Kıssa, sözlüklerde “kısa hikâye, ibretli hikâye, fıkra, rivâyet, vak’a, sergüzeşt, mâcerâ” olarak târif edilir. Fakat bu kelime kendinden ibâret değildir. Onunla birlikte düşünülmesi gereken bir kelime daha vardır. O da hisse kelimesidir. Hisse de kıssa adı verilen anlatılardan “ibret dersi çıkarmak” mânâsına gelir. İşte bu yüzden bu iki kelimeyi birbirinden ayrı düşünmek doğru değildir.
Kıssa ve hisse kelimeleri aslında yabancımız değildir. Çünkü kültürümüz kıssalarla doludur. Bu kelimeyi geniş mânâsıyla düşündüğümüzde Kur’ân-ı Kerîm’de anlatılan peygamberlerle ilgili olayların, yine çoğu hadislerde de yer alan Hz. Peygamber’e dâir olayların, büyük şahsiyetler olarak kabûl edilen şahsiyetlerin yaşadıklarının her birinin birer kıssa olduğu görülür. Tabii bunlara evliyâ menkıbelerini, başta Mevlânâ, Ferîdüddîn Attar, Sâdi Şirâzî, Nasreddin Hoca olmak üzere büyük bilgelerin adına bugün daha çok hikâye, fıkra dediğimiz anlatılarını da eklemek gerekir. Hattâ Karagöz Hacivat oyununda bile böyle bir özellik olduğu söylenilmelidir. Bazan da kıssalar “Bir zamanlar bir adam varmış” şeklinde adı belirsiz bir şahıs üzerinden anlatılır.
Kıssaların Maksadı
Kıssalar, hangi şekilde anlatılırsa anlatılsın sonuçta ortada bir olay ve o olayın kahramanı olan isim yâhut isimler vardır. Bütün bu olayların yâni kıssaların anlatılmasındaki asıl maksat ise olayların arka planındaki mesajı anlamak yâni hisse çıkarmaktır. Dolayısıyla kıssada adı geçen kişilerden ve onlarla ilgili olaylardan çok bunlardan çıkarılacak ders, alınacak hissedir önemli olan. Çünkü bu durum bizâtihî yüce kitâbımız Kur’ân-ı Kerîm’in emridir. Meselâ Yûsuf sûresinin “Yemîn olsun ki Yûsuf ve kardeşlerinin yaşadıklarında gerçeği arayanlar ve sorup öğrenmek isteyenler için nice dersler ve ibretler vardır.” şeklindeki 7. âyeti kıssalara nasıl bakılması gerektiğini çok açık şekilde belirtir. Buna göre Hz. Yûsuf ve kardeşlerinin yaşadıklarının anlatılması insanlara ders ve ibret vermek içindir. Yine Ankebût sûresinin “Fakat biz Nûh’u ve gemide bulunanları kurtardık. O gemiyi de o hâdiseyi de arkadan gelecek bütün insanlar için bir ibret kıldık.” şeklindeki 15. âyetinde de aynı durum söz konusudur. Yine Karagöz oyununda da bunun için “Edeyim meclise bir kıssa beyân/Kıssadan hisse ala ârif olan” denilerek ârif olmanın gerekliliğinden söz edilir. Ârif olmak ise çok anlayışlı, dikkatli olmak, gördüğüyle/okuduğuyla yetinmeyip onun arka planına geçebilmek demektir.
Hisse Çıkarmamanın Âkıbeti
Böyle olanlar/yapanlar kıssalardan elbette gerekli dersi çıkarıp hayatlarını ona göre tanzîm ederler. Bunu yapamayanlar ise kıssaların geçmişte anlattığı olumsuzlukları tekrar yaşamak durumunda kalırlar. Târih bunun örnekleriyle doludur. Tekrar yaşamak derken burada Mehmet Âkif’in: “Geçmişten adam hisse kaparmış…Ne masal şey!/Beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi?/Târihi tekerrür diye târif ediyorlar/Hiç ibret alınsaydı tekerrür mü ederdi?” dörtlüğündeki gerçeklik de hatırlanmalıdır. Zîrâ kıssa hisse vermezse âkıbet iyi olmaz. Demek ki olumsuzlukları tekrar yaşamak durumunda kalmak kıssadan hisse almamakla ilgilidir. Peki bu neden böyledir? Bunun en kısa cevâbı şudur: İnsanın yapısı her çağda aynıdır. Zaman, zemin değişse bile insan bu yapısı itibâriyle aynıdır. Yapısında iyiliğe olduğu gibi kötülüğe de meyil vardır. Bu durum onu çatışmalara sürüklemektedir. Sonuçta ise dünyâ iyilik peşinde koşan insanlarla kötülük peşinde koşan insanların mücâdele alanına dönüşmektedir. Böylesi bir mücâdelede biri kazanmakta diğeri kaybetmektedir. Bu yüzden isimler değişse bile geçmişte yaşanan benzer olaylar tekrâr etmektedir. Bu kimi zaman meselâ Mûsâ-Firavun mücâdelesi, kimi zaman İbrâhim-Nemrud mücâdelesi olmaktadır. Ama bunlar da sâdece geçmişte kalmış olaylar değildir. İyi ve kötü olarak nitelediğimiz olaylar ve bunların yapıcıları yeni örneklerle devâm etmektedir. Bundan sonra da yine devâm edecektir. Meselâ Ebu Leheb sâdece geçmişte yaşamış ve göçüp gitmiş biri değildir. Her çağ kendi vaktinin Ebu Leheb’ini çıkarmakta gecikmemiştir. Bunu bütün kötüler ve kötülükler için düşünebiliriz. Tabii iyi olanlar için de durum böyledir. Bu yüzden onlar artık aramızda olmasalar da hikâyeleri başka isimler tarafından tekrâr edilmektedir. İnsanın yapısı böyle olduğu gibi toplumsal olayların mantığı da böyle olmaktadır. Hayâtın ve tabiatın da bir yasası vardır çünkü.
Kıssalara Ne Oldu?
Geçmiş kültürün en zengin tarafını ifâde eden kıssalar bugün hayâtımızın neresindedir? Biz bu soruya da cevap aramalıyız. Şunu biliyoruz, kadîm kültürden koparılmaya çalıştığımız süreçten sonra kıssaların yerini başka metinler, anlatımlar aldı. Bunları haber bültenlerinde anlatılanlar, romanlar, filmler, tiyatrolar olarak özetleyebiliriz. Bunlar günümüz insanının kıssa ihtiyâcına cevap veren yeni anlatım ürünleri olarak karşımıza çıkmaktadır ama bize kadîm kıssaların verdiği dersi verememektedir. Çünkü hiçbirinin kaynağı hikmet değildir. Bunun için hemen hepsi ders vermek bir yana kötü olanı daha da yaygınlaştırmak, onu normalleştirmek, ona dâir hassâsiyeti köreltmek gibi bir işleve sâhiptir. Böylece kötülük daha yaygınlaşmakta ve kötülerin sayısı daha da artmaktadır. Çünkü hiçbirinde olumlu kahramanlar ve olaylar yoktur. İyi gibi kötü olan da örnek alınmaya müsâit olduğu için insanlar kötü olana ve kötülüğe meyletmektedir.
Neler Yapılabilir?
Bu durum akıl sâhiplerini elbette umutsuzluğa sevk edemez, etmemelidir. Zîrâ mâdem ki olayların mantığı her zaman aynıdır, öyleyse zehrin şifâsı panzehirdir. Durum böyle olunca da bir taraftan gelenekteki kıssaları yeni bir anlatımla yeniden kültürümüze kazandırmak, yine klasik kıssa mantığıyla ama yeni bir dille yeni kitaplar yazmak, filmler çekmek, oyunlar sergilemek durumundayız. Bu da mücâdele yöntemlerini ve araçlarını yeniden gözden geçirmekle mümkün olacaktır.
Şuna sevinmeliyiz ki düne göre bugün eğitimli insan sayımız çoktur. Bunlar arasında hayrın sözcülüğünü yapacak pek çok yazarımız, yönetmenimiz vardır. Yayınevlerimiz, dergilerimiz vardır. Bunların kıymetini bilmek, daha çok insana ulaşmaları için gayret göstermek gerekir. Şu da bir önemli durumdur ki insan fıtratı aslında iyiliğe yatkındır. Öyleyse fıtrata seslenmek, bu avantajı iyi kullanmak gerekir. Bu da insanı fıtrat olarak iyi tanımakla olabilir. İşte bu noktada iyiliğe sevdâlı psikologlara büyük görevler düşmektedir. Onların yanı sıra sosyologlar, din adamları, öğretmenler de bu anlayışa göre hareket etmelidirler. Zîrâ birey toplumdan bağımsız değildir. Bireysel olan aynı zamanda toplumsal olan demektir.
Burada tek olumsuzluk bahsi geçen psikologların, sosyologların, eğitimcilerin ve din adamlarının seküler eğitimden geçiyor olmalardır. Bu eğitim sorunlu bir eğitim olduğu için bu meslek grupları da bunların etkilerini üzerlerinde taşımaktadırlar. Bu noktada sivil eğitim-öğretimin önemli olacağını söyleyebiliriz. İşte bu noktada da vakıflara, derneklere büyük iş düşmektedir. Onların her birinin sivil akademi olarak çalışmaları, faaliyet göstermeleri şimdilik bir çâre olarak görülebilir. Sonuç olarak tekrar belirtelim ki hiçbir olumsuzluk bizi umutsuzluğa ve çâresizliğe düşürmemelidir. Şunu hatırlayalım, hiçbir peygamber hayâtı düzgün bir topluma gönderilmedi. Ama onlar Allâh’ın ölçüleri çerçevesinde toplumları yeniden inşâ ettiler. Bugün de bu peygamberî gelenek hayâta geçirilmelidir.
Ocak 2026, sayfa no: 66-67-68-69
Abone Ol
En son haberleri doğrudan gelen kutunuza alın. Asla spam yapmayız!
Mesaj Bırak