İslâm’da Kadercilik Değil Kadere Îmân Esastır!

Habip Öztürk Sözümüzün başında ‘Kader’ konusunun imanî meselelerin içerisinde yer alan bir mesele olduğunu ve imanî konularda tartışmanın/cedelleşmenin insanı ancak helâke götüreceği hakikatini hatırlatmak isteriz. Nitekim Hz. Peygamber (sav) ümmetinden bazı kimselerin kader konusunda tartıştıklarını görünce, ‘Müslümanların bu gibi konularla emrolunmadığını ve kendisinin de müminlere bunun için gönderilmediğini söylemiş, geçmiş ümmetlerin kader gibi gaybî meselelerde tartışmaya başladıktan sonra helâk olduklarını’1 bildirmiştir. Kader konusunda insanın müdahil olabileceği alanlar vardır, bir de müdâhele edemediği kısımlar vardır. Örneğin, insan, anne-babasını, cinsiyetini, rengini, diğer fiziki özelliklerini ve kabiliyetlerini seçemez. İşte bu müdahil olamadığı bölümde tartışmaya girişmek, nedenini sorgulamak insana bir fayda vermeyeceği gibi îmân açısından da onun tehlikeli bir noktaya gelmesine sebep olmaktadır. Bundan dolayı müminler ‘Kader’ konusunun bu bölümünde tartışmaya girişmemeli, aklının ve idrakinin sınırlarını zorlamamalıdırlar.   Kader kavramı en geniş ifadesiyle ‘her şeyin bir ölçü ve takdire göre yaratılmış olduğu’nun kabul edilmesiyle anlaşılabilecek bir kavramdır. İlm-i Kelâm’da, Ehlisünnet anlayışına göre, ‘zamandan ve mekândan münezzeh olan, sonsuz ve sınırsız bir ilme sahip bulunan, geçmiş, yaşanan ve geleceği an gibi görüp bilen Yüce Allâh’ın (cc) âlemde olup bitecek olan her şeyi, daha olmadan önce ezelî ilmiyle bilmesi ve mahiyetini bilemediğimiz bir ‘Kitap’ta takdir ve tespit etmesi’2 olarak tanımlanmaktadır. Bu husus Kur’ân-ı Kerîm’de şu şekilde ifadesini bulmuştur; ‘Ne yerde ne de kendi nefislerinizde (gerek üzülmenize gerekse sevinmenize sebebiyet verecek şekilde) meydana gelen hiçbir şey yoktur ki, biz onu yaratmadan önce, bir kitapta olmasın. Doğrusu bu Allâh’a göre kolaydır. Bu elinizden çıkana üzülmeyesiniz ve de Allâh’ın size verdiği nimetlere şımarmayasınız diyedir…’3 ‘Cibril Hadisi’ diye bilinen meşhur hadis-i şerifte kadere îmânın da îmân esaslarından sayılması ve kader ile ilgili âyetler dikkate alındığında kadere îmân noktasında şüpheye mahal bırakmayacak bir tavrın takınılması gerektiği hakîkati ortaya çıkmaktadır.4   Bu kısa girişten sonra bu çalışmamızdaki gayemize yani ‘Kader’ ve ‘Kadercilik’ kavramlarının doğru anlaşılabilmesi konusuna değinmek isteriz. Kader konusu genel itibâriyle insanların zihninde mahiyeti ve işleyişi gibi açılardan cevap bekleyen sorular arasında yer almaktadır. Yukarıda aktardığımız âyet ve bu minvaldeki diğer âyetler insanlara okunduğunda ilk tepki olarak ‘Mademki Allah (cc) bizim yaptıklarımızı, yapacaklarımızı biliyor, o halde neden sorumluyuz ve hesaba çekileceğiz?’ cümlesi gelmektedir. Dar bir pencereden bakıldığında insana mantıklı gelen ve nefsinin de hoşuna giden bu yaklaşım, aslında içi doldurulamamış bir anlayışın ürünü, yeryüzünün bütün nimetlerinden faydalanan fakat yapıp ettiklerinin hesabını vermek istemeyen, sorumluluk yüklenmekten kaçınan aciz bir düşüncenin mahsulüdür. Bu düşünceye şu şekilde cevap vermek konuyu daha iyi anlamamıza yardımcı olacaktır: Birincisi; Allah (cc) için zaman ve mekân kavramları söz konusu değildir. O (cc), bütün zamanların üzerinde ve bütün mekânların gerçek sahibidir. Âlemde O’ndan (cc) habersiz ve izinsiz en ufak bir kıpırtının dahi olmasından söz edilemez. O (cc), iradesiyle dilediğini yapan, ilmiyle her şeyi bilen ve kudretiyle her şeye güç yetirendir: ‘O bir işin olmasını istediğinde, ona sadece ‘ol’ der ve o da hemen oluverir.’5 Dolayısıyla Allâh’ın (cc) duymadığı, görmediği ve bilmediği hiçbir şeyin varlığından söz edilemeyeceği gibi, O’nun müdahil olmadığı bir yaşamdan da bahsedilemez. İkincisi; Allâh’ın (cc) insanların doğumdan ölüme hatta ölüm ötesine dair fiillerinin hepsini olmadan önce biliyor olması, O’nun (cc) insanların irade ve zihinlerine uyguladığı bir cebir olarak anlaşılmamalıdır.6 Bilakis Allâh’ın (cc) her şeyin sahibi ve yaratıcısı olduğu düşünüldüğünde gaybı, insanların bilmediği/bilemeyeceği ezel ve ebedî, O’nun bunları bilmemesinin yaratıcılık ve hükümranlık vasfıyla çelişeceği ortadadır. Kader kavramı geçmişte Cebriyye mezhebinin savunduğu gibi anlaşıldığında, insanın umutsuzluk, mutsuzluk ve aşırılık duygularına kapılıp yaptığı hataları kadere veya Allâh’a (cc) mal etmesine, başına gelen iyi şeyleri ve kazanımlarını ise nefsine hamledip kibre kapılmasına sebep olacaktır. Bu da son derece yanlış ve izahı aklın sınırlarını ihlal eden bir durumdur. Oysa Allah (cc), insanoğlunu hiçbir sûrette îmân veya küfre zorlamamış, insana seçim özgürlüğü tanıyarak ona bir irade-i cüziyye bahşetmiştir. Bu irade sayesinde insan ihtiyarını/seçimini kullanmak sûretiyle işlediği fiiller neticesinde cennet veya cehennemi hak etmektedir. Şüphesiz Allah, herkesin amelini bilmekte ve hesabın görüldüğü günde itiraz etmemeleri için kaydettirmektedir.7 Dolayısıyla insan kendi seçimleri doğrultusunda âhiretteki yerini belirlemektedir ve ilahî adalet gereği yaptıklarının sonucuna katlanacaktır. Bu sonuç Yüce Allâh’ın (cc) zorlayıcı, tabir yerindeyse despot değil, aksine son derece âdil ve merhametli olduğunu göstermektedir. O (cc), merhametinin bir tecellisi olarak insana akıl ve irâde lütfetmiş ve herkesi ameli dâhilinde yargılayacağını, hiç kimseye en ufak bir haksızlık da yapılmayacağını bildirmiştir.8 Bu perspektiften bakıldığında İslâm’da kör bir kaderciliğe ve cebri bir anlayışa yer olmadığı anlaşılmaktadır.   İFRAT VE TEFRİT KISKACINDA KADER KONUSU Kader mevzuunun tartışılmaya başlandığı ilk dönemlerde konu insan fiilleri açısından ele alınmış; kimi, insanın fiillerinde özgür olduğunu savunup fiillerinin yaratıcısının insan olduğunu kabul ederek, Allâh’ın (cc) irâde, kudret ve ilmini saf dışı bırakırken, kimi de insanı rüzgârın önündeki bir yaprağa benzetmiş ve fiillerinde herhangi bir faktörünün olmadığını savunmuştur. Bu iki uç fikri reddeden ehlisünnet âlimleri ise konuya itidalli bir şekilde yaklaşıp, ‘fiillerin kesb yönünden insana ve yaratma yönünden de Allâh’a (cc) ait taraflarının’ olduğunu söylemişlerdir.9 Kader konusu da bu anlayış doğrultusunda anlaşılmaya çalışılmalıdır. Zaten Kur’ân’da da konu bazen Allâh’a (cc) bakan yönüne bazen de insana bakan tarafına vurgu yapılarak aktarılmıştır.10 İlgili âyetler incelendiğinde insanın her dilediğini yapamayacağı yani fail-i mutlak olmadığı ki bu âyetlere göre fail-i mutlak Allah’tır, aynı zamanda da fiillerini işlemede mecbur bırakılan mecbur-i mutlak da olmadığı hakîkati görülmektedir.11 Kur’ân’da insan, Allâh’ın (cc) kendisine tanımış olduğu sınırlar dâhilinde iradesini kullanan ve bu iradeyle amelini işleyen bir varlık olarak tanıtılırken Allah (cc) da amellerin karşılığını tastamam veren Rabb olarak takdim edilmiştir. Bu bağlamda değerlendirildiğinde İslâm inancı açısından insanın kaderi inkâr etmesinin önünün kapatıldığını, bireyin mükellefiyetini ortadan kaldıracak herhangi bir zorlamadan/cebirden söz edilemeyeceğini, aynı zamanda onun başına buyruk, sonsuz ve sınırsız bir iradesinin de olmadığını idrak etmekteyiz. Nitekim insanın dilemesinin ancak Allâh’ın (cc) dilemesine bağlı olduğu âyet-i kerimede vurgulanmıştır.12                    Kader mevzuu sadece insan planındaki bir olgu değildir. Yeryüzündeki her şey bir plan ve program dâhilinde cereyan etmektedir. Bu da bir kaderdir (takdir). Geceyle gündüzün birbiri ardınca gelmesi, mevsimlerin birbirini takip etmesi, yeryüzündeki fizyolojik ve biyolojik işleyiş, güneşin, ayın ve dünyanın konumu, ekolojik denge vs. hep bir ölçü ve takdire göre hareket etmektedir. İnsanın hayatını idame ettirebilmesi için yaratılmış olan bu saydığımız nimetler bile bir kadere tabii ise, insanın kaderin dışında kalması düşünülebilir mi? Kendisinden sorumluluğu kaldırmak adına eylemlerindeki iradeyi Allâh’a (cc) yöneltmek ne kadar yanlış ise, eylemlerinin meydana gelmeden önce Allah (cc) tarafından bilinip takdir edilemeyeceğini savunmak da bir o kadar yanlıştır: ‘Gaybın anahtarları Allâh’ın katındadır. Onları ancak Allah bilir. Onun ilmi dışında bir yaprak dahi düşmez. Yerin karanlıkları içindeki bir tane, yaş ve kuru her şey levh-i mahfuzdadır.’13   Kader anlayışındaki diğer bir yanlış ise ‘Allah (cc) zaten benim kaderimi yazmış, ben ne yapsam faydasız’, ‘kaderim böyleymiş’ ve ‘kader utansın’ gibi halkın diline pelesenk olmuş cümlelerdir. Böyle bir düşünceye sahip birinin kaderi anlamadığı açıktır. Bu düşünceyle hareket etmek doğru bir yaklaşım olsaydı insanların hiç çalışıp çabalamaması ve vesilelere sarılmamaları gerekirdi. Oysa herkes dünyada geçim ve rızık derdinde çalışıp durmaktadır. Kimseye de gayret göstermeden emek sarf etmeden bir kazancın gelmediği aşikârdır. Bu anlayış daha kendi içinde hezeyana uğrayan bir anlayış hüviyetine sahiptir.   Sonuç Yerine Buraya kadar aktarmaya çalıştığımız bilgilerden; kader kavramının insanların anladığı ve algıladığı zamandan çok farklı bir zamanı/zamanüstünü kapsayan bir kavram olduğu anlaşılmaktır. Allâh’ın (cc) hayatta ne yapacağımızı bilmesi ve bunu Levh-i Mahfuz’da yazması bir ilimledir. Her ilim de bir malûma tâbi olduğu için, bu da bizim amellerimize ve fiillerimize tâbidir. Yani biz yaptığımız/yapacağımız için Allah (cc) öyle bilmiştir, yoksa Allah öyle bildi/biliyor diye biz o fiilleri işlemiş (mecbur) değiliz.14 Olayı bir örnekle açıklamamız gerekirse okyanus örneğinden hareketle konuyu izaha çalışabiliriz. Okyanusları düşünürsek, onlar içerisinde milyonlarca canlı ve cansız varlık barındırır. Fakat kimin nereye yüzeceğine, hangi geminin ne tarafa dümen kıracağına müdahale etmez. İşte Rabbimiz için de durum böyledir. O (cc), kimin hidayete ulaşıp kimin dalalete düşeceğini bilir, fakat insan kendi seçimleri ve meyilleri doğrultusunda hidayeti veya dalaleti hak eder. Rabbimizin bilip takdir etmesi O’nun (cc) yüceliğindendir, insanın seçim yapma imkân ve iradesine sahip olması da Allâh’ın (cc) merhameti ve insanın sorumlu/mükellef bir varlık olmasındandır.   Netice itibariyle İslâm’daki kader inancı dengeli bir şekilde anlaşılmalı, insanın akıl ve iradesinin bir sınırı olduğu bilinmeli, Allah (cc) için geçmiş ve geleceğe dair hiçbir şeyin muhal olmadığı idrak edilmeli, İslâm’daki kader inancının şüpheye mahal kalmayacak şekilde açık ve anlaşılır olduğu görülmelidir. İslâm’da kaderciliğin değil kadere îmânın esas olduğu hakîkati zihinlerden/gönüllerden çıkarılmamalıdır.   Dipnotlar: [1] Tirmizi, Kader 3. 2 Ayrıntılı bilgi için bkz. Yener Öztürk, Yeni Bir Yorumla İslâm Dini İnanç Esasları, Işık Yay., İstanbul, 2013, s.210. 3 Hadid 57/22. 4 Tevbe 9/476; Yasin 36/12; Müslim, İman 1; Ebu Davud, Sünen 16; İbn Mace, Mukaddime 9. 5 Yasin, 36/82. 6 Ayrıntılı bilgi için bkz. İşaratü’l-meram, s.225- 227; M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, c.I, s.167-168; c.III, s.2087. 7 İnfitar 82/10-11-12. 8 Mümin 40/17. 9 Harputi, Tenkihu’l-Kelam, s. 243. 10 Kehf 18/29; İnsan 76/3-30; Fussilet 41/46; Yunus 10/108; Enam 6/137. 11 Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, Eser Neşriyat, İstanbul, 1971, c.I, s.80. 12 İnsan 76/3. 13 Enam 6/59. 14 Sinan Yılmaz, İlahi Sır Kader, Feyyaz Yay., İstanbul, 2011, s.47.  

Abone Ol

En son haberleri doğrudan gelen kutunuza alın. Asla spam yapmayız!

Mesaj Bırak

En son haberleri doğrudan gelen kutunuza alın.

Bülten Aboneliği