Ara

Kentleşme ↔ Kent Kültürü

Rasim Özdenören  Yanlış bir zemîne düzgün ve sağlam bir binâ kurul/a/maz. Heyelan mıntıkasına kurulmuş olan bir binâ ne denli sağlam malzemeyle inşâ edilmiş olursa olsun; mukâvemet hesapları ne denli isâbetli olursa olsun, sonuçta, binânın altından kayan toprak o binâyı yerinde bırakmaz.   Bugün, bu ülkenin üzerinde yer aldığı kültürel zemînin mâhiyeti üzerinde bir kere daha durup düşünmemiz gerekiyor. Herkesin kabûl ettiği kimi sorunlarımızın üstesinden nasıl olup da gelemediğimizin cevâbını çoğu kez isâbetli biçimde veremiyoruz. Niçin?   Kimilerimiz bu sorunun üstesinden gelemeyişimizi kişisel yetersizliğimize, tembelliğimize yorabiliyor. İnsanımıza baktığımızda bu cevabı isâbetli bulmamız imkân dâhilinde görülebilir mi? Gerçekten tembel olduğumuzdan dolayı mı, meselâ, trafik kurallarına uymada zorluk çekiyoruz, yoksa daha altta, dipte başka sebepler mi yer alıyor? Meselâ yollarımızın kalitesi salt bizim tembelliğimiz veya yetersizliğimiz, bilgi noksanlığımız yüzünden mi şimdiki durumunda bulunuyor?   Sur içi İstanbul’unun trafik sorununu temelden çözemeyince çâreyi bazı sokakları veya caddeleri trafiğe kapatmakta veya oraları tek yönlü işletmekte bulan bir zihin için yetersizdir denebilir mi? O zihin, kurulu düzen içinde yapılması gerekeni bulup çıkarabiliyor. Fakat bulup çıkarabildiği şey, yalnızca değinilen çârede görünüyor. Daha ötesine gidemiyor. Niçin yolları genişleterek daha kabûl edilebilir bir çare geliştirilemiyor?   Bunu yapamıyor, çünkü mevcut yolların genişletilmesi mümkün görünmüyor. Nitekim 1950’lerde Demokrat Parti hükûmetleri zamânında Başbakan Adnan Menderes İstanbul trafiğini rahatlatmak için Beyazıt Meydanı'ndan Eminönü’ne bir bulvar açmayı tasarlamıştı. Ancak uygulamada böyle bir bulvarın açılması hayâta geçirilemedi. Neden?   Çünkü o bulvarı açmak için istimlâk yapmak gerekiyordu. İşin parasal yanı çözülebilirdi. Ancak fizik engellerin üstesinden nasıl gelinecekti? Örneğin o bulvarı açmak için acaba Kapalı Çarşı’yı mı yıkmak gerekecekti? Yoksa Çemberlitaş’ı mı yıkmalıydı? Yoksa Nuru Osmaniye Camii'ni mi ortadan kaldırmak gerekiyordu? Güzergâh üzerindeki hangi târihî çeşmeyi, hanı, hamamı, hazireyi ortadan kaldırmak îcâb ediyordu? Bunların hangisini, gelecek kuşakların târizine mâruz kalmadan ortadan kaldırmak mümkün olabilirdi?   Demek ki mesele salt bir iyi niyet meselesi değildi. Sorunun çözülmesi için daha temelde çözülmesi gereken faktörler bulunmalıydı.   Çevre insanın ürünü olduğu gibi, insan da çevrenin/çevresinin ürünüdür. Birini öbüründen ayıramayız. Kentlere, sebeplerini anlayabileceğimiz çeşitli etmenlerle göçler oldu. Köyünden, kasabasından büyük kentlere gelen bu insanlar, zâten geçim sıkıntısından yurdunu bırakıp buralara gelme zorunluluğunu yaşamış kimselerdir. Böyleyken onlardan kentin eski sâkinlerinin yaşadığı semtlerde yaşamalarını beklemek, oranın yerleşik kültürünü çabucacık benimsemelerini istemek muhâl olanla uğraşmak anlamına gelirdi. Kimse de onlardan böyle bir istekte bulunmadı. Ancak bu insanlar, çalışmak ve dolayısıyla yerleşmek üzere geldikleri bu kentlerin bir yerlerine yerleşeceklerdi. O yerler ya sâhipsiz yerlerdi veya hazînenin sâhibi bulunduğu yerlerdi. Genelde belediye sınırları içinde olsa da belediye hizmetlerinin gitmediği mıntıkalardı oralar. Bu insanlar oralara bildiklerince konutlarını inşâ etmeye başladı. Yollarını bildiklerince açmaya kalkıştılar. Bulabildikleri işlerde çalışmaya başladılar. Apartman kapıcılığı gibi işler başlangıçta özel bir bilgi ve beceri gerektirmediğinden, genelde bu türden işlere girdiler. İlk gelenler sonrakilere örnek oluşturdu. Kent kenarlarına, varoşlara gecekondularını inşâ ettiler. Gecekondular serpildikçe, nüfûsu arttıkça bu mıntıkalarda bir gecekondu kültürü gelişmeye başladı. Oralarda yeni bir ahlâk oluşmaya başladı. Gecekondu insanı kendi müziğini îcâd etmede gecikmedi. Başlangıçta arabesk müzik diye küçümsenen müzik türü, kenar semt bölgelerinden kentin merkezine doğru yayılmaya başladı.   Durum, alışılmış benzetmeyle bir bileşik kaplar düzenine evrildi. Gecekondu sâkini bir ölçüde kentin eski yerleşik hayâtını benimsemeye başlarken, bir yandan da kentin eski yerlisi, gelen bu yeni kültürü kanıksamaya başladı. Bu durum, giderek yeni bir kültürün meydana gelmesinin yolunu açtı.   Bu son kesitteki yaşantı tarzı, bize çok şey söylüyor. Aslında, kentlerimiz Cumhuriyet devrimiyle birlikte kendi ilk geleneksel yaşantısından kopmuş durumdaydı. Yeni yazısıyla (latin harfleri), şapka giyme mecbûriyetiyle, yeni okul tarzıyla, Cumhuriyet balolarıyla, laiklik alıştırmalarıyla bir yerden başka bir yere doğru seyir halindeydi. 1950’li yıllarda Demokrat Parti hükûmetleri döneminde köylü traktöre kavuştu. Ayağından çarığını attı. Bir traktör hovardalığı aldı başını gitti. Ancak tarlalar, yeni Medeni Kanun’un getirdiği miras düzeniyle bölünmeye, parçalanmaya ve küçülmeye başladı. Hükûmetlerin aldığı çeşitli önlemlere karşın tarlaların küçülmesi, dolayısıyla ürün mâliyetinin artması önlenemedi. Geçim sıkıntısının bir sebebi bu kesitten açıklanabilir. Öte yandan, komşuda var benim de olsun mülahazasıyla sâhiplenilen traktörler, asal işlerini kısa zamanda bitirdiklerinden geri kalan zamanlarda, köylülerin elinde traktör tokuşturma eğlencelerinin unsuru hâline geldi/getirildi. Ve az önce söylediğimiz, köylerde başlayan geçim sıkıntısı, bu insanları kentlere göçe zorladı.   Kentlerimiz böylece iki önemli kültürel kırılma olayının alanı hâline geldi: 1. Cumhuriyetle birlikte ve onun yanında batı uygarlığına benzeme adına mâruz kalınan kültürel kırılma, 2. 1950’lerden sonra köyden kente doğru seyreden göç olayının getirdiği, ikinci bir kültürel kırılma...   Böylece şunu söylüyoruz: Kentlerimizin iktisâdî, toplumsal, altyapısal eksikliklerini veya bozukluklarını palyatif önlemlerle çözebilmenin kestirme bir yolu bulunmuyor. Olaya en dibinden başlandığı takdirde, bütün bu olan biteni hiçbir şey olmamış gibi düşünmek, olmamış gibi kabul etmek mümkün görünmüyor. Sen onu öyle saysan da, değindiğimiz çarpıklık karşımızda o ben buradayım demeyi sürdürüyor. Bunca iyi niyetli çabalara karşın gene de kentlerimizin düzenlenmesinde fazla bir mesâfe kat edilemiyorsa, sorunun en diplerde olduğu gerçeği, palyatif önlemlere karşı kan uyuşmazlığını ilân ediyor.   En azından kısa vâdede yapılabilecek çok şey görünmüyor. Öte yandan, bir yazarımızın deyişini ödünç alarak konuşursak, enseyi karartmaya da lüzum yok. Eski kentler, giderek terk edilmeye başlıyor. Veya eski kentler eski yerlerinde bırakılıyor, fakat o kentlerin çevresinde onun eski adını taşıyan, fakat aslında o eski kentin uzantısı durumunda olmayan yeni kentler oluşmaya başlıyor. Eski kentler –İstanbul örneğine göre konuşursak, sur içi- eski yerinde bırakılıyor, fakat çevre yoluyla ifâde edebileceğimiz yeni bir oluşum giderek ön almaya başlıyor.   İmdi, bu yeni oluşmakta olan kentler üzerinde yeni ihtiyaçlara göre tasarruf etmenin yolunu arayıp bulmamız gerekiyor. Onlar soysuzlaşmaya başlamadan... İslâmî duyarlılığımız ne ölçüde geçerliliğini koruyor, kestiremem. Ancak gene de Allah Resûlü'nün (sav) tavsiyesinden medet ummamız gerektiğini düşünüyorum. Onun ölümsüz tavsiyesinden hareketle, en azından, yeni kurulmakta olan kentlerimizi usûlüne uygun biçimde yapılandırmamız mümkün olabilir: Ebû Zer radıyallâhu anh’den rivâyet edildiğine göre Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Ümmetimin iyi-kötü bütün amelleri bana gösterildi. İyi işlerinin içinde, gelip geçenlere eziyet veren şeylerin yollardan kaldırılmasını da buldum. Kötü amelleri arasında da mescidde temizlenmeden bırakılmış balgamı gördüm.” (Müslim, Mesâcid 57. Ayrıca bk. İbni Mâce, Edeb 7; zikreden Riyazüssâlihîn).   Bu sözlerde bence, bize kıyâmete kadar ışık tutacak bir öngörü yatıyor. Hadîs-i Şerîf’teki remizlerin anlamına nüfûz ettiğimiz takdirde önümüzü aydınlatacak ışığı bulmamız da imkân dâhiline girer diye düşünüyorum. Şöyle ki: Yollarda gelip geçenlere eziyet veren şeyleri kaldırmayı salt ayağımıza takılan çerçöp, süprüntü biçiminde algılamayı bırakarak bundan düzgün işleyen bir kent plancılığını anlarsak; kezâ mescitlerin temiz tutulmasını da tüm kamu yerlerini kapsayacak bir algılamaya teşmil edersek, bu mübârek cümleden gerekli dersi çıkarmış oluruz.   Not: Bizim geleneksel eski kentlerimiz İslâm kent mimârisine özgü iç içe geçmiş hilâller dizgesine göre kurulmuştur; evlerin yönü Kâbe’ye dönük durur; modern kentler (özellikle Avrupa ve ABD kentleri) ise yatay ve dikey (apsis ordinat) dizgesini asıl kabûl etmiştir. Eski kentlerimizi şimdiki modern yaşantıya uyarlamaya çalışmak, hilâl düzleminin üstüne haç şablonunu oturtma kabilinden bir abese müncer olacağından, bu abesle iştigâl etmenin boşunalığını görmemiz ve kabûllenmemiz gerekiyor. Yukarıdaki mülahazalarımız bu gerçekliği de dikkate alarak okunmalıdır. Bu takdirde, bizim geleneksel kent planına göre kurulmuş olan kentlerimizde trafik sorunuyla niçin başa çıkılamadığının cevâbını da bulmuş oluruz.

Abone Ol

En son haberleri doğrudan gelen kutunuza alın. Asla spam yapmayız!

Sosyal Medya Hesapları

Mesaj Bırak