Ara

Kim Olduğun, Kiminle Olduğuna Bağlıdır

Kim Olduğun, Kiminle Olduğuna Bağlıdır

İnsan sosyal bir varlıktır. Tek başına hayâtını sürdürmesi, karşılaşacağı bâzı sorunları bireysel olarak göğüsleyebilmesi mümkün değildir. Belli bir çevrede yaşaması gerekli olan insanın çevre üzerinde etkisi olduğu gibi, çevrenin de insan karakterinin şekillenmesinde etkisi vardır. Bireyler olarak yaşadığımız toplum ve çevrede, iyi veya kötü mutlaka bir hâl transferi yaşamaktayız. Üzüm üzüme baka baka karardığı gibi, bizler de çevremizdekilerin hâlet-i rûhiyelerinden fazlasıyla etkilenmekteyiz. Allah Rasûlü (sav): "Kişi arkadaşının dîni üzeredir. Öyleyse her biriniz, kiminle arkadaşlık kuracağına dikkat etsin.”1 buyruğuyla kişinin arkadaş çevresini ne denli îtinâyla oluşturması gerektiği vurgusunda bulunmaktadır. Yâni kişi arkadaş olarak belirlediği üç-beş kişinin ortalaması durumundadır. Kötü alışkanlıkları hayat tarzı olarak benimsemiş kişilerle arkadaşlık, zamanla insanı bu kötü alışkanlıkların kıskacında kalmaya götürebilir. Buna mukabil hâlini, davranışlarını ve hayat tarzını Kur’ân ve sünnete endekslemiş şahıslarla arkadaşlık yapan kişi, bu güzellikleri kendi dünyâsında da yaşamaya başlayacaktır.

Kimlerle Berâber Olmak Bahtiyarlıktır?

Kur’ân-ı Kerîm’de Yüce Rabbimiz: Kim Allâh’a ve Rasûl'e itâat ederse işte onlar, Allâh’ın kendilerine lütuflarda bulunduğu peygamberler, sıddîkler, şehîdler ve sâlih kişilerle berâberdir. Bunlar ne güzel arkadaştır!2 buyurmaktadır. Allâh’a ve Rasûl’üne gönülden bağlı olan her müslümanın gerek dünyâda gerekse âhirette berâber olmayı yürekten arzuladığı kutlu zümre bunlardır. Bu kutlu zümreyle âhirette berâber olabilmek için bu dünyâda da berâber olabilmeye gayret etmek gereklidir.

Peki, asırlar evvel aramızdan fizikî olarak ayrılmış olan peygamberlerle günümüz insanları nasıl berâber olabilir? Şu bir gerçek ki, tüm peygamberler aynı dâvânın mihmandarlığını yapmışlardır. Hz. Âdem (as) akîde anlamında ne tebliğde bulunmuşsa peygamberlerin sonuncusu olan Peygamberimiz (sav) de aynı hakîkatleri insanlığa aktarmıştır. Dolayısıyla peygamberlerin mîrasları arkalarına bıraktıkları tevhîd mücâdelesidir. Tüm peygamberlerin mîraslarına vâris olan Sevgili Peygamberimiz de mîrâs olarak bize iki büyük kaynak bırakmıştır ki onlar; Kur’ân ve sünnettir. Hal böyleyken kim Kur’ân ve sünnete ittibâ ederse Peygamberimiz nezdinde tüm peygamberlerle berâber olma irâdesini ortaya koymuş demektir. Bu yolda istikâmet üzere olmanın anahtarı mesâbesindeki nebevî buyruk bize büyük mesajlar vermektedir: “Size iki şey bırakıyorum. (Bunlara tutunursanız) aslâ dalâlete düşmezsiniz: Allâh’ın kitâbı ve sünnetim. Bu ikisi (kıyâmette) havz’a kadar ayrılmadan berâberce geleceklerdir.”3 Rasûlullâh’a ittibâ dünyâda sünnetini ihyâya, âhirette de O’nunla berâber olmaya vesîledir. 

Yukarıda zikrettiğimiz âyet-i kerîmedeki kutlu zümrenin ikincisi sıddîklardır. Sıddîklar özüyle ve sözüyle doğruluktan ayrılmayan kimselerdir. Bu sıfatla muttasıf olan kişilerin önderi Hz. Ebû Bekir (ra) kabûl edilmektedir. Bu niteliğin sâhibi insanlar her çağ ve zamanda bulunabilirler. Sıddîk olmanın yolunu bize öğreten Efendimiz (sav) şöyle buyurmaktadır: “Hiç şüphe yok ki doğruluk iyiliğe götürür. İyilik de Cennete götürür. Kişi doğru söyleye söyleye Allah katında sıddîk (doğru sözlü) diye yazılır.”4 

İnsan sıddîklardan olmak için çaba göstermelidir. Çevresinde bu özelliğiyle mârûf kişilerle arkadaşlık yapması, kendisinin de bu sıfatı kazanabilmesine katkı sağlayacaktır. Allah Teâlâ’nın: “Ey îmân edenler! Allâh’a karşı gelmekten sakının ve sâdıklarla berâber olun.”5 emr-i ilâhîsi dünyâda sâdıklarla berâber olmamız gerektiği hakîkatini ortaya koymaktadır. Âile hayâtında, iş hayâtında, insanlarla ilişkilerde doğruluktan yana olmak, sıdk erdemini hayâta hâkim kılmak dünyâda ve âhirette sıddîklarla berâberliğe vesîle olacaktır. 

Şehîdler; din, vatan, bayrak, nâmus vb. kutsalların korunması uğruna canını Allah yolunda vermiş kutlu kimselerdir. “Allah yolunda öldürülenlere "ölüler" demeyin. Hayır, onlar diridirler. Ancak siz bunu bilemezsiniz.”6 ilâhî buyruğuna mazhar olan şehitlerin mîrasları olan vatana, ezana, bayrağa sâhip çıkmak, onlarla gâye birliğine varmak demektir. Şehitlerin gâyesi hiç şüphesiz Allâh’ın rızâsını kazanmaktır. Bu uğurda en tatlı varlık olan canlarını vermekten çekinmemişlerdir. Şehitlik bir nasip işi olmakla berâber Peygamberimizin (sav) şu hadîsi şehitliği arzulamanın dahî karşılıksız kalmayacağının îlânıdır: “Bütün kalbiyle şehîd olmayı isteyen kişiyi, yatağında ölse bile, Allah, şehidler mertebesine ulaştırır.”7

Berâberliğiyle bahtiyarlığa ulaştıracak diğer bir zümre de sâlihlerdir. Sâlihler Allâh’ın (cc) seçkin kullarıdır. Nefisleriyle giriştikleri mücâdelede başarılı olmuş, nefsin saptırıcı istek ve arzularını kontrol altına alabilmiş kimselerdir. Onlarla sohbet kalbin gaflete karşı diri kalmasını sağlayıp, şeytanla mücâdelenin nasıl yapılabileceğini öğretir. Sâlihlerle olan birliktelik dünyâda büyük nîmet, âhirette ise yüce bir sürûra vesîledir. Hal böyleyken bid’at ve hurâfelerden uzak kalmış, kötü ahlâkı hayâtından çıkarmış, ana gâyesi Allâh’a daha iyi bir kulluk olan sâlihlerle dostluk, mânevî anlamda olgunlaşmaya vesîledir. 

Kimlerle Berâber Olmak Hüsrandır?

Günümüz problemlerinin en önemlilerinden birisi hiç şüphesiz samîmiyetsizliktir. Bâzı insanlar birbirleriyle, asıl oldukları kişiliğin dışında farklı bir kişilikle muhâtab olmaya çalışmaktadırlar. Başta sosyal medyada olmak üzere bâzı insanlar hep başka birisiymiş gibi yaparak ya da hayâlinde olmak istediği ama gerçekte olamadığı insan profilinin arkasına saklanarak iletişim hâlinde kalmayı tercîh etmektedirler. Bu kısa veya uzun vâdede birbirlerine güvenmeyen, birbirinden sürekli kuşku duyan insanlardan oluşan bir toplumu meydana getirmektedir. Hâliyle insanlar, kimlere yakınlık duymalı, kimlerle mesâfeli bulunmalı kestiremez duruma düşmüşlerdir. 

Müslüman, riyâdan kaçındığı gibi riyâkârlardan da kaçınmalı. İkiyüzlülükten nefret ettiği gibi ikiyüzlülere de prim vermemeli. Fitne maksadıyla laf taşıyıcılıktan (nemmâmlardan) hazzetmediği gibi laf taşıyanları yakınına bile yaklaştırmamalıdır. Aynı zamanda dedikodu ve gıybet alışkanlığı kazanmış insanların da mânevîyatın tahrîbâtında etkili rol üstlenebilecekleri unutulmamalı. Dedikoducu kişilere önce uyarıda bulunmalı, eğer uyarılar dikkate alınmıyorsa müslümanın yapacağı tek birşey kalmaktadır ki o da dedikodu ortamını terk etmektir. 

Mağrib sûfîlerinin öncü şahsiyetlerinden Ebû Medyen Şuayb el-Ensârî (ö. 594/1198)’ye göre, sâfiyeti kaybetmenin delîli, kirli ve bozuk tabîatlı kişilerle berâber olmak ve sohbet etmektir. Değersizliğimizin delîli, beş para etmez kişilere bel bağlamamızdır. Vahşetimizin delîli, kaba saba şahsiyetlerle ünsiyet peydâ etmemizdir. Çünkü bid’at ehli ile sohbet, dînî duyarlılıktan yoksunluğu gösterir.8 

Kalbi mânevî hastalığa yakalanmış insanların bu mânevî hastalıklarını muhâtabına bulaştırabileceği gerçeğine karşı dikkati elden bırakmamalıdır. Onları uyarma ve irşâd etme maksatlı elbette ki onlarla iletişim kurulabilir. Ancak hal transferinin mümkün olduğu bugünkü bilimin de ortaya koyduğu bir husustur. Mahmud Sâmî Ramazanoğlu’nun (ks) toplu taşıma aracına bindiğinde karşı koltuğun boş olmasına özen gösterdiği anlatılmaktadır. Sâmî Efendi’nin bu davranışından da anlaşılacağı üzere kalpten kalbe olumlu ya da olumsuz bir transfer söz konusudur. Bu bağlamda Sevgili Peygamberimiz’in (sav) şu hadîsi büyük önem arz etmektedir: “İyi arkadaşla kötü arkadaşın misâli, misk taşıyanla körük çeken insanlar gibidir. Misk sâhibi ya sana kokusundan verir veya sen ondan satın alırsın. Körük çekene gelince ya elbiseni yakar yâhud da sen onun pis kokusunu alırsın.”9 

Netîce îtibâriyle; müslümanca şuura sâhip olmak, yaşam tarzından iletişim içinde olunacak kişilerin seçimine varana kadar belli ölçüler çerçevesinde tezâhür etmektedir. Zulmü ve zâlimi desteklemek insanı zulümde zâlimle berâber olmaya götüreceği için neye âlet olunduğunun farkında olarak yaşamak gereklidir. Bunun için kim olduğumuz kiminle olduğumuzla doğrudan bağlantılıdır. Hakk’a vâsıl olmanın en kısa yolu Hakk’a tâbî olmuşlarla, bir başka ifâdeyle kendilerine nîmet verilmişlerle berâber olmakla mümkün olduğu gibi, hüsrâna uğramak da sapkınlarla, sırât-ı müstakîmden ayrılmışlarla birlikte olmakladır. Şu kısa ömrümüz kötülüğün ve kötülerin peşinde hebâ edilemeyecek kadar değerlidir. Zîrâ bu kısa ömrü nasıl ve kimlerle geçirdiğimiz bizim ebedî âlemdeki pozisyonumuzu belirleyecektir. 

Dipnotlar:

1 Ebû Dâvûd, Edeb, 19; Tirmizî, Zühd, 45.

2 Nisâ, 4/69.

3 Hâkim, Müstedrek, 1/93.

4 Buhârî, Edeb, 69; Müslim, Birr, 103, 104.

5 Tevbe, 9/119.

6 Bakara, 2/154.

7 Müslim, İmâre 157; İbni Mâce, Cihâd 15.

8 Kadir Özköse, “Ebû Medyen Şuayb el-Ensârî’nin Tasavvufî Düşüncesi”, Cumhuriyet Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Dergisi, Sivas 2007, c. XI, sy.2, s. 175-176.

9 Buhârî, Büyû 38; Zebâih 31; Müslim, Birr 146.

 Haziran 2020, sayfa no: 20-23

Abone Ol

En son haberleri doğrudan gelen kutunuza alın. Asla spam yapmayız!

Sosyal Medya Hesapları

Mesaj Bırak