Ara

Kıyâmete Doğru Geri Sayım

Kıyâmete Doğru Geri Sayım

Kimileri usûl yönüyle Hz. Peygamber’in (sav) gelecekten haber verip vermediğini tartışıyor. Ya da bâzı sîneler Hz. Peygamber’in (sav) gaybı bilmediğinden yola çıkarak gaybdan haber vermesini ihtimâl dışı görüyor. Burada kulaklara küpe olması gereken temel husus şudur: Allâh’ın izni ve müsaadesi dışında hiçbir şey olmaz. Kimse aksini söyleyemez. Bununla birlikte aksi görüşte olanlar bâzı bahanelerle Allâh’ın izniyle gerçekleşenleri de reddediyorlar. Peygamberler filozoflar gibi kendileri adına değil Allah adına hareket ederler. Aksi takdirde, tevfik yâr ve yâverleri olmaz. Sözgelimi, Yûnus Aleyhisselâm Allah’tan izin almadan kavmini terk edince başına gelmedik kalmaz. İşleri ters gider, sarpa sarar. Tâbir câizse şefkât tokatlarına mâruz kalır. Bununla birlikte yine de Yûnus Aleyhisselâm’ın kavmini terk etmesi; Allâh’ın doğrudan emriyle olmasa da yine de izniyledir. Burada Ehl-i Sünnet rızâsıyla irâdesi arasında ayrım gözetir. Bâzen irâdesi rızâsına uygun olmasa da dâimâ hikmetine uygun düşer. Bütün işleri hikmetledir. Yûnus Aleyhisselâm’ın kavminin serkeşliğinden bıkarak başını alıp gitmesi böyledir. Bununla birlikte sonucu hayırhah olmuş ve bize geride ibret dersleri bırakmıştır. Yolumuzu aydınlatmıştır. Cennette Hazreti Âdem’in yasak meyveyi yemesi de Allâh’ın meleklerine ayrı bir tarz ve model bir varlık yaratacağını haber vermesi sürecinin devâmıdır. Bâzıları Hazreti Peygamberin gaybı bilemeyeceğini ve dolayısıyla gelecekten haber vermesinin söz konusu olmayacağını savunurlar ve söylerler. Bâzıları da bunun kapsamını daraltır. Reşit Rıza ve Mahmut Şeltüt gibi zevat, kıyâmet alâmetleri bahsinde Hazreti Îsâ’nın nüzûlü ve benzeri hâdiseleri bu veya pozitivist bakış açısıyla reddederler1. Hâlbuki Kur’ân-ı Kerîm Zülkarneyn kıssasında olduğu gibi bizlere daha sofistike hârika hâdise ve olayları anlatmaktadır. Mûcizeleri redd ve tevil ile Hz. Îsâ ve Deccal gibi âhirzaman hâdiselerini reddetme aynı kalıba dökülür. Sözgelimi, Muhammed Abduh Ebâbil kuşlarını mikroplarla ve yol açtığı çiçek hastalığıyla (cüdri)tevil etmiştir. Talebesi Reşit Rıza ise nüzûl-ü Îsâ gibi âhirzaman haberlerini reddetmiştir. Hâlbuki âhirzaman hâdiseleri veya alâmetleri bir külliyattır. Bu mesele birçok babta ele alınmıştır. Eşratu’s saa yani kıyâmet alâmetleri bu bablardan sâdece birisidir. Fiten hadisleri de yine âhirzaman ile alâkalı haber demetini ihtivâ eder. Kezâ âhirzaman alâmetlerine ‘âyetleri’ diyenler de olmuştur. Demek ki mesele birçok başlık altında toplanmakta ve incelenmektedir. Hadis mecmualarında ve sünen kitaplarında mühim bir yeri işgâl etmektedir. Dolayısıyla İslâm ilimlerinin ve onun ötesinde kültürünün önemli bir parçasıdır. Bunların inkârı sistemden bir tuğlayı çekmeye benzer. Bu mühim tuğlayı çektiğinizde sistem çöker. Meselenin inkâra gelir yanı olmasa da tahkîke açık çok yönü var. Zincirleme olarak biri diğerinin teminâtı ve sağlamasıdır. Buhârî ile Müslim’in rivâyet ettiği Cibril hadîsi olarak ünlenen ‘ihsan’ veya ‘tasavvuf hadîsi’ de dense sezâ olan hadiste bu konuya temâs edilmektedir. Bir kesitte Cibril diz dize oturdukları hâlde "O hâlde bana alâmetlerinden haber ver" dedi. Peygamber (sav): "Câriyenin kendi sâhibesini doğurması ve yalın ayak, çıplak, yoksul koyun çobanlarının binâ yapmakta birbirleriyle yarış ettiklerini görmendir" buyurdu. Dünyada betonlaşma, yangınları izlemiş ve gerçekte sanâyi devrimiyle birlikte başlamıştır. Arapların bu sürece katılmaları ise petrol tafrası dönemiyle birlikte baş göstermiştir. 1970’li yıllardan itibâren petrol sıçramasıyla birlikte Arapların cebine para girmiş ve bu da Körfez ülkelerinde olduğu gibi dikey ve gök şehirlerin kuruluşunu tetiklemiştir. Araplar, gökdelen yapımında birbiriyle yarışır hâle gelmişlerdir. Hadiste ifâde edildiği gibi bu birden zenginleşme hâlidir. Böylelikle çobanlar ve değersiz insanlar müteahhit hâline gelmiştir. Birden zengin olarak kendi fıtratlarını bozdukları gibi tabiatın fıtratını da bozmuşlardır.

Halid-i Bağdâdî’nin de kitap hacminde şerh ettiği söz konusu Cibril hadîsinde vurucu bir biçimde kıyâmet alâmetlerine temâs edilmektedir. Bunlardan birisi nesillerin inhitatı ve büyüklere saygının azalması ve binâ yapımında çılgın yarışa girişilmesidir. Hadis külliyatlarında fiten/fitneler bahsinin de gösterdiği gibi, günümüz fitneler asrıdır. Her şey tersine kurgulanmış gibidir. Fıtrat altüst olmuştur. Aykırılık kural hâline gelmiştir. Fıtratın yerini her alanda yapaylık almıştır. Hayatın istikâmeti kaybolduğundan tâli alanlarda da anlam kaybolmuş ve istikâmet bozulmuştur. Hz. Ömer (R. anh), hayâtında hep bu fitnelerin zuhurundan korkuyordu. Bir defâsında mescitte kalabalık bir insan topluluğu ile otururken sordu: “Allah Resûlü’nün haber verdiği fitneleri duyup da, haber verecek biri var mı?” Huzeyfe Bin Yeman Hazretleri : “Ben varım.” deyince, Hz. Ömer: “Sen cesur bir adamsın, söyle.” dedi ve o da: “Kişinin fitnesi âilesinde, malında, nefsinde, çocuğunda ve komşusundadır. Bunlara da oruç, namaz, sadaka, emr-i bi’l-mâruf nehy-i ani’l-münker keffâret olur.” dedi. Hazreti Ömer: “Hayır, ben bunları sormuyorum. Deniz dalgaları gibi dalgalanacak fitneleri soruyorum.” dedi. Huzeyfe ise: “Yâ Emîrül mü’minîn: Onların seninle hiçbir alâkası yok. Seninle onlar arasında kapalı bir kapı var.” dedi. Hz. Ömer daha sonra: “Bu kapı açılacak mı, kırılacak mı?” diye suâl etti. Huzeyfe: “Kırılacak.” dedi. Hz. Ömer sarsıldı, dudaklarından titrek bir sesle şu cümleler döküldü: “Öyleyse bu kapı, bir daha kapanmayacak.” Daha sonra sahabe sordu: “Acaba Ömer bu kapının kendisi olduğunu biliyor muydu?” Huzeyfe cevap verdi: “Evet, dünkü geceyi bildiği gibi biliyordu.” Bu kapı daha sonra ardına kadar; yevmuddar şehidi Hazreti Osman ile Kerbelâ şehidi Hazreti Hüseyin ile birlikte açılmıştır. Daha sonra nesiller boyunca fitnenin açtığı bu kapıları kapamak tam olarak müyesser olmamıştır. Bu âdetâ Ye’cüc ve Me’cüc’ün Zülkarneyn’in inşâ ettiği duvar veya setten her gün bir parça koparmalarına benzer. Zülkarneyn’in seddini bir saate benzetecek olursak; saatin akrep ve yelkovanları çalıştıkça kıyâmeti getirecek fitneler birer ikişer hayata geçmekte ve yaşanmaktadır. Bu kıyâmete doğru geri sayımdır. Her gün dünyânın ömründen, fitneler tarafından bir parça zaman koparılmaktadır.

Evet! Bu haberlerin meraklıları çoktur. Melheme ve destan gibi âhirzaman olaylarını duymak isterler. Bu açıdan bâzı haberler efsâneye bürünür; gerçeğiyle hayâli birbirine karışır. Bununla birlikte, Hazreti Ömer’in yaptığı gibi ilk günden itibâren naslar/metinler ve haberlerle olayları karşılaştıran ve tahkik edenler çıkmıştır. Olayları haberlerle mukâbele etmişler ve haberleri olaylara uyarlamışlardır (iskatu’l nusus ale’l nevâzil). Bunlardan birisi olan ve Huzeyfe bin Yeman gibi âhirzaman haberlerini ve hâdiselerini aktaran Ebu Hureyre de gelişen bâzı hâdiseleri hadislerle ve haberlerle karşılaştırmıştır. Peygamberimizden iki kap bilgi aldığını ve birisini duyurduğunu, diğerini duyurması hâlinde ise kellesinin yerinde kalamayacağını ifâde etmiştir. Said Havva’nın tahlil ettiği bu mevzudaki gizli bilgi gâliba nasları nevâzile/hâdiselere uyarlamaktır. Ya da endişe nedeni fiten hadisleridir. Şiiler Ebu Hureyre’yi hadis vaz’ı veya uydurmasıyla suçlasalar, onun Hazreti Ali’nin karşı safına ve Emeviler cenâhına geçtiğini savunsalar da halt etmişlerdir. Suyuti’nin el Hasais el Kübra kitabında ve benzerlerinde temâs edildiği gibi Ebu Hureyre hicrî 60 yılından sonrasını idrâk etmek istemediğini yâni öncesinde ölmeyi temennî ettiğini ifâde etmiştir. En zor ve çileli hayat çalkantı ve fitne dönemlerinde yaşanan hayattır. Bunlara mihne denilmektedir. Sebebi bu târihin bir fitne asrına yâni Hazreti Hüseyin’in şahâdetine rastlayacak olmasıdır. Onun ötesinde İslâm târihinde bir dönüm noktasına rastlamasıdır. Hicrî 60 târihinden itibâren İslâm târihinin üçüncü dönemine yani ‘mülkü adlık/ısırıcı kraliyet’ veya saltanat dönemine girmesidir (Bak: Yeni Akit gazetesi, Tarihin geçiş devreleri/09 Temmuz 2014 Çarşamba, Mustafa Özcan). Ömer İbni Şeybe, Ebu Hureyre’den rivâyet etmiş ve Medîne’de bir melheme ve kıyım olacağını haber vermiş ve Müslümanlara bu kıyım vaktinde olay mahallinde bulunmamalarını tavsiye etmiştir. Ebu Hureyre’nin duâlarından birisi şudur: Allâh’ım beni 60 senesine kadar yaşatma! Peygamberimizden duyduğu hadisler ışığında hicrî 60 târihinde bir nöbet değişimi olacağını görür ve bu târihte vefât etmeyi diler. Bu târihte imâmet ganîmet (dünyalık) ve sadaka cezâ sayılacak, tanıklık tanıdığa, yönetim de hevâya göre olacaktır. Dönem sibyanların iktidârına tanık olacaktır. Hadiste: ‘Ümmetimin helâkı Kureyşli gençlerin eliyle olacaktır’ buyrulmuştur2. Yezit işte bu reşit olmayan gençlerden birisidir. Yine ‘sünnetimi ilk değiştirecek kişi Beni Ümeyye’den çıkacak’ hadîsini Ebu Zer (r. anhu) rivâyet etmiştir. Üçüncü devrede yâni 60 yılın başında hilâfette ve siyâsî sistemde Hz. Peygamber’in yolu ve sünneti terkedilmiştir. Peygamberlik metodu ve yöntemi üzere hilâfet Peygamberin yoludur. İslâm siyâsî târihini beş devreye ayıran hadis siyâsette peygamberlik metodunu açıkça ortaya koymaktadır3. Dolayısıyla, Emeviler ‘men senne sünneten seyyieten/kim kötü bir çığır açarsa’ ifâdesine muhatap olmuşlar ve kötü bir yol ve çığır açmışlardır. Ebu Hureyre’nin rivâyet ettiği hadislerde Emevi şahsiyetleri birer birer teşhis edilmektedir. İmam Evzai tarîkiyle Ebu Hureyre’ye isnâd edilen bir hadiste Velid isminde birinin ümmetin firavunlarından birisi olacağı ifâde edilmektedir. Evzai bu hadîsin Velit Bin Abdulmelik’e tekâbül ettiğini ifâde etmiştir4. Kıyâmet alâmetleri bahsi üzerinden hangi asırda yaşadığımızı idrâk edebiliriz. Kıyâmet alâmetleri ümmetin yol haritasıdır. Nitekim Said Havva, Cündullah (Allâh’ın Eri) kitabında ve benzeri âlimler Osmanlı sonrasında yeni bir döneme; hiçbir kurala tâbi olmayan ve kayıtla mukayyet olmayan mülk-i cebrîye/ diktatörlük ve diktatörler dönemine girdiğimizi ifâde etmişlerdir. Osmanlı’nın yıkılmasıyla birlikte Emevilerle başlayan üçüncü dönem de sona ermiş ve dördüncü devre başlamış oluyor. Osmanlı’nın son devresinde Erzincan Mevlevihânesi son postnişini Kemahlı İbrahim Hakkı Efendi bu hususla alâkalı olarak ‘Şemsü'l-irşâd li-Sultân Reşâd’ adlı kitabında yeni dönemin işâretlerini vermektedir. Gelecek rejimin ayak seslerini Sultan Reşad’a anlatmaktadır. Osmanlı’nın fiilen bittiğini de ifâde etmektedir.. Dolayısıyla ulemâ tahkik meselesinde epey mesâfe almıştır. Arap Baharından sonra Abdulmecid Zindani gibi Yemenli âlimler ve benzerleri Arap Baharının patlak vermesiyle birlikte hadiste beyân edilen İslâm târihinin dördüncüsü devresini aşmakta olduğumuzu ve beşinci devrenin doğmakta olduğunu haber verdiler. Arap Baharı bu Mehdiyet veya ikinci hilâfet döneminin ayak seslerini ihtivâ etmektedir. Bu, hadiste peygamberlik metodu üzerine (ikinci hilâfet) devresi olarak geçmektedir. Birçok âlime göre Mehdiyet devresinin bir başka ifâdesidir. Âhirzaman hadislerini ve haberlerini günümüzle en iyi karşılaştıranlardan birisi Muhammed Zâhid el Kevserî ile aynı paralele düşen Mutabakatü’l ihtiraat’ kitabı ve benzeri kitaplarıyla (El Mehdi el Müntazar) muhaddis Ahmed İbni Muhammed Es Sıddik el Gimari, Said Havva gibi Mustafa Kemal’in de ihbârât-ı gaybiye tarassuduna takıldığını yazanlardan birisidir. Dolayısıyla bu gibi âlim zevat meseleyi tahkîk ederek somutlaştırmışlardır. 

Şerif Hüseyin Fitnenin Dumanıdır

Âhirzaman alâmetleri noktasında tahkîk ehli olan zevattan birisi İsmail Çetin’dir. Ondan önce de muhaddis Muhammed Zekeriyya Kandehlevi bazı hadislerin zamana izi düşen kayıtlarını izhâr etmiştir. Fitne şahsiyetlerden birisi Şerif Hüseyin ve çocuklarıdır. Âhirzamanda dîni helâk eden Kureyş gençlerine de Şerif Hüseyin ve oğulları tekâbül etmektedir.

Bir hadîs-i şerîfte: "Fitnenin dumanı Ehl-i beytimden birisinin ayağının altından çıkar' ibâresinden maksadın Şerif Hüseyin ve âilesi olduğu ifâde edilmiştir. Tahkîk ile bunu söyleyen iki merhum İsmail Çetin hoca ile Hindistanlı muhaddis Muhammed Zekeriyya Kandehlevi olmuştur. Hazreti Peygamber (sav) âhirzaman olaylarıyla ilgili üç fitneden bahseder. Ahlas fitnesi, Serra fitnesi ve Duheyma fitnesi. Merhum İsmail Çetin Hoca bu hadîsin şerhinde bu fitnelerin Birinci Dünya Savaşı sonrası yaşandığını ifâde etmektedir. Serra fitnesiyle alâkalı olarak 'Fitnenin dumanı Ehl-i beytimden birisinin ayağının altından çıkar. O kendisini benden zanneder, o benden değildir. Benim dostlarım muttakî kimselerdir. Sonra insanlar, ilmi ve fikri nâkıs olduğu için ehil olmayan, kararsız bir kimsenin etrâfında toplanırlar.' ifâdesinden Hindistanlı muhaddis Muhammed Zekeriyya Kandehlevi Şerif Hüseyin'i çıkartır.5 Peygamberimiz’in (sav) sevgili kızı Hazreti Fâtımâ’ya (r.anha) söylediği gibi döl evlâdı da mühim olmakla birlikte yol evlâdı ocağın mânevî vârisi ve dolayısıyla gerçek vâristir. Şerif Hüseyin’in sûret ve kan bağı olsa bile sîret bağı yoktur.  

Âhirzaman hadislerini hâdiselerin ışığında somutlaştırmak ancak tahkik ve hüsnü teville olabilir. Bu konuda hadislerin rûhundan mülhem olarak kıyâmet çağında yaşadığımızı söyleyebiliriz. Kimileri ise İmâm-ı Rabbânî’nin sözlerini su-i tevil ederek ve şahsî maksatlarına âlet ederek Mehdi ve Hazreti Îsâ’nın İmâm-ı Rabbânî’den bin yıl sonra geleceğini ve dolayısıyla bu târihe daha 600 yıl kaldığını söylüyorlar. Hazreti Mehdi ve Hazreti Îsâ’nın (Aleyhisselâm) hicrî ikinci bin yıl içinde geleceğini söylemek başka milenyumun sonunda yani ikinci bin yılın sonunda geleceğini söylemek daha başkadır. İstinat ettikleri hususlar şöyledir:

Sual: İmâm-ı Rabbânî hazretleri 209. mektubunda, Hazret-i Mehdi’nin ve Hazret-i Îsâ’nın bin yıl sonra geleceğini bildiriyor. Kendisinden bin yıl sonra mı, yoksa Peygamber Efendimiz’den (sav) bin yıl sonra mı?

Cevap: Kendisinden bin yıl sonra geleceğini bildiriyor. 1624 yılında vefât ettiğine göre, Hazret-i Mehdi ile Hazret-i Îsâ’nın gelmesi 2624 yılları civârında olacaktır. Daha önce veya daha sonra da olabilir. Bin yıl ifâdesi yuvarlak bir ifâdedir. Demek daha bu zâtların gelmesine 600 yıl vardır. Kıyâmet de onlar geldikten sonra kopacağına göre, yarın veya birkaç sene sonra kıyâmetin kopacağını söyleyenlerin yanlış hesap içinde oldukları meydandadır.

İmâm-ı Rabbânî hazretleri, 209. mektupta buyuruyor ki:

Resûlullâh aleyhissalâtü vesselâm, Hazret-i Mehdi’nin teşrif edeceğini haber vermiştir. Bin sene sonra gelecektir. Îsâ aleyhisselâm da bin sene sonra gökten inecektir…”

Hâlbuki ittifakla İslâm ümmetinin ömrünün iki gün yâni iki bin yıl değil bir buçuk gün olduğu ifâde edilmiştir. İkinci günün sâdece yarısı kullanılacaktır. İmam Rabbânî’nin bunu bilmemesi tasavvur edilemez. Dolayısıyla sûretâ onun ikinci bin yıl ifâdesinin arkasına gizlenerek; kıyâmetin harfiyyen ikinci günün veya ikinci milenyumun sonunda kopacağını tasavvur ediyorlar. Burada garaz yoksa iltibas vardır. İmam Rabbânî’den önceki son müceddid olan (dokuzuncu yüzyıl müceddidi) İmam Suyûtî, İmam Rabbânî gibi milenyumcuları reddetmiştir. Onlar karşı çıksa da bir şekilde milenyumculuk yapılmıştır. Bunlardan birisini Ekber Şah yapmış ve İslâmiyet’in salâhiyet ve yetkisinin bittiğini ve yeni bir dînin zuhûrunun zarûrî olduğuna kâil olmuştur. Ve Çıla adıyla eklektik bir din kurmanın peşine düşmüştür. Çıla’ya karşı İmam Rabbânî Sıla olarak kendisini iki milenyum arasında köprü şahsiyet olarak tasvir etmiştir. İmam Rabbânî’nin tecdîdi ise aksine İslâm’ın kıyâmete kadar bâki ve onun ötesinde her asrı ve mekânı şâmil olduğunu ortaya koymak olmuştur. İmam Suyûtî dönemindeki milenyumcular ise Ekber Şah’dan farklı olarak milenyumun yâni bininci yılın başında kıyâmetin kopacağına inanmışlardı. Kıyâmetin kopmasını bekliyorlardı. Bunu çürütmek üzere İmam Suyûtî ‘el Keşfu fi mücazefeti hezihi’l ümmeti el elf/ Bu ümmet bin yılını aşacaktır’ kitabını kaleme almıştır. Suyûtî bu kitabında ümmetin ömrünün bin ile 1500 yıl arasında olacağını ifâde etmiştir.6 Bir başka görüşe göre de Mehdi bu yüzyılda zuhûr etmeyecektir. Dolayısıyla Hazreti Îsâ da nüzûl için gelecek asırları bekleyecektir. Zîrâ İmam Rabbânî müceddid hadîsini delil göstererek çağındaki Mehdici hareketlere karşı çıkmakta ve Mehdi veya müceddidin hicrî asırların başında geleceğini delil göstermektedir. Onları savuşturmaktadır. 15’inci yüzyılın çeyreğini geçtiğimize göre Hazreti Îsâ ve Mehdi’nin nüzûlü gelecek asra tâlik edilmiştir (ertelenmiştir). Bu tekellüflü (külfetli/zorlama) bir tevildir. Bu konudaki târihler itibârîdir. Mehdi sadece müceddid olma vasfını hâiz değildir aynı zamanda halîfedir ve hilâfet ise zamanla taayyün etmez (ortaya çıkmaz). Bu konuda tam hakîkat olayların zuhûrundan sonra anlaşılır. Bugün küçük alâmetlere bakınca neredeyse çıkmayanın kalmadığı görülmektedir. Bundan dolayı dünyâda kıyâmet öncesi bir çağda yaşadığımıza dâir sâdece Müslümanlar arasında değil bütün ehli din ve diyânet arasında bir mutâbakat vardır. Elbette bu ittifâkın yanılma payı olabilir. Lâkin mesele zâhiri üzere bakıldığında açıktır. Artık dünyâ tükenme aşamasına gelmiştir. Hem siyâsî, hem ontolojik, hem ekolojik hem de sosyal olarak büyük bir çürüme yaşamaktadır. Bu çürüme dünyânın son iyilik nesli ortaya çıkmadan nasıl tâmir edilebilir? 

Meseleye dikey baktık, bir de yatay bakalım(…)

Dipnotlar

1 Prof. Hadim Hüseyin İlahi Bahş, Peygambersiz Kur’ancılar, Gureba, İstanbul, s : 178

2 El İşaaa Lil Eşrati’s Saa, Muhammed Bin Resul el Hüseyni el Berzenci, Mektebetü ve Matbaatü el Meşhed el Hüseyni, Kahire, s: 27

3 Nihayetü’l beşeriye fi’n nusus el İslamiyye, Heşsem Hilal, Daru’l Marife, s: 68

4 El Kavlu’l müsedded ez zebbi ani’l Müsnedi İmam Ahmed, İbni Hacer el Askalani, s: 23, Alemü’l, Kütüb/Beyrut.

5 http://www.dunyabulteni.net/?aType=yazarHaber&ArticleID=18934 ve hadisin metnine bak: Nubuat er Resul, Hüsam Süleyman el Es’ad, Daru’n Nefais, s: 56

6 Risaletün Şerife İmam Allame Muhammed İsmail Emir es Sanaani, Mektebetü Dari’l Kuds, s: 41 

Eylül 2014

Abone Ol

En son haberleri doğrudan gelen kutunuza alın. Asla spam yapmayız!

Sosyal Medya Hesapları

Mesaj Bırak