Ara

Kırklareli'nden Edirne'ye

Kırklareli'nden Edirne'ye

Edirne şehrimiz, coğrafî konumu, stratejik önemi sebebiyle târih boyunca hep gözde bir şehir olmuş, bu özelliğinden dolayı pek çok defa saldırıya mâruz kalarak, yıkıma, talana, tahrîbâta ve yağmaya uğramış. Her seferinde ağırbaşlılıkla yaralarını sarmayı başarmış ve yoluna devâm etmiş. Fatih Sultan Mehmed Hân'ın doğduğu, beşiğinin sallandığı yer olma özelliği de bulunan serhad şehri Edirne'miz, 1361 yılında I. Murad Han tarafından fethedilerek, Osmanlı Cihan Devletinin başşehri oldu. O târihten İstanbul'un fethine kadar tam 92 yıl pâyitaht olarak kaldı. Bu süre zarfında târihinin en parlak en görkemli günlerini yaşadı. Aradan asırlar geçmesine, artık o parlak günlerin gerilerde kalmasına rağmen hâfızasıyla, heybetiyle, vakuruyla, var olan târihî ve kültürel değerleriyle, potansiyeliyle hâlâ bir dünya şehridir Edirne'miz. Tabii ki kıymetini bilene. Hani bir söz vardır. "Görenedir görene; köre nedir, köre ne?!" misâli. Bu yazımızda Balkanlara açılan kapımız Edirne'mizin kitâbî târihine değil, daha ziyâde zamânımıza ulaşan, somut târihî ve kültürel varlıklarına, envanterine odaklanmaya çalışacağız. 

 

Hâtırladığım kadarıyla Edirne'ye en son 2008 yılında Edebiyat Sanat ve Kültür Araştırmaları Derneğimizin organizasyonu ile gitmiştim. Mehmet Nuri Yardım, Şerif Aydemir, Bestami Yazgan, Yusuf Dursun, rahmetli Yusuf Büyükboyacı ağabey ve Süleyman Doğan gezi grubumuzda olan isimlerden bazıları idi. Aradan neredeyse 14 yıl geçti. Bu ziyâretten aklımda Eski Câmi-i Şerîfi'nin duvarlarını süsleyen devâsâ yazıları, Üç Şerefeli Câmi-i Şerîfi'nin farklı pâdişahlar tarafından farklı tarzda inşâ edilmiş minâreleri, Selimiye Câmi-i Şerîfi'nin ihtişâmı ve tabyalarda, hoparlörlerden seslendirilen Erzurumlu Şükrü Paşa'nın duygu yüklü, ibretlik vasiyeti kaldı. Bir de ciğer kebabının yöreye has enfes tadı. O lezzeti bugüne kadar başka hiçbir yerde bulamadığımı rahatlıkla söyleyebilirim. Trakya bölgesinde bulunan Sedat Alpsoy kardeşimizin buralarla ilgili yaptığı birbirinden güzel paylaşımlarından sonra Kırklareli ve ardından da bir Edirne seyahati artık vacip olmuştu. Planlamayı yaptık. Cuma akşamı İstanbul'dan hareketle Kırklareli'ne varacak, sabah erkenden şehirde bulunan târihî mekânları ziyâret edip ardından Edirne'ye geçecektik. Öyle de yaptık. Sedat bey kardeşimiz sağ olsun bir kaç aylık süre zarfında hem Edirne hem de Kırklareli şehir merkezinde bulunan kültürel ve târihî mîrâsımızın aşağı yukarı bir envanterini çıkarmıştı.

 

Planladığımız gibi sabah kahvaltısı ardından ziyâretlerimize başladık. İlk durağımız Kırklareli Müzesi oldu. 1594 târihinde Güllabi Ahmed Paşa tarafından inşâ edilen Beyazıt Câmi-i Şerîfi, Emin Ali Çelebi tarafından 1577'de inşâ edilen Kadı Câmi-i Şerîfi, Köse Mihal zâde Hızır Bey tarafından 1383 yılında inşâ edilen Hızırbey Câmi-i Şerîfi [Büyük Câmi], yine Hızır Bey Külliyesi'nin bir parçası olan Hızırbey Arastası (Bedesteni) ziyâret ettiğimiz mekânlardan bazıları. Hızırbey Câmi-i Şerîfi haziresinde Hızır bin Abdullah'ın kabri ve hazirenin önünde de dört yüzlü bir çeşmesi bulunuyor. Hızır bin Abdullah'ın şâhidesi, benzerlerine Bursa Muradiye Külliyesi Haziresi'nde ve İznik dolaylarında rastladığımız, döneminin mezar taşı tipolojisine ayna tutan nadir örneklerdendir. Muhafaza edilip günümüze ulaştırılması son derece önemli. Burada bir hususun altını çizmekte fayda var. Hem buradaki çeşmenin hem de ziyâret ettiğimiz diğer bütün târihî câmi çeşmelerinin suyu akar vaziyette idi. Bu son derece önemli ve kıymeti takdîr edilmesi gereken bir güzellik. Emeği geçen, katkı sağlayan herkese tebrik ve teşekkürlerimizi sunuyoruz. Hızır Bey Câmi-i Şerîfi duvarındaki bir hüsn-i hat dikkatimizi çekti. Şöyle yazıyor: "İtteku’l-vâvât / Vavlardan sakının." 

 

Yani ilk harfi vav olan velayet (velilik, valilik), vezaret (vezirlik), vasiyet, vekalet ve vedia (emanet)  kelimelerinin delalet ettikleri yükümlülüklerden sakının.

 

Kırklareli'nin merkezinde, son olarak târihî bir mezarlık alanını ziyâret ettik. Gördüklerimiz karşısında tâbir câizse âdetâ şok olduk. Mezarlık târumâr edilmiş. Her tarafı delik deşik. Kırık dökük mezar taşları ortalığa saçılmış. Ortam patates tarlasını hâtırlatıyor. Buna rağmen burada, farklı dönemlere âit, muhtelif özellikleri hâiz, hâtırı sayılır miktarda târihî mezar taşı örneği bulunuyor. Okuması yapılıp envanteri çıkarılan kabristanda gerekli düzenlemelerin yapılarak şehir yaşamına katılması hayâtî önem taşıyor. Kırklareli Üniversitesi yerleşkesinin hemen yanı başında yer alan bu târihî alanın, ecdad yâdigârının bir an önce korumaya alınıp gerekli düzenlemelerin yapılarak ardından ziyârete açılması ve yok olmaktan âcilen kurtarılması her şeyden önce dedelerimize olan vefânın bir gereği değil mi?!. Şâyet bu yapılırsa Kırklareli'nin şehir hâfızasına ciddî bir katkı sağlanmış olacaktır. Zîrâ bir şehrin gerçek kıymeti, kolektif bilinç seviyesiyle, şehir halkının târihine, kültürüne olan bağlılığıyla, sosyal hayâta yaptığı katkılarla ölçülüp değerlendirilir. Geçmiş yoksa, târih sâhipsizse, şehir rûhunu kaybediyor demektir. Rûhunu kaybeden şehir ölü şehirdir.

 

Kırklareli'ndeki ziyâretlerimizin ardından “Bismillâh" deyip Edirne'ye hareket ediyoruz. Edirne'nin girişinde, yolun sağında bir çeşme dikkatimizi çekiyor. Aracı sağa çekip yanına varıyoruz. Az ötede de kenarları açık, türbeye benzer, kubbeli bir yapı var. Burası da namazgâh imiş. Çeşme ve namazgâh ikilisi "Hacılar Ezanı Namazgâhı ve Çeşmesi"olarak biliniyor. Çeşmeli Namazgâhlara çok güzel bir örnek. Kitâbesine göre çeşme 1798 senesinde Ahmed Ağa tarafından inşâ edilmiş. 1903 senesinde ise Cezzar Mustafa Efendi tarafından yeniden ihyâ edilmiş. Hacılar Ezanı Çeşmeli namazgâhı bir zamanlar Edirne'nin simgesi durumunda imiş. Rivâyetlere göre vaktiyle hacı adayları hacca gitmeden önce buraya gelip ezan okur, kurban keser yollarına öyle devâm edermiş. Hac dönüşü hacılar yine burada karşılanırmış. Namazgâh, ismini işte bu gelenekten almış. Mîmârîsi hayâtiyet kazandığı gibi inşâallah bir gün aslî hüviyetine, işlevine de kavuşur. Bu son Edirne ziyâretinde "somut olarak aklında neler kaldı?" diye sorulacak olsa hiç tereddüt etmeden Hacılar Ezanı Çeşmeli namazgâhını ilk sıraya yazardım. Burası işte böyle güzellikler meşheri bir mekân.

 

Selimiye Câmi-i Şerîfi uzun zamandır restorasyonda. 2025 yılının ortalarına doğru ibâdete açılması planlanıyor. Üç Şerefeli Câmi-i Şerîfi'ne selâm verip Eski Câmi-i Şerîfi'ne geçiyoruz. Şehrin ilk ulu câmii olması bakımından minberinde hep fethin sembolü olarak sancak asılı durmuş. III. Mustafa ve II. Ahmed Han bu câmide kılıç kuşanmış. Cuma Hutbelerine imamların kılıç ile çıkma sebebi budur. Ziyâretimizi tamamladıktan sonra Sultan II. Bayezid Külliyesi'ne vâsıl oluyoruz. Câmi-i Şerîf'in cümle kapısı üzerinde, iki satır hâlinde düzenlenen ve altı kutucuktan oluşan inşâ kitâbesi Semavi Eyice'nin verdiği bilgilere göre Zenbilli Ali Efendi tarafından yazılmış. Hattatı Şeyh Hamdullah’tır. Kapının iki tarafındaki yazılar da ona nispet edilir. Müze hâline getirilen külliye birimlerini ziyâret ettikten sonra az ötede bulunan târihî kabristana gidiyoruz. Rivâyetlere göre Mızıka-yı Hümayun mensuplarının medfun olduğu bir kabristanmış burası. Kaderine terk edilmiş vaziyette. Sâdece burası değil, ziyâret ettiğimiz diğer bütün târihî kabristanların durumu maalesef aynı. Beyazıt Külliyesi'nden ayrılıp birkaç kilometre uzaklıktaki Edirne Asker Hastanesi Şehitliği'ni ziyâret ediyoruz. Şehitlik gayet güzel düzenlenmiş. Şehitliğe varmadan yolun sağında bir yapı topluluğundan geriye kalan yıkık duvar ise Asker Hastanesi'nden kalan son şâhit. Cümle şehitlerimize, geçmişlerimize Fâtihalar okuyup, ruhlarına hediye ediyor, biraz nefeslendikten sonra tekrar şehir merkezine dönüyoruz.

 

Yeri gelmişken, temeli II. Murad Han döneminde atılan, uzun yıllar Osmanlı pâdişahlarına ev sâhipliği yapan ve İstanbul'un fethi dâhil nice önemli kararların alındığı, târihî anlara şâhitlik eden Edirne Yeni Sarayı'ndan da söz edelim. Bâdirelerle geçen uzun yılların, sessizliğin ardından nihâyet geçtiğimiz yıllarda saray kalıntıları üzerinde çalışmalar başladı. Kültür ve Turizm Bakanlığı ve Türk Tarih Kurumu'nun desteğiyle Trakya Üniversitesi tarafından yürütülen kazı çalışmaları hummalı bir şekilde devâm ediyor. Görünen o ki Gülay Apa Kurtişoğlu başkanlığında yapılan bu gayretli ve titiz çalışmalar sonunda, var olanların dışında, nice hâtıralar meydana çıkarılacak, nice farklı güzelliklerle karşılaşacağız. Ümîdimiz bu yönde. Belki çeşmeli namazgâhının çeşmesinden bir avuç su içmek, namazgâhında iki rekat şükür namazı kılmak bizlere de nasip olur. Kim bilir? O günleri heyecanla bekliyoruz. Dileriz en kısa zamanda çalışmalar tamamlanıp saray bölgesi ziyârete açılır. Bu hâfıza tâzelenmesi hem Edirne'miz hem de ülkemiz kültürel envanterine ciddî mânâda katkı sağlayıp değer üstüne değer katacaktır. Buna yürekten inanıyoruz.

 

Sırada ziyâret edeceğimiz Gâzî Mihal, Dar-ül Hadis, Beylerbeyi Câmi-i Şerîfleri ile Muradiye Külliyesi ve Haziresi var. Bu saydığım mekânlar şehir merkezine biraz uzak kaldığı için mahzûn ve garip durumdalar. Ziyâretlerimiz sırasında bu mekânlarda ya hiç kimse yoktu, yâhut birkaç kişi vardı. Bu elbette kabûl edilebilir bir şey değil. Buraların cıvıl cıvıl olması lâzım. Mevcut durumu tersine çevirmenin yolu mutlaka aranmalı ve bulunmalı diye düşünüyoruz. Zîrâ Cihan Devletine yıllar yılı başkentlik yapmış, ecdad yâdigârı böyle bir zenginliğin göz göre göre kaderine terk edilmesi telâfisi mümkün olmayan yaraların açılmasına sebebiyet verir. Gayretullâha dokunur. Geçmişiyle, târihiyle övünen bir milletin evlatları bu duruma seyirci kalmamalı!

 

Gâzî Mihal Câmi-i Şerîfi (1422), Köprüsü ve Haziresiyle hakîkaten görülmesi gereken bir mekân. Özellikle haziresinde yer alan erken dönem mezar taşları ile börklü yeniçeri şâhidelerinin eşi benzeri yok. Buradan ayrılıp Dâr-ül Hadis Câmi-i Şerîfi'ne geçiyoruz (1435). 15. yüzyıla âit mütevâzı ölçekli yapısı, avlusundaki şehzâde türbeleri ve beylikler dönemi mezar mimârisini hatırlatan sandukalarıyla, insanın içini ferahlatan rûhâniyetiyle, çevre düzenlemesiyle, Edirne Câmii mimârî envanterinde apayrı yeri var buranın. Mâbed, Diyanet İşleri Başkanlığı, Edirne Müftülüğü, Edirne Çevre ve Şehircilik Müdürlüğü'nün de aralarında bulunduğu kurumlardan aldığı 9 ödül nedeniyle halk arasında "çevreci câmi" olarak da biliniyor. Öğle namazımızı Dâr-ül Hadis Câmi-i Şerîfi'nde edâ edip Beylerbeyi Câmi-i Şerîfi'ne vâsıl oluyoruz (1429). Beylerbeyi Câmii plan bakımından Osmanlı devri Türk sanatında zâviyeli câmiler olarak adlandırılan tiptedir. Bâni Sinâneddin Yûsuf Paşa'nın türbesi mâbedin hemen karşısında yer alan kubbeli yapıdır. Türbe etrâfında ise genişçe sayılabilecek bir hazire bulunuyor. Farklı mezar taşı örneklerini bünyesinde barındıran bu hazire diğerlerine nazaran daha bakımlı bir vaziyette. Bunda hazire çevresinin vaktiyle ihâta duvarlarıyla çevrilmiş olmasının katkısı büyük olmalı. 

 

Vakit daralmaya başladı. Bir an önce Muradiye Külliyesi'ni ziyâret edip hava kararmadan dönüş hazırlıklarını yapmamız gerekiyordu. Selimiye Arastası'na uğrayıp bademli kurabiye ve yöresel hediyelik eşya da bakacaktık. Vakit kaybetmeden hızlıca Muradiye Külliyesi'ne (1426) ulaşıyoruz. Külliye'den geriye fazla bir şey kalmamış. Haziresi'nde son derece farklı ve güzel mezar taşı örneklerini barındırıyor. Özellikle tepeliği kalp formunda tasarlanmış, elli altmış metre uzaklıktan fark edilen bir hanım şâhidesi ziyâdesiyle dikkatimizi çekiyor. Hakîkaten zarâfet ve letâfeti görülmeye değer. Bugüne kadar eşini benzerini görmedim diyebilim. Yüksek bir tepeye konumlanmış câmi-i şerîf avlusundan kuş bakışı Selimiye'yi ve Edirne'yi seyrediyoruz. Burada kısa da olsa târih muhasebesi yapıyor, derin düşüncelere dalıyoruz. Ziyâret edip görecek daha nice mekân var. Lâkin buna zamânımız yok. Koskoca Cihan Devleti'ne yıllar yılı başkentlik yapmış ulu bir şehri, yüzlerce yıllık birikimi, bir günde, bir haftada, bir yılda gezip görmeye, anlamaya, anlatmaya imkân var mı? Ömür biter ecdâdın âsâr-ı hayrâtı değil yazmak, saymakla bitmez, bitirilemez! Cümlesine rahmet olsun...

Aralık 2022, sayfa no: 50-51-52-53

Abone Ol

En son haberleri doğrudan gelen kutunuza alın. Asla spam yapmayız!

Sosyal Medya Hesapları

Mesaj Bırak