Ara

İslâm Yurdu, İnsanlık Evidir!

İslâm Yurdu, İnsanlık Evidir!
İslâm’ın ilk devresi işkence, dışlama ve boykot ile anılır ve tanınır. Asr-ı Saâdet veya Mekke dönemi işkence ile bilinir. İlk Müslümanların ensesinde boza pişirilmiştir. Nitekim İslâm târihi ve siyer uzmanı İhsan Süreyya Sırma hoca bu durumu ‘İslâmî Tebliğin Mekke Dönemi ve İşkence’ adlı eseriyle gözler önüne sermiş ve somutlaştırmıştır. Elbette Mekke döneminde işkence bilinen bir vakıa idi ve bundan sahabeler kadar Hazreti Peygamber (sav) de payını almıştır. Bu sebeple de Müslümanlar Habeşiştan’da âdil devlet adamı Necaşi nezdinde iki defa civar yâni himâye ve sığınma aramak zorunda kalmışlardır. Persler Anuşirvan, Habeşliler de Necaşi ile anılırlar. Habeşiştan’a hicret Medîne’ye hicretin mukaddimesi ve provası olmuştur. Hazreti Ebû Bekir de bu kervâna yâni sığınmacılar veya göçmenler kervânına katılmak isteyenlerdendir. Hazreti Peygamber’in (sav) ‘bekle hele’ buyruğunu aldıktan sonra hicret işlemini ertelemiştir. Bununla birlikte daha öncesinde canına tak ettiğinden dolayı Medine’nin yolunu tutmak istemiş lâkin onu kadrini bilen İbnü’d Duğune vazgeçirmiştir. Ona aman, himâye (ci’re/ecarehu) vermiştir. Medine yolunda iken İbnü’d Duğune Hazreti Ebû Bekir’in önünü keserek kendisine engel olur ve onun gibi bir adama Mekke’nin ihtiyâcı olduğunu söyler. Kadru kıymetini bilmeleri gerektiğini söyler. Kureyşli müşriklere Hazreti Ebû Bekir’i, gıyâbında şöyle anlatır: “Akrabalık ilişkilerini kesmez, fakiri doyurur ve ona iş verir, misâfire ikrâm eder, yetime bakar ve yükünü yüklenir, bakımını üstlenir ve felâket günlerinde insanların yardımına koşar ve seferber olur…” Akabinde de: “Böyle bir adamı Mekke’den nasıl sürer ve çıkarırsınız?” diye terslenir. Kara ve Ehabiş kabîlesinin reisi olan İbnu’n Duğune’nin bu himâyesi veya ilticâ hakkı vermesi Kureşliler tarafından hoş karşılansa da bunun mukâbilinde Hazreti Ebû Bekir’den dolaylı da olsa tebliğ faaliyetlerini askıya alması istenmiştir. Ağlamaklı ve dokunaklı bir sesi vardır. Bu sebeple de sesli olarak Kur’ân okumasına kısıtlama getirilmiştir. Zîrâ müşrik çocukları ve kadınları bu dokunaklı sesten etkilenmektedir. Hatta Müşrikler bile Birinci Habeşiştan hicretinden sonra Necm Sûresini dinleyince gayri ihtiyârî Peygamberimizle birlikte secdeye varmak zorunda kalmışlardır. Hazreti Ömer (ra) gibi Müslüman olmadan evvel hem İslâm’ın hak olduğunu ve doğruluğunu kavrıyor hem de inatlarını kıramıyorlardı. Bununla birlikte Hazreti Ebû Bekir (ra) Mekke müşriklerinin koyduğu şartı fazla dikkate almamış ve evinin avlusunda küçük bir mescid yapmıştır. Namazını burada kılmakta ve Kur’ân-ı Kerîm’i burada okumaktadır. Kamusal alan sınırlaması veya şartının ihlâl edildiğini gören müşrikler itirâza başlarlar ve İbnü’d Duğuneyi de kışkırtır, sıkıştırırlar. Bunun üzerine İbnü’d Duğune şart ihlâl edildiği için himâyesini (ci’re) geri çeker. Hazreti Ebû Bekir pek dert etmez ve İbnu’d Duğune yerine Allâh’ın civârına yâni himâyesine ve kefâletine sığındığını söyler. Günümüzün tâbiriyle kamusal alandan geçer, küresel ve küllî alana çıkar.1 Hazreti Ebû Bekir’in yaptığına bir nevi şahsî ilticâ veya sığınma denebilir. Bir de kitle hâlinde sığınmalar ve sığınmacılar vardır. Mekkeli müşriklerin işkencesinden dolayı Müslümanlar kitleler hâlinde önce Habeşiştan sonrasında da kendilerine yurt açan Yesrip ahâlisine sığınırlar. Bu sebeple de sığınmanın veya sığıntı yâni mültecî olmanın ne anlama geldiğini bilirler. Mü’minler müşriklerin tersini yaparlar ve müşriklerden kendilerine ilticâ edenleri istedikleri yere gönderir veya himâye ederlerdi. Konu Müslümanlara geldiğinde ise örgütlü müşrikler veya Mekke ahâlisi tam tersini yapmıştır. Bu sebeple de Müslüman devletler dâimâ azınlıkların sığınağı olmuştur. Müslüman devletlerin çekildikleri yerlerde azınlıklar da azalmıştır. Balkanlar buna misâldir. Osmanlı çekildikten sonra azınlıklar kemmiyet ve keyfiyet olarak azalmıştır. 1492 yılında Müslümanlar İspanya’dan çekilirken zımmîleri de yanlarına alırlar. Müslümanlarla birlikte azınlık hâlindeki Yahudiler de İslâm topraklarına göç etmişlerdir. Hattâ daha öncesinde 1300 târihinde Gazan Han ile müzâkerelerinde İbni Teymiyye Müslüman tutsakların yanında kendilerine illâ Hristiyan tutsakların da verilmesini şart koşar. Zimmîlerle alâkalı olarak söylenen ‘lehum ma lena ve aleyhim ma aleyna/ iyi günde ve kötü günde birlikteyiz, lehte ve aleyhte berâberiz’ sözüyle alâkalı olarak son dönem, hadis olmadığı yönünde değerlendirmeler yapılmıştır. Nasirüddin Elbani ve Ali Rıza Nahvi gibi kimileri bu yönde olumsuz görüş serdetmişlerdir. Zimmîleri Müslümanlarla eşit statüye getirmenin mahzurlarından bahsetmişler ve İslâm devletinde eşit statüde vatandaş kabûl edilmelerinin mahzurlarına değinmişlerdir2. Karadavi gibiler ise aksi görüştedir. Müslümanların birbirleriyle hukukları nerede başlar nerede biter, kezâ zımmîlerin İslâm devleti veya Müslümanlarla hukukları nerede başlar nerede biter tartışması uzar. Bununla birlikte târihî vakalara baktığımızda İslâm’ın âlemlere rahmet olduğunu görmekteyiz. Tevbe Sûresinin 6’ncı âyeti bize mültecîler hukukunu göstermektedir: Eğer Allâh’a ortak koşanlardan biri senden sığınma talebinde bulunursa, Allâh’ın kelâmını işitebilmesi için ona sığınma hakkı tanı. Sonra da onu güven içinde olacağı yere ulaştır. Bu, onların bilmeyen bir kavim olmaları sebebiyledir. Müşriklerden veya gayrimüslimlerden birisinin Müslümanlara sığınması hâlinde Allâh’ın kelâmını dinlemesi için ona aman verilmesi ve ardından da güvenli limanına veya yerine kadar ulaştırılması tavsiyesi ve tâlimâtı verilmektedir. Hasan Basri bu âyetin hükmünün kıyâmete kadar muhkem olduğunu ifâde etmiştir. İkinci olarak istisnâsız bütün sığınmacılara İslâm yurdunun kapıları açıktır.3 Âyette geçen ‘müşriklerden bir kişi’ deyimi nekre olduğundan dolayı umum ifâde etmektedir. Buradan anlıyoruz ki dâru’l İslâm’ın bütün kapıları her türden mazlumlara ve sığınmacılara açıktır. Allâh’ın kelâmını dinlemesi Müslüman olmasının şart koşulduğu anlamına gelmiyor. Lâkin İslâm yurdunda İslâm’ın güzelliklerine muhatab olur, nihâyetinde ise tercih kendisine kalmıştır. Müslümanlar bu hususta misillemede bulunmamışlardır. Sui-i misâl misâl olmaz veya ‘lâ darare velâ dirar’ yâni ‘zarara mukabil zarar vermek yoktur’ kurallarını işletmişlerdir. Azamî derecede müsbet hareket etmişlerdir. Hattâ Peygamberimiz (sav) ‘velâ tehun men haneke/ sana ihânet edene ihânet etme’ buyurmuştur. İhânet edene bile ihânet etmemeyi tavsiye etmiştir. Yûnus Emre’nin deyimiyle dövene elsiz, sövene dilsiz gerek! Âyette geçen ‘istecareke’ ifâdesi aman vermek ve himâyeye almaktır. İlticâ hakkı tanımaktır. Bu güzel haslet Müslümanların güzel ve yüce ahlâkını göstermektedir. SIĞINMA YURDU VEYA MACARİSTAN Çok ilginçtir, geçmişte Osmanlı’ya sığınan Macarlar ve Lehler Suriyeli mültecîlere sırtlarını dönüyorlar ve kapılarını kapatıyorlar. Hattâ bütün Avrupa’yı kışkırtıyorlar ve alarm zillerini çalıyorlar. Mültecî akınıyla birlikte asabiyetten başka bir şeyi kalmamış Hristiyanlık için alarm zillerinin çaldığını düşünüyorlar. Macaristan Başbakanı Viktor Orban Suriyeli sığınmacılar meselesinden sonra âdetâ mültecîleri Avrupa kapılarından döndüren, çeviren bir Haçlı şövalyesine dönüştü. Avrupa’nın demografik yapısının bozulacağı endişesini dile getirdi. Alman Focus dergisine yaptığı bir değerlendirmesinde bazı Avrupalı liderlerin ifâde ettiği gibi İslâm’ın Avrupa’nın bir parçası olmadığını söyledi. İstifâ eden veya ettirilen Alman Cumhurbaşkanı Christian Wulff’un ardından Angela Merkel de aynısını yâni İslâm’ın Avrupa’nın bir parçası olduğunu söylemiştir. Macar Başbakanı Orban ise tersini söylüyor. Bu yönüyle Papa II. Urban’ın çığırından gittiğini gösteriyor. Papa II. Urban Clermont konuşmasıyla birlikte (1095) Haçlı savaşlarını başlatmıştır. Türk işçilerine de sataşan Macar Başbakanı Orban İslâm’ın Avrupa’da yeri olmadığını söylemiştir. Orban göçmenlerin geri çevrilmesini de istiyor. İSLÂM’IN ASÂLETİ HAÇLILARIN SEFÂLETİ! 1492 yılında Endülüs’ün düşmesinden sonra Müslümanlarla kader birliği eden Yahudiler de Osmanlı topraklarına doğru yola çıkmışlar ya da Müslüman denizciler onları güvenli İslâm topraklarına taşımışlardır. İslâm diyârına ilticâ etmişlerdir. Târih aynasında İspanya veya daha doğrusu Endülüs asıllı Yahudilerin Osmanlı topraklarındaki varlığı bu hâdiseye dayanmaktadır. Demek ki atalarımız hep âlicenap davranmışlardır. Rusya ve Avusturya devletlerinin Leh ve Macarları sıkıştırması üzerine yine devreye Osmanlı girmiş ve onlara kucak açmış, onları barındırmıştır. Polenezköy’ün kuruluşunun hikâyesi bu târihî hâdiseye dayanır. Osmanlı toprakları Polonyalılar’ın dışında Beyaz Ruslar’ın da ilticâ akınına sahne olmuştur. Bu topraklar dindaşına da dindaşı olmayanlara da yâni bütün insanlara karşı müşfik ve misâfirperverdir. Ahmet Cevdet Paşa’nın tespitiyle Avrupa’nın peşin fikirlerini izâle eden, hayranlık ve gıptasını çeken bu olay yâni Macar ve Leh mültecîleri kabûl edişimiz Doğu-Batı ilişkilerinde bir dönüm noktası olur ve o bunu muhtasar olarak şöyle hikâye eder: O sırada mültecî meselesi zuhûr etti. Rusya ve Avusturya devletleri mültecîlerin kendilerine iâdesini istediler ve Devlet-i Âliye ile kat-ı muhabere derecesine geldiler. Bâb-ı Âlî buna muvâfakat eylemeyip Reşit Paşa ‘dînimizin iktizâsınca mültecîlerin himâyesine mecbûruz ve bu bâbda ma'zuruz’ deyu müdafaa etti. Bir Müslüman devletinin Hristiyan mültecîlerini himâye etmesi Avrupa’ya pek acîb tesir etti. Avrupa'nın efkâr-ı umûmiyesi birdenbire Devlet-i Âliye lehine dönüverdi. Binâen alâ-zâlik Kırım muharebesi zuhûrunda Avrupaca hâsıl olan heyecân-ı efkâr üzerine Fransa ve İngiltere ve Sardunya devletleri birbirini çiğneyerek Devlet-i Âliye’nin imdâdına koştular. Ve inde'l-musalaha Devlet-i Âliye’yi muvâzene-i Avrupa'ya dâhil ettiler.4 DEVRAN DEĞİŞTİ: MACAR, DÂRU’L CİVAR OLMUYOR! Macar Arapça olarak sığınma yurdu anlamına geliyor. Macaristan ise bunu pekiştiriyor. Elbette Macaristan Macar milletinin yurdu, bununla birlikte sözlük anlamıyla Arapça olarak care ve ecare kökünden Macar sığınak anlamına geliyor. Bununla birlikte burada isim müsemmâya uymuyor ve maalesef Macar politikacılar dâru’l civar yâni sığınak yurdu olmayı kabûl etmiyorlar. Tam aksine ideolojik ve dînî anlamda mültecîleri reddediyorlar. Bu anlamda Türklerin ve Osmanlıların jestine ve târihî iyiliğine kötülükle karşılık vermiş oluyorlar. Suriyeli mültecîlere çelme atmaları da bir başka hafiflikleri olmuştur. Müslümanlar dâimâ azınlıkları kollarken, himâye ederken Batılılar ise tersine azınlıkları Müslüman çoğunluklara karşı kışkırtmış ve onların üzerine salmıştır. Bir zamanlar sığınacak yer bulamayan Müslümanlar cihangir oldukları dönemlerde mazlum coğrafyaların hâmisi ve kurtarıcısı olmuşlardır. Zîrâ ilâhî misyonları budur. Devran yine değişir; ağlatırsa Mevlâm yine güldürür! Müslümanlar dâimâ centilmen olmuşlar ve kaçanlara kucak açmışlar. Kutsal kitapları Kur’ân-ı Kerîm de bunu âmirdir. İslâm yurdu, insanlık evidir. Dipnotlar 1- http://www.risalehaber.com/icaz-i-musiki-13826yy.htm 2- http://www.ra-ye.com/vb/archive/index.php/t-14436.html 3- http://library.İslâmweb.net/newlibrary/display_book.php?idfrom=616&idto=616&bk_no= 51&ID=608 4- http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/19/835/10561.pdf  Mustafa Özcan

Abone Ol

En son haberleri doğrudan gelen kutunuza alın. Asla spam yapmayız!

Sosyal Medya Hesapları

Mesaj Bırak