Ara

İslâm Medeniyetinin Yeniden İnkişâfı

İslâm Medeniyetinin Yeniden İnkişâfı

Kültür ve medeniyet; toplumların asırlar boyunca her bir ferdinin emek ve üretimleri ile oluşturdukları, her neslin kendi rûhundan değerleri katarak sonraki nesillere aktara aktara zenginleştirdikleri birikimin adıdır. Üreten her fert kültürel kimliğe bir şekilde katkıda bulunmaktadır. Kültürel kimlik, yüzyıllar içinde yoğrula yoğrula ama yavaş yavaş değişir ve gelişir. Kimi zaman ise bu değişmelerde ânî sıçramaların olduğu gözlenir. Böyle sıçrama noktalarında mutlaka büyük şahsiyetlerin varlığı görülür. Bazı din, siyâset, edebiyat adamları toplumun kültürü üzerinde yüzyıllar boyu sürecek tesirler bırakırlar; toplum kimliğine yeni bir ruh katarlar. 

Kültür ve medeniyet nedir? Kültür ve medeniyet bizler için ne ifâde eder? Medeniyetlerin rûhunu nasıl idrâk etmeliyiz? gibi soruların cevâbını İbn Haldun (ö. 806/1406) ortaya koyduğu tesbitleriyle net bir şekilde şöyle cevaplamaktadır: “Medeniyetleri inşâ eden insandır. İnsan kültürü aklıyla binâ eder. Aklıyla kültürü ve medeniyeti inşâ eden insan organik bir varlıktır. Organik bir varlık olan insan nasıl ki doğar, büyür ve ölürse; insanın inşâsı olan medeniyetler de doğar, büyür, gelişir ve ölür. Bir medeniyetin ölmesi, yerine bir başkasının geçmesi demektir. Hâkim medeniyetin iktidârını, meşrûiyet gerekçesini kaybetmesi, var olan insan ihtiyaçlarına kurum ve kuruluşlarıyla artık cevap veremez olmasıdır.”

İslâm medeniyetini anlayabilmek için Medîne’yi, Mescid-i Nebevî’yi, Suffe’yi tekrar okumak, Ensar ile Muhâcirler arasındaki kardeşlik ilişkisinin sosyolojik mâhiyetini yeniden anlamak gerekir. Onlar, Hz. Peygamber’in kardeşlik çağrısıyla bir vücûdun uzuvları, bir duvarın tuğlaları gibi olmuşlardır (Buharî, İman, 7). Kuba’daki mescid gibi Hz. Peygamber’in mescidi de takvâ üzere idi. Sâdece mescid değil, aynı zamanda toplumsal değerlerin üzerine inşâ edildiği kıstas da takvâ idi. Allah Resûlü; “Asabiyete çağıran, bizden değildir” ifâdesiyle “Allah katında en değerli olanın en muttakî olduğu” (Hucurât, 49/13) şeklindeki Kur’ânî düstur çerçevesinde bir medeniyet inşâ etmiştir. Medîne’yi/medeniyeti anlamak; Bakî’ kabristanlığını, kabristanlıktaki şehitleri; ölümü, Bedir’i, Uhud’u, Hendek’i, cihâdı ve şehâdeti anlamak demektir. Medîne’yi anlayabilmek için Mekke’ye ve Mekke’den Medîne’ye hicrete, Mekkî yılları anlayabilmek için câhiliye devrine bakmak gerekir. Câhiliye devri dirilişin zarûreti, Mekkî yıllar dirilişin bedeli, Medenî yıllar ise dirilişin mâhiyeti ve semereleriyle ilgili ipuçları verir. Medîne’deki medeniyetin kökleri aslında Mekke’dedir. Mekke medeniyetin eşiği, Medîne ise medeniyetin beşiğidir.

İslâm medeniyetinin en temel dinamiği bilgi, düşünce ve eylem birlikteliğinin esas kabûl edilmesidir. İslâm kültür ve medeniyetinde asıl olan, bilginin aktarılmasından öte davranışın aktarılmasıdır. Sahabe ve tâbiîn neslinden beri ilim ve davranış modeli birlikte yürütülmüş, asırlar boyunca kuşaklar aktarılan bilgi ve davranış modelleriyle eğitilmiş ve her dönemde İslâm medeniyetinin yaşayan geleneği teşekkül ettirilmiştir. 

İslâm medeniyetinde akıl kalbin, tefekkür îmânın, düşünce duygunun, ilim de amelin ikizidir. Gerçek medeniyet dirilişi, insana âit akıl yâni bilgi ve tefekkür; kalp, yâni îman, duygu ve şuur; davranış yâni ibâdet, insanlara ezâ veren şeyi yoldan kaldırmaya kadar hayâtın her alanını kuşatan sâlih amel ve ihsan ile kaim ontolojik, epistemolojik, estetik ve etik bir silkiniş, uyanış ve yeniden ayağa kalkış hâlidir.

İslâm târihinde gözlemlenen siyâsî, askerî, ictimâî ve târihî boyuttaki çok hızlı gelişmeleri, yine aynı hızla artan kültürel gelişmeler izlemiştir. Müslümanlar Kur’ân’dan aldıkları ilhamla oldukça sağlam ve son derece tutarlı bir dünyâ görüşü meydana getirmişlerdir. Kur’ân ve sünnete sadâkatlerinden ve İslâmî ideallerinden ödün vermeyen Müslümanlar kısa zamanda kendilerinden önceki kültür kaynaklarının hepsini elde etmesini bildiler. Antik düşünce’nin bütün ürünlerini, kendi ortak bilim ve kültür dilleri olan Arapça’ya aktardılar.

İslâm düşünce târihi, dünyâ medeniyetinde en büyük yeri işgâl eden bir kültür sahasıdır. Yayıldığı sahaların genişliği sebebiyle, gerek coğrafya bakımından, gerekse bu geniş sahalarda tek bir idâre altında toplanan milletlerin ayrı gruplardan olmaları cihetinden, İslâm kültürü ve medeniyeti, bir “Arap medeniyeti” olmayıp Türk, İran, Hint, Afrika ve Endülüs gibi birçok ülkelerdeki Müslüman milletlerin ortaklaşa meydana getirdiği eserdir. 

Müslümanların târih boyunca kurdukları Emevî, Abbâsî, Endülüs, Bâbür, Selçuklu ve Osmanlı gibi güçlü medeniyetlerin ilham kaynağı bizzat İslâm’ın kendisidir. İslâm kültür ve medeniyeti Müslümanların inşâ edip geliştirdikleri güçlü ve kolektif yapının adıdır. Müslümanların temsîl ettikleri güçlü medeniyet ve kültür havzasının kurucu ve yönlendirici temel kaynağı her dönemde bizzat İslâm olmuştur. İslâm medeniyetinin sevgi, adâlet, güven, çalışma, yardımlaşma, istişâre ve ehliyet gibi mânevî değer ve dinamiklerinin hepsi Kur’ân ve sünnet temellidir. Bahsi geçen mânevî değerlerin hayâta geçirilmesi sonucunda mescid, vakıf, medrese, kütüphane gibi çok sayıda kültür ve sanat eseri meydana getirilmiştir. 

İslâm dünyâsında kitap ve kütüphanelere yapılan yatırım güçlü medeniyetin bâriz göstergesi olmuştur. Şark İslâm Dünyâsı’ndaki kütüphanelerin zenginliğini, İbnü’n-Nedîm’in el-Fihrist’indeki kitaplar göstermektedir. Kaynaklar Bağdat’taki kitapçı dükkânlarının sayısının 100 civârında olduğunu bildirmektedir. Endülüs Emevî Hükümdârı II. Hakem’in Kurtuba’daki sarayının yanında yaptırdığı kütüphanedeki kitapların sayısı 400.000 cilt idi. Bunların kaydının bulunduğu kataloglar ise 44 cilt kadardı. Bu ciltlerden her birisinin 50 varak kadar olduğu düşünüldüğünde, bu kütüphanede mevcut olan kitapların isminin kayıtlı bulunduğu defter 2000 sayfanın üzerinde idi.

İslâm medeniyeti kendi gerçekliği ile varoluşunu sürdürmüş, diğer medeniyetlerden farklılığını ortaya koymuş, kendi kültürel dinamiklerini harekete geçirmiş, evrene ve insana farklı açılardan bakmış bir uygarlıktır. Kendi gerçekliğini iyi bildikleri ve yürüyüşlerini böylesi bir özgüven üzerinden gerçekleştirdikleri için Müslümanlar târih boyunca başlarını hep dik tutmuşlardır. 

İslâmî değerlerle güçlü ilişkiler kurmaya devâm edildiği sürece, Müslümanlar her dönemde özgün düşünce geliştirmişler; kültürde, sanatta ve düşüncede dünyâya yeni bir dil armağan etmişler, dünyâ çapında özgün düşünürler, sanatçılar yetiştirmişlerdir.

Kültürel kimliklerin iki temel ekseni vardır. Birincisi aslî ve kurucu eksen, ikincisi ârızî ve değişken eksendir. Bir kültürde değişen dokular, o kültürün ârızî unsurlarını; değişmeyen yapılar, kültürün kurucu ve aslî unsurlarını oluşturur. Bir toplumun Allah, insan, âlem, toplum, târih ve zaman anlayışını kültürün aslî ve kurucu dinamikleri tanımlar, belirler, ifşâ eder, ele verir veya dışa vurur. Bu dinamikler kurucu dinamiklerdir ve kültürün aslî unsurlarını oluşturur. Kültürün aslî ve kurucu unsurları, bir toplumun rûhunu belirler ve şekillendirir; anlam haritalarını sunar. Anlam haritaları toplumun zihin ve davranış kalıplarını yönlendiren bir yol haritası işlevi görür.

Kültürün ârızî ve değişken unsurları ise bir toplumun iskeletini oluşturur. Siyâsî, toplumsal ve ekonomik yapılar, kültürün ârızî unsurlarıdır. Bir kültürün aslî ve ârızî/taşıyıcı unsurları mutlaka etkileşim hâlinde olmak zorundadır.

Bir toplumun varlığını sürdürebilmesi; kültürde, sanatta, düşüncede dünyâya özgün şeyler armağan edebilmesi; kültürün aslî unsurlarını ve kurucu dinamiklerini canlı tutabilmesi ile mümkündür. Kültürün aslî unsurları bir toplumun rûhu konumundadır. Bu kurucu dinamikler varlığını ve canlılığını sürdürebildiği ölçüde ve oranda, o toplum dünyâda yaşanan yeni gelişmeleri ve oluşumları anlamlandırabilir ve karşı karşıya kaldığı sorunları hal yoluna koyabilir.

Kültürel süreç, anlam haritaları, kurucu ve aslî dinamikler her ne sûretle olursa olsun yok edilemez; sâdece bastırılabilir. Bastırılan aslî dinamikler, bilinçaltında varlıklarını sürdürür ve toplumun davranış ve zihin kalıplarını belirlemeye devâm ederler. Eğer bir ülkede kültürel süreç siyâsî, ictimâî ve iktisâdî süreçler tarafından yok edilmeye çalışılırsa, ortaya yapay ve zorakî bir çatışma çıkar. Bu çatışmadan uzun vâdede yapıcı ve kurucu bir sonuç alınabilmesi imkânsızdır. Bu çatışma sâdece yıkıcı, kaos oluşturucu, toplumsal yürüyüşü engelleyici veya erteleyici bir sonuç üretir. Toplumu şaşırtır ve bir süre târih dışına iter. Târih ve zaman dışına itilen bir toplumun özne olabilmesi, târihe aktif, belirleyici, yönlendirici ve yaratıcı bir şekilde müdâhale edebilmesi ve yön verebilmesi imkânsızdır. Böylesi toplumlar, tam tersine başka aktörler tarafından sürekli müdâhalelere mâruz kalmaktan ve yönlendirilmekten kurtulamazlar. Ama eninde sonunda kültürün kurucu unsurları, fırsatını bulduğu an, kendisini yok etmeye çalışan aktörleri şaşkına çevirir.

Küreselleşme iddiasındaki Batı medeniyeti kendisi aktif kalmaya çalışırken öteki olarak gördüğü diğer toplumları pasifleştirmenin çabasındadır. Tek tipleştirilen modern dünyâda diğer toplumlar batı toplumlarının dayattığı o tek biçime uymak mecbûriyetindedir. Modern dünyâ vahşîleşen kapitalizmin etkisiyle tek tipleştirildi. Bu küreselleşme sürecinde hiç kimse kendi kültürünün içinde gerçek anlamda bir aktör olmadı. Robotlaştırılan toplumlar bu çarkın içine zorunlu olarak sokulmak istendi. Batı medeniyetinin böylesi globalleşme seyrine karşılık İslâm medeniyeti cihanşumûlleşme çabasını gütmüştür. İslâm medeniyeti kendimizden hareketle, kendi şahsiyetimizi muhâfaza etmeyi ve kendi şahsiyetimize cihanşümûl bir idrak havzası kazandırmayı hedeflemektedir. İslâm medeniyetinde kendimizi geliştirirken ötekileri de düşünmemizi ve ötekilere de hizmet etmemizi öngörmektedir. Bu durumda İslâm medeniyeti bizleri derinleştirmekte ve zirvelere taşıyarak evrenselleştirmektedir. Sonuç olarak diyebiliriz ki, ortak kültüre yapılan yatırım ortak akla yapılan yatırımdır. Toplumları ayakta tutan da bu ortak akıldır.

Ocak 2026, sayfa no: 6-7-8-9

Abone Ol

En son haberleri doğrudan gelen kutunuza alın. Asla spam yapmayız!

Sosyal Medya Hesapları

Mesaj Bırak