İnsanı alelâde canlı olmaktan çıkarıp sorumlu bir varlık yapan şey tercih yapabilme kābiliyetidir. Bu kābiliyeti insana Yaratıcısı tarafından bahşedilen bir özelliktir. Yaratıcı kendinde tam, mükemmel ve mutlak olan sıfatların çok küçük bir miktârını insana vermiştir. Bu onun dünyâ hayâtında sınanabilmesi için gerekli malzemelerden biridir. Şâyet bir fiilden sorumlu tutuluyorsan o fiilin meydana getiren karar mercii sen olmalısın. Bu hem iyi hem de kötü şeyler için geçerlidir. Bir iyiliğin kişiden sâlih amel cihetinde zuhûr edebilmesi için kişinin o fiili bile isteye kendi özgür irâdesiyle gerçekleştirmesi şarttır. İstemeden meydana gelen iyilikler tıpkı bir niyet ve de kasıt olmaksızın sehven yapılan kötülükler gibidir. İkisinde de fâilin tercihi söz konusu değildir. İrâde menfî ya da müsbet anlamda bir şeyi isteme özgürlüğüdür ki buna “Cüz’î İrâde” diyoruz.
İstemeyi isteyebilmeye dönüştüren, insanın akıl ile nefis arasında yaptığı mücâdelenin sonucudur. İstediğinizin nefsinize hoş gelen kötü fiillerden biri olduğunu düşünün. Onu istemeniz aynı zamanda gerçekleştirmek için yola koyulmanızdır. Gerçekleştiremeseniz bile onu engelleyen ve durduran siz değil de dış şartlar olduğu için bu peşine düştüğünüz kötülüğü istemek noktasında sorumluluğunuz ortadan kalkmış olmaz. Aynı şeyi yine iyiliğe niyet edip kötülükte karar kılma durumu için de söyleyebiliriz. İnsan dünyâ hayâtındaki seçimlerinin bir hâsılasıdır. Akıl onu yerli yerinde kullanabildiğimiz oranda bir değer taşır. Aklı aşağıya çeken nefis, yukarıya kaldıran irâdedir. Bıçağın kesme âleti olduğunu tesbît eden akıl iken, bıçağı var olma amacına uygun kullanabilme irâdenin kābiliyetidir. Şâyet insan nefsini aklına refâkatçi kılıyorsa kılavuzunu kaybetmiş bir gemiye dönüşür. Nereye kadar gidebileceğini ve nerede duracağını bilemez. Nereye gideceğini ve nerede duracağını bilmeyen kişi kaybolmuş sayılır.
İrâde insanı kendi içinde yitip gitmekten korur. Nefis sınırlarını bildiği takdirde insana kendi ağırlığını taşımakta yardımcı olur. Nefsi hepten yok saymak insanın kendine yaptığı zulme dönüşür. Dizginlenmiş nefisten iffet, dizginlerinden boşalmış nefisten fuhuş (aşırılık) neşet eder. İnsan nefsini terbiye etmenin bildik esasları vardır ki bunlar: Az yemek, az konuşmak, az uyumak gibi disiplinlerdir. Az yemek, çok yemenin biraz daha azıdır. Azlık çokluğa nazaran şu sınav âleminde bedeni ve rûhu onarıcıdır. Hiç yememek gibi bir ifrata düşmemek şartıyla az yiyenler çok yiyenlerin âfetlerinden emîn olurlar. Çok yemek kişinin kendini hiç doymayacakmış gibi bir yanılgıya teslîm etmesi ya da doymayı olabildiğince geciktirerek varlığının yönetimini nefsine bırakmasından kaynaklanır. Terbiye edilmemiş nefis azı sevmez, çokluk ve aşırılık içerisinde kendini görünmez kılar.
Az konuşmak, çok konuşmanın şehvetinden insanı muhâfaza eder. Düşünmeden konuşmak otomatik bir harekettir ki insana ağzından çıkan sözü tartma fırsatı vermez. Çok söz yalansız olmaz. Herkese her sâniye laf yetiştiren kişi hakîkatle bağlarını kopardığının farkında bile değildir. İrâde sâhibi insan olaylar ve durumlar karşısında sürüklenip yuvarlanmaz. Rüzgârın önünde kuru bir yaprak olma rolüne karşı durur. Ağzından çıkanı kulağı işitir. Az konuşmak, hiç konuşmamak veya konuşulması gereken yerlerde susmak anlamına gelmez. Az konuşmanın bir sonrası sükût değildir. Kişi, haksızlık karşısında susmanın dilsiz şeytanlık olduğunun bilincindedir. Boş konuşmak, çok konuşmakla susmak arasındaki orta yol az konuşmaktır ki bunu disipline eden yine irâdedir.
Uyku da bir ihtiyaçtır, ama uyanıklıkla arasındaki farkı tefrîk edebilenler için. Uykuda olduğu halde kendini uyanık zanneden çok insan vardır. Uyku fizyolojik ihtiyaç nisbetinde bedenin ve nefsin hakkıdır. Dünya nöbetinde uyuyan muvazzaf asker gibi olmadığı sürece geceler insana dinlenme kılınmıştır. Yeryüzü bu yüzden döşek, gece bu sebepten örtü yāni yorgandır. Nefis hep uyumak istiyorsa şımarma temâyülü var demektir. “Uyan derin uykudan derin uykudan uyan” diyen Muhammed İkbal’in çağrısına kulak vermek îcâp eder. Aynı şekilde “Uyan ey gözlerim gafletten uyan” diyen III. Murat’ın bu mısrâları hangi sebeple yazdığına dikkat kesilmek lâzımdır. Uykuyu gaflete, konuşmayı gevezeliğe ve karın doyurmayı oburluğa dönüştürmeden bu eylemlerin ardından bir sonraki aşamaya geçmeyi başarabiliyorsak ne mutlu bizlere!
Haziran 2026, sayfa no: 18-19
Abone Ol
En son haberleri doğrudan gelen kutunuza alın. Asla spam yapmayız!
Mesaj Bırak