl ettirdiği söylenen havârilerden Hagios Andreas (Aya Andre)’a ithâfen inşâ ettirilmiş kilisesi olan bir mânâstır olduğu görüşü kuvvetlidir. İnşâ târihi tam olarak bilinmemekle birlikte bu mânâstırdan ilk olarak VIII. asırda bahsedildiği tesbît edilmiştir. Mânâstır’ın İmparator I. Basileios ve İmparotor VIII. Mikhael Palailogos’un zamanlarında tâmir gördüğü kimi kaynaklarda zikredilir. Semâvi Eyice, Koca Mustafa Paşa Câmii ve Külliyesi isimli makālesinde, burada yer alan Ayios Andreas Mânâstırı ve Kilisesi’nin 1284 yılında VIII. Mikhael Palailogos’un yeğeni Protovestiarissa Theodora Raouleina tarafından yaptırıldığını zikreder. Kimi kaynaklarda mekân ismi “Kızlar Kilisesi” ve “Kızlar Mânâstırı” olarak da geçer. Buna göre 13. yüzyılda Prenses Theodora’nın burada inzivâya çekildiği ve öldüğünde de yine buraya defnedildiği varsayılır.


Bizans’tan intikāl eden, fakat o sırada âtıl durumda bulunan kilise, mânâstır ve küçük ibâdet yerlerinin bir kısmının “yeniden yapılandırma” siyâseti gereğince pâdişah, devlet erkânı ve bazı nüfuzlu şahıslar tarafından câmi ve medreseye çevrildiği biliniyor. İstanbul’un fethinden sonra bakımsız ve harap halde olan buradaki kilise de aynı minvâl üzere semte ismini de veren II. Bâyezid’in vezîr-i âzamı Koca Mustafa Paşa tarafından (1489) târihlerinde câmiye çevrilmiştir. Bu câminin ismi Koca Mustafa Paşa Câmii’dir. İstanbul’daki aynı adı taşıyan iki câmiden birisidir. Günümüzde daha ziyâde Sünbül Efendi Câmi-i Şerîfi olarak bilinir. Câmi-i Şerîf zamanla yapılan ilâvelerle tekke külliyesi hâlini almıştır. Câmi-i Şerîf ve külliyenin Sünbül Efendi ile anılması, özdeşleşmesi Sünbül Efendi’nin burada şeyh olarak vazîfe almasından sonra başlar. Semâvi Eyice, adı geçen makālesinde 1546 yılına āit İstanbul Vakıfları Tahrir Defteri’nde Koca Mustafa Paşa Külliyesi’nin câmi, medrese, imâret ve hangâhtan oluştuğunu belirtmektedir. İlerleyen zamanlarda bunlara tekke, hamam, mektep, muvakkithane, şadırvan, çeşme ve türbe gibi yapılar ilâve edilerek günümüzdeki hâlini almıştır. Külliyenin kuzey giriş kapısının sağında Zakirbaşı odasının arkasında bulunduğu rivâyet edilen imâreti günümüze intikāl etmemiştir. Hamamı ise yine külliyenin kuzey yönündeki revakların arka kısmında yer alan dükkânların arasında olup caddeye cephelidir. Hamam günümüzde de faaldir. Kısa zamanda gelişen, şehrin rûhâniyetli ve önemli ziyâretgâhlarından biri hâline gelen Sünbül Efendi Külliyesi, bu özelliği sâyesinde Müslümanların yoğun olarak yaşadığı bir mahalleye dönüşmüştür. Yakın târihlere kadar da bu durumunu korumuştur. Eski İstanbul mahalle karakteri, Yahya Kemal Beyatlı’nın bu semtin adını verdiği bir şiirinde de tasvîr edilmiştir. Yahya Kemal’in bahse konu şiirinin bir bölümü şöyledir:

“Dört asırdır inerek câmie nûr üstüne nûr,
Yerde bulmuş yaşayanlar da, ölenler de huzûr”


Külliyenin üç giriş kapısı bulunuyor. Koca Mustafa Paşa Caddesi yönündeki ana giriş kapısından içeri kısma giriyoruz. Kapı, üstü kemerli, kesme küfeki taşından yapılmıştır. Üzerinde Yeserizâde Mustafa İzzet Efendi tarafından yazılmış, şâir Zîver’in üç beyitlik bir parçası bulunur. Târih beyti şöyledir: “Bu târih-i güherfer fal-i hayrolsun ebed Zîver / Bu ra’nâ hânigâh binâyı şâh-ı devrandır” Avlu kapısı, Sultan Abdülmecid tarafından (1847) yılında yaptırılmıştır. Kuzey tarafındaki ikinci kapıda da benzer bir kitâbe vardır. Hattı yine Yeserizâde Mustafa İzzet Efendi’ye āittir. Giriş kapısından Külliye meydanına kadar uzanan yolun her iki tarafı da “medeniyetimizin sessiz tanıkları” târihî mezar taşlarıyla doludur. Türbelerin etrâfında da yer yer mezar taşları vardır.


Câmi-i Şerîf, Osmanlı mîmârîsi üslûbunda dört sütun ve fil ayağına istinâd eden bir merkezî kubbe yapılarak, kuzey ve güneyden iki yarım kubbe ile desteklenmiş, dış duvarları da Osmanlı üslûbuna uygun hâle getirilmiştir. Son cemâat yeri de eklenen yapı, böylece tamâmen Osmanlı hüviyetine büründürülmüştür. Câmi bünyesinde o kadar önemli değişiklikler yapılmıştır ki -frizli sütun başlıklarını saymazsak- diğer kiliseden çevrilme câmilerle hiçbir benzerliği kalmamıştır. Câminin sağ tarafında yer alan tek minâresi mîmârî özellikleri sebebiyle kıymetli bir sanat eseri olarak gösterilir. Sağdaki kapı üzerinde Şeyhü’l-İslâm Efdalzâde Seyyid Hamidüddîn’e āit olduğu rivâyet edilen “Mescidi üssise ale’t-takvâ” yazılı ve Ebced hesâbıyla (895/1489) târihini gösteren manzûme ile Sol taraftaki kapı üzerinde kopyası Künhü’l-ahbâr’da ve Hadîkatü’l-cevâmi’de verilen Heşt Behişt sâhibi İdrîs-i Bitlisî’nin kitâbesini gözlemleyemedik. Beş küçük kubbe ile örtülmüş son cemâat yerini Şeyhülislam Veliyüddîn Efendi inşâ ettirmiş. Yine kimi kaynaklara göre Veliyüddîn Efendi, kapının sağ tarafındaki muvakkithaneyi de yaptırmıştır. 1766 yılında meydana gelen büyük depremde hasâra uğrayan câmi büyük bir tâmir görmüştür. Câminin son cemâat yerinin önünde birisi Sultan II. Mahmud, (1834) diğeri Sultan Abdülmecid (1847) tuğralı iki muhteşem kitâbe bulunmaktadır. Bu iki kitâbe de hattat Yesarizâde Mustafa İzzet Efendi tarafından yazılmıştır.

Câmiden ana giriş kapısına doğru ilerlediğimizde, sağ kolda, cenâze namazının kılındığı bölümde, kârgir, kubbeli bir türbe görürüz. Semâvi Eyice, adı geçen makālesinde kitâbesi bulunmayan bu türbeyi Koca Mustafa Paşa’nın kendisi için yaptırdığını zikreder. Bilindiği üzere Koca Mustafa Paşa Bursa’da îdâm ettirilip Pınarbaşı’nda defnedilmiştir. Nazif Öztürk, Koca Mustafa Paşa Vakıfları ve Külliyesi isimli makālesinde bu türbede Koca Mustafa Paşa’nın kızı Safiye Hatun’un medfun olduğunu bildirir. Tahsin Öz de İstanbul Câmileri isimli eserinde bu bilgiyi teyid eder. Nazif Öztürk, adı geçen makālesinde Türbedeki Safiye Hatun’un, Sümbül Sinan’ın eşi Safiye Hanım olduğuna dâir rivâyetlerin bulunduğunu ancak bunların doğru olmadığını ifâde eder. Sefînetü’l-Evliyâ’nın yazarı Hüseyin Vassaf: “Harem-i âlîleri Safiye Hatun’un (Sünbül Efendinin muhterem zevceleri) nerede ve ne zaman irtihâl eylediklerini bilen yoktur. Nereye defnedildiği de mâlûm değildir” demektedir. Aynı konuda doğrulanamayan bir başka rivâyet de Şeyhü’l-İslâm Veliyuddîn Efendi’nin bu türbeyi kendisi için yaptırdığı, fakat türbede kızı Safiye Hatun’un yattığı yönündedir. Bu rivâyet de doğrulanamamaktadır. En iyisini Allah bilir. Klasik Osmanlı mîmârîsi tarzındaki bu türbenin önünde iki adet yeşil somaki sütundan sadaka taşı bulunur. İki adet beyaz mermer sütundan sadaka taşı da türbenin ilerisindeki hazîrenin içerisinde yer alır. Aralarında birkaç metre mesâfe olan bu taşlar ana yola cephelidir.

Câmiden çıkışta sağ çaprazda, târihî servi ağacı ile tekke meşrutası arasında, ilki 1529 yılında inşâ edilen Sümbül Sinan Efendi Hazretleri’nin türbesi bulunur. Türbe, bugünkü görünümüne Sultan II. Mahmud zamânında yapılan onarım ve Serasker Mehmet Rıza Paşa’nın 1920 yılından önce yaptırdığı restorasyonla kavuşmuştur. Türbelerdeki kitâbeler de yine hattat Yesarizâde Mustafa İzzet Efendi tarafından kaleme alınmıştır. Türbenin altında ve yanında Rıza Paşa ve Hekimoğlu Ali Paşa’nın büyük birâderi tâlik üstâdı Ömer Efendi’nin mezarı mevcuttur. Ayrıca burada bir de kuyu bulunmaktadır. Sultan II. Mahmud, Sümbül Efendi Türbesi ve diğer türbelerle Hz. Hüseyin’in (r.a) Sükeyne (Sakine) ve Fatıma (r.a) adındaki iki kızının kabirleri olduğu ve Hz. Cabir (r.a) tarafından gömülerek başına dikildiği iddia edilen servi ağacının dibindeki kabirleri tâmir ettirmiş, türbelere kitâbeler koydurmuş, servi dibindeki iki mezar üzerine de tunç şebekeden açık bir türbe yaptırmıştır. Bu türbeye “Çifte Sultanlar Türbesi” de denir. Bahse konu ulu servi ağacı kurumuş, ancak günümüzde varlığını devâm ettirmektedir. Tahsin Öz, adı geçen eserinde vaktiyle bu servi ağacında asılı vaziyette duran ve türlü efsâneler isnât edilen zincirin müzeye kaldırıldığını zikreder.


Câminin avlusunda Hacı Beşir Ağa’nın (1737) târihli sütun şeklinde hâlen akan zarîf bir çeşmesi vardır. Yine mermer sütundan, kuşlar için yapılmış bir kuş sulağı-çeşmesi de târihî servi ağacının dibinde bulunmaktadır. Câminin güneybatısında yer alan medrese bir duvarla ayrılmıştır. Ayvansarâyî, o târihlerde medresenin kırk hücreli olduğunu bildirir. Rifat Paşa Sebili’nin bitişiğinde Sünbül Efendi Dergâhı’nın şeyhlerine āit türbeler bulunmaktadır. Koca Mustafa Paşa Külliyesi’ni meydana getiren yapılardan birisi de Sümbül Efendi Hânigâhı’dır. Külliyeye kitâbeli doğu kapısından girildiğinde, sağ tarafta, cadde kenarındaki ahşap üç katlı konak, şeyhin meşruta binâsıdır. Meşruta binâsı günümüzde bir sivil toplum kuruluşuna tahsîs edilmiş durumda. İki tarafı hazîre olan dar geçitten ilerlediğimizde, daha evvel kız Kur'ân Kursu olarak kullanılan kısım, külliyenin Zaviye bölümüdür. Farklı devirlerin sanat anlayışına ayna tutan külliye hazîresinde tekke şeyhleriyle birlikte pek çok tanınmış kişinin kabri bulunuyor. Bunlardan biri de üstad hattatlardan Hafız Osman Efendi’nin kabridir. Süleyman Berk, İstanbul Açıkhava Hat Müzesi isimli makālesinde Hattat Sâmi Efendi’nin ta’lik hocası Kıbrısîzâde İsmâil Hakkı Efendi’nin de kabrinin burada yer aldığını, Hâfız Osman Efendi’nin kabri karşısında olduğunu, Kıbrısîzâde’nin mezar taşının Sâmi Efendi’nin imzāsını taşıdığını, yine bu hazîrede Sâmi Efendi imzālı bir başka mezar taşı kitâbesinin bulunduğunu zikreder. Ancak restorasyon sebebiyle branda ile perdelendiğinden bahse konu mezar taşlarına temâsımız mümkün olmadı.


17 Ağustos 1999’da meydana gelen İzmit ve Adapazarı depremi sebebiyle câmide ve diğer yapılarda yer yer çatlaklar oluşmuştu. Bu minvâlde Sünbül Efendi Külliyesi’nde 2014 yılı itibârıyla İstanbul Vakıflar 1. Bölge Müdürlüğü tarafından esaslı bir restorasyon süreci başlatıldı. Külliye dâhilinde bulunan hazîre de restorasyon kapsamına alındı. Burada yer alan târihî mezar taşlarının tamâmı elden geçirildi. Harap vaziyette olan birimler ihyâ edilirken sonradan yapılan gereksiz ilâveler ise bu restorasyon sırasında ortadan kaldırılarak mekân rahatlatıldı. Bu vesîleyle külliye bir nebze de olsa tekrar târihî ve aslî hüviyetine kavuşmuş oldu.


Sünbüliyye’nin kuruluş süreci, Sünbül Efendi’nin şeyhi olan “Cemâleddîn Efendi” ve “Çelebi Halîfe” olarak da bilinen Cemâl-i Halvetî’nin vefâtından sonra başlar. II. Bâyezid’in Koca Mustafa Paşa Külliyesi’ni tahsîs ettiği Cemâl-i Halvetî, Halvetiyyenin önemli temsilcilerindendir. Koca Mustafa Paşa Külliyesi, İstanbul’da ilk Halvetî tekkesi olması bakımından Halvetiyye’nin İstanbul’daki diğer bütün kollarınca tarîkatın âsitânesi olarak kabûl edilir. Sünbül Sinan Efendi (1452) Merzifon doğumludur. Asıl adı Yûsuf Sinan’dır. “Sünbül” lakabı ona şeyhi Cemâl-i Halvetî tarafından verilmiştir. İlköğrenimini tamamladıktan sonra İstanbul’a gitti. Medrese tahsîline başlayarak devrin tanınmış âlimlerinden Efdalzâde Hamîdüddîn’in talebesi ve ardından mülâzımı oldu. Medrese tahsîli sırasında tasavvuf aleyhtârı olarak bilinen Sünbül Sinan, bir arkadaşı vâsıtasıyla tanıştığı Cemâl-i Halvetî’ye intisâp ederek tasavvuf yoluna girdi. Medrese öğrenimini tamamladıktan sonra bütünüyle tasavvufa yöneldi. Üç yıl süren sıkı bir eğitim ve seyrü sülûk döneminden sonra hilâfet alarak irşad göreviyle Mısır’a gönderildi. Burada üç yıl irşad faaliyetlerinde bulundu. Cemâl-i Halvetî 1494 yılında hacca gitmek üzere yola çıktığı sırada vefât edince onun vasiyeti üzerine İstanbul’a dönerek kızı Safiye Hatun’la evlendi ve Koca Mustafa Paşa Dergâhı’nda postnişin oldu.


Sünbül Efendi’nin Sünbül ismini almasının hikâyesi de var. Benzer hikâye Azîz Mahmûd Hüdâî Hazretleri’ne de atfedilir. Hikâye şöyledir: Sünbül Efendi’nin hocası Cemâl-i Halvetî Efendi bir gün öğrencilerinden kırlara çıkıp çiçek toplayıp getirmelerini ister. Öğrencilerin hepsi birbirinden güzel çiçeklerle hocalarının huzûruna çıkar. Yûsuf-i Sinan ise arkadaşlarından epey sonra solmuş, kurumak üzere olan bir sümbülle, biraz da mahcup vaziyette huzûra varır. Hocası bunun hikmetini sorduğunda ise:“Hangi çiçeğe el attıysam hepsi Allâh’ı zikir ve tesbihle meşgûldü. Onları dalından koparıp da Allâh’a ülfetlerini kesmeye gönlüm elvermedi. Baktım bu zavallı sümbül dalından kopmuş, ben de bu çiçeği size getirdim” deyiverir. Bu olaydan sonra hocası ona Sünbül lakabını takar. Rivâyetlere göre kim Sünbül Efendi’yi görse elinde, sarığında ve dergâhının çevresinde sünbüllerle haşır neşir olduğuna şâhid olur. Böylece halk arasında da ismi nam salar. Bu sebeple sünbül çiçeği Sünbüliyye’nin sembolü olmuş, yüz yıllardır sevenleri tarafından kullanılmıştır. Tekkelerde, türbelerde hattâ mezar taşlarında dahi sümbül motifine sıkça rastlamak mümkün…


Sünbüliye’nin bütün ilke ve kuralları Cemâliye’nin, dolayısıyla Halvetiye’nin aynıdır. Bu sebeple Cemâliye’nin bir kolu sayılmıştır. Bir tarîkat olarak tek özelliği, Sünbül Sinan Efendi’nin coşkulu mizâcından kaynaklanan bir uygulama olarak, zikir sırasında Mevlevîlik’teki semâya benzer hareketlerde bulunulmasıdır. İstanbul’da oldukça yaygın bir tarîkat durumuna gelen Sünbüliye’nin Kocamustafapaşa’daki merkez dergâhından başka 20 civârında tekkeye sâhip olduğu bilinmektedir. Sünbüliye, Sünbül Sinan Efendi’nin vefâtından sonra Merkez Efendi adıyla ünlenen halîfesi Şeyh Mûsâ Muslihuddîn Efendi tarafından devâm ettirilmiştir. Bir kimse ile yalnız kalmak anlamına gelen halvet kelimesi, dilimizde “ıssız yerde yalnız kalma” anlamında kullanılmaktadır. Geniş anlamda halvet, büsbütün yalnız durmak, tenhâ yer, tenhâda kalma, halvete girme, ibâdet, zikir ve riyâzet ile meşgûl olmak üzere tenhâ bir hücreye kapanma, hamamın özel bölmesi mânâlarına gelir. Tasavvuf anlayışında halvetten gāye, tasavvufî hayâta yeni başlayan kimsenin belli bir müddet hemcinslerinden ayrı kalıp, zihnini Allah düşüncesi üzerinde yoğunlaştırmasıdır. İlk tasavvuf kaynaklarında, halvetin, uzletle birlikte zikredildiğini görüyoruz. Halvet, bir tarîkata ad olarak ortaya çıkmadan önce ve sonrasında hemen hemen diğer pek çok mutasavvıf tarafından uygulanmıştır. Ancak bu tarîkatta bahsedilen halvet, halktan kopup insanlardan büsbütün uzaklaşma niteliğinde değil, halk içinde “Hak” ile birlikte olmak anlamına gelen “Halvet der Encümen” esaslı bir halvettir.


Koca Mustafa Paşa Dergâhı’nda irşad faaliyetini sürdüren Sünbül Efendi’nin cuma günleri Ayasofya ve Fâtih câmilerinde vaaz verdiği, vaazların ardından dervişleriyle Halvetî devrânı icrâ ettiği rivâyet edilir. Yavuz Sultan Selim’in yaptırdığı câminin açılış merâsimi sırasında vaaz etme görevini ona vermesi, onun pâdişah nezdindeki itibârını gösteren bir delîl olarak sunulur. II. Bâyezid’in yanında Cemâl-i Halvetî, Yavuz Sultan Selim’in yanında Sünbül Sinan, Kānûnî Sultan Süleyman’ın yanında Merkez Efendi bulunmaktadır. Mustafa Aşkar, Bir Türk Tarîkatı olarak Halvetiyye’nin Târihî Gelişimi ve Halvetiyye Silsilesinin tahlîli isimli makālesinde Halvetiye Tarîkatı’nın sâdece Osmanlı Pâdişahlarını değil, siyâset, askerlik, fikir ve sanat dünyâsının önde gelen isimlerini de etkilediğini, doğrudan veya dolaylı olarak bu tarîkattan feyz aldıklarını dile getirir. Hür Mahmut Yücer, Sünbül Sinanisimli makālesinde Medrese kökenli bir müfessir ve vâiz olan Sünbül Sinan’ın bu özelliği sâyesinde kendisinden sonraki postnişinlere de tesir ettiğini, pek çok Sünbülî şeyhinin selâtin câmilerinde kürsü şeyhliği ve vâizlik yaptığını zikreder.
 

Sünbül Efendi, Kocaamustafapaşa‘da bulunan dergâhındaki şeyhliğini ömrünün sonuna kadar sürdürdü. Zikir sırasında cezbeye kapılarak ayakta dönmeye başlaması (devran) ve müritlerinin de kendisini izlemesi çeşitli tartışmalara neden oldu. Arapça Risâletü't-Tahkîkiyye ve Risâle Der Hakk-ı Zikr ü Devrân’ı, devrânı savunmak amacıyla yazmıştır. Risâletü’l-Etvâr isimli diğer eseri ise tarîkatın ilke ve kurallarına ilişkindir. Bazı kaynaklarda Tarîkatnâme ve Risâle fî deverâni’s-sûfiyye isimli iki eseri daha zikredilir. Anadolu’da 16. ve 17. yüzyıllarda daha ziyâde Kütahya, Amasya, Manisa, Kastamonu gibi şehirlerde faaliyet gösteren Sünbüliyye’nin Balkanlar’dan Afrika’ya, Asya’dan Kafkasya’ya kadar uzanan geniş bir coğrafyada izlerini sürmek mümkün. Mustafa Aşkar, adı geçen makālesinde bu tarîkatın Bulgaristan, Yunanistan, Arnavutluk, Eski Yugoslavya (bugünkü Bosna-Hersek Cumhuriyeti) ve Uzak-Doğu ülkelerinden Endenozya’da oldukça yaygın olduğunu bildirir. Hür Mahmut Yücer ise adı geçen makālesinde Dimetoka, Yanbolu, Filibe, Niğbolu, Lofça, Yenice-i Karasu, Drama, Siroz, Nevrekop, Usturumca, İnebahtı, Avlonya ve Selânik civârında Sünbülî Âsitânesi’ne āit vakıf arazilerinin varlığından söz eder. Tarîkatın bu kadar geniş bir alana nüfûz etmesinde Sünbül Efendi’nin Halîfesi olan Merkez Efendi’nin büyük payı olmalı. Zîrâ onun yaklaşık 500 halîfesinin bulunduğu çeşitli kaynaklarda dile getirilir.


Hür Mahmut Yücer, Sünbüliyye tarîkatında uyulması gereken bazı prensipleri de Sünbül Sinan’ın Tarîkatnâme adlı risâlesinden nakleder. Buna göre Sünbül Sinan, müridlerin abdestsiz gezmemelerini, teheccüd ve evrâda dikkat etmelerini, maksatlarının Allah rızāsı olmasını, şeyhe muhâlefet etmekten kaçınmalarını, verilen görevleri yapmalarını, rüyâlarını şeyhe arzetmelerini, huzûrunda başka şeylerle meşgûl olmamalarını, yüksek sesle konuşmamalarını ve gülmemelerini, öfkelenince susmalarını, günlük virdleri bitirmeden yatağa girmemelerini, sabah namazından işrak vaktine kadar yatmamalarını, yatsı namazından sonra ve abdest alırken dünyâ kelâmı etmemelerini, pazartesi ve perşembe oruçlarına devâm etmelerini, cuma günü gusül abdesti almalarını, kimseden bir şey istememelerini tavsiye ve telkîn eder. Görüldüğü gibi bu tavsiyeler esâsen bütün mü’minlerde bulunması gereken hasletleri içeriyor. Bu sebeple sahîh tarîkatlar birer gül bahçesine benzetilmiştir. Rengi, kokusu neşvesi farklı güllerden mürekkep bir bahçedir bu.
Dönemlerinin bir nevi sivil toplum kuruluşu işlevini gören, bünyesinde farklı zenginlikleri barındıran, ilim irfan meclisi bu tekkeler, Osmanlı toplum hayâtının ayrılmaz bir parçasıydı. Önyargıdan ve taassuptan uzak olarak geniş çaplı araştırmalar yapıldığında bu kurumların kültür, tefekkür ve medeniyet târihimizdeki yeri daha iyi kavranacaktır diye düşünüyoruz. 

II. Bâyezid, Yavuz Sultan Selim ve Kānûnî Sultan Süleyman dönemlerini idrâk eden Sünbül Efendi 78 yaşındayken 1529 yılında vefât etti. Cenâze namazı Fâtih Câmii’nde Kemalpaşazâde tarafından kıldırıldı ve dergâhının hazîresine defnedildi. Türbesi bilindiği üzere İstanbul’un en önemli ziyâretgâhlarından biridir. Ölümüne düşürülen pek çok târihten ikisi şöyledir: “Canına Sümbül Sinan’ın Fâtiha” (Müstakimzâde Süleyman Efendi) “Nûr ola Sünbül Sinân’ın kabri hep” (Şeyhülislâm Kemalpaşazâde) Gülgün Uyar, Çifte Sultanlar ile ilgili bir makālesinde buradaki câminin I. Ahmed Han zamânından itibâren minâresinde kandil yakılan ilk câmi olduğunu zikreder. Vaktiyle İstanbul’un en kıdemli âsitânesi olan Sünbülî Âsitânesi’nde her yıl on Muharrem günü aşûre pişirilip fukarâya dağıtıldığı da yine kaynaklarda yer alır. Bu gelenek günümüzde de devâm ettiriliyor. Bir zamanlar kadınlar yeni doğan çocuklar için bir avuç üzüm ile bir kamış kalemi Sünbül Efendi türbesine koyarlarmış. Çocukların üzümleri yediğinde zekî, kalemle yazdıklarında ise âlim olacaklarına dâir bir inanç oluşmuş o zamanlarda. 1900 yılında Koca Mustafapaşa, Beyçayırı Sokağı’nda dünyâya gelen târihçi Enver Behnan Şapolyo, hâtıralarında büyükannesinin de bu âdete uyarak Sünbül Efendi’ye üzüm ve kamış kalem götürdüğünü ve yazıya o kamış kalemle başladığını yazar. Şapolyo, kalemi hayat boyu elinden bırakmayışını Sünbül Efendi’nin rûhâniyetine bağlar. Feyizlerinden yararlanmak için hattatların kalemlerini devrin namlı hattatlarından şeyh Hamdullah’ın Karacaahmed mezarlığındaki kabrine gömdüklerine, bir müddet sonra çıkarıp bu kalemle yazı yazdıklarına daha önceleri bir yazımızda değinmiştik.


Okumak, yazmak, âlim olmak veya âlim yetiştirmeyi murâd etmek fevkalâde bir düşünce. Ameller niyetlere göredir. Niyet hâlis olunca, Allah vesîleler yaratıp bereketini de ihsân ediyor. Elverir ki bu talep ve temennî türbe ile sınırlı kalmasın. Çocuğa gerekli eğitim koşulları oluşturulsun ve süreç sonuna kadar, aynı kararlılıkla devâm ettirilsin. Sünbül Efendi Dergâhı da tıpkı Merkez Efendi, Yahya Efendi ve Aziz Mahmud Hüdâî Dergâhları gibi yüzyıllardır insanımıza bir sığınma, arınma ve nefes alma mekânı oldu. Zîrâ nice incelik ve güzellik bu medeniyet üniversitelerinin sînesinde saklıdır. Bu hazîneleri keşfetmek, feyizlerinden faydalanmak biraz da nasip işi, öyle değil mi? Yâ nasip!

Temmuz 2026, sayfa no: 58-59-60-61-62-63

Abone Ol

En son haberleri doğrudan gelen kutunuza alın. Asla spam yapmayız!

Sosyal Medya Hesapları

Mesaj Bırak