Yunus Emre’nin yüzyıllardır eskimeyen o derin sözü, “Kendini bilen Rabbini bilir,” insanın cümle maneviyatına nüfuz eder. Vurucu ve insanı silkeleyip kendine getiren bu söz, insanın kendini tanıma yolculuğunun ne kadar derin ve katmanlı olduğunu hatırlatır. O hâlde insanoğlu kendini tanımaya nereden başlamalıdır?
Yalnızca bedeni inceleyen anatomiyle mi?
Beynini çözümleyen nörolojiyle mi?
Ruhunun karanlıklarına ışık tutan psikolojiyle mi?
Her biri insanın bir yönüne ayna tutar ve insanı tanımaya, bilmeye binlerce ayna gerekir. Fakat aynalar çoğaldıkça görüntü netleşir mi yoksa daha içinden çıkılmaz bir görüntü yığınına mı dönüşür?
Öyleyse asıl mesele bilgiyi çoğaltmak değil, doğru kaynaktan “anlamı” aramaktır. Bir ürünü en iyi tanıyan onu üreten firmadır. İnsan yapımı bir robotu bile insanoğlu kendi kendine bütünüyle öğrenemez; ürün, yanında bir kullanım kılavuzuyla gelir. Kılavuz olmadan işlem eksik, anlam yarım kalır. İnsan da böyledir. Kendi kendine bırakıldığında hakikatin peşinde dolanıp durur. Kılavuzu ise Kur’an-ı Kerim’dir. Kendimizi gerçekten bilmek istiyorsak önce bize kim olduğumuzu anlatan bu ilahi rehbere yönelmemiz gerekir.
Allah Zülcelâl Hazretleri insanın bu anlam arayışını “emanete” saklamıştır.
“Biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik; onlar onu taşımayı reddettiler ve ondan korktular. Fakat insan onu taşıdı; gerçekten o, hem kendine zulmeden hem de cahil oldu.” (Ahzâb, 72)
Bu âyet-i kerîmede Rabbimiz Zülcelâl Hazretleri'nin belirttiği “el-emanetü” kelimesi, sadece yük anlamında değil; aynı zamanda ahlaki sorumluluklar, iman, irade, görev ve Allah’a itaat gibi anlamları da içerir.
Tefsirler emaneti; Allah’ın buyruğuna uymak, iyiyi ve doğruyu seçmek, kötüye sapmamak ve toplumsal görevlerini yerine getirmek olarak ele alır.
Bu âyetin ana mesajı şunlardır:
1) İnsan bir sorumluluk sahibidir, Allah insanı bir irade ve seçimle donatmıştır.
2) İrade ve bilinçli seçim bir imtihan vesilesidir. Diğer varlıklarda bu yükümlülükleri taşıyacak kabiliyet bulunmamaktadır.
3) Sorumluluk bilinci, ahlaki gelişim ve ilahi emirlerin farkında olmak önemlidir. İnsan hata yapsa da bu yükü taşımaya muhabbetli olmalıdır.
Zikredilen âyet-i kerîme, emanetin ilk maddesidir. İnsanın seçme özgürlüğü, yani iradesinin varlığı bilincine; sorumluluk, yani hesap verme bilincine ve marifetullah, yani Allah’ı tanıma bilincine dikkat çeker.
Bir diğer madde; beden, ruh ve hayat emanetidir:
“O, hanginizin daha güzel amel yapacağını denemek için ölümü ve hayatı yaratandır.” (Mülk, 2)
“Sana ruhtan sorarlar. De ki: Ruh, Rabbimin emrindedir.” (İsrâ, 85)
“Şüphesiz kulak, göz, kalp; bunların hepsi ondan sorumludur.” (İsrâ, 36)
Bu âyet-i kerîmelere baktığımızda insanoğlu, bedeni ve organları üzerinde sorumluluk sahibidir. Her organ bir hesap konusudur, yani emanettir.
Âyet-i kerîmede belirtildiğine göre insanoğlunun bu emaneti yüklenmesinin sırrı ve hikmeti nedir? Bu emaneti hiçbir mahluk üstlenmedi de niye insan yüklendi? Psikolojik ve tasavvufi sebep neydi?
İlk sebep: Kabiliyet ve istidat.
İnsan, diğer varlıklardan farklı olarak hem maddi (beden) hem manevi (ruh) boyut taşır. Zıtlıkları bir arada barındırır (iyi-kötü, nur-zulmet). Bu yüzden taşıyabilme kapasitesi vardır. Dağlar sabittir, melekler sadece ibadet eder; insan ise iradesiyle seçer.
İkinci sebep: Aşk ve yakınlık isteği.
Tasavvufa göre insan, emaneti bilerek değil, fıtri bir yönelişle kabul etti. İnsanoğlu ilahi bir yakınlığa ulaşma arzusuyla bu yükü yüklendi. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî ne güzel de söylemiş:
Emanet, ilahi bir sırdır.
İnsanın içindeki potansiyeldir.
İnsanı, insan-ı kâmile götüren bir yoldur.
Üçüncü sebep ise: Halife olma sırrı.
İnsanoğlu yaratılmışlar içinde özel bir konumdadır. Kendisinde Allahu Teâlâ'nın isimlerinin tecellisi vardır:
Rahmân: Merhametli oluşu insanda da olan bir özelliktir.
Alîm: Bilen.
Adl: Adaletli.
Halîm: Yumuşak, sabırlı.
Celâl: Heybetli, güçlü.
Son sebep ise: Risk ve şerefin birlikte olması.
Tasavvufta emanet, hem en büyük şeref hem de en büyük tehlikedir. Çünkü insan en yüksek makama çıkabilir, buna "insan-ı kâmil" denir. En aşağı makama da düşebilir, buna da "esfel-i sâfilîn" derecesi denir. Kısacası insan, emaneti bir zorunlulukla değil, kendi hakikatine uygun olduğu için üstlenmiştir.
Ferîdüddîn Attâr, Mantıku't-Tayr kitabında emanetten şöyle bahseder: İnsan kendi içinde ilahi bir öz taşır. Bu gerçek bir emanettir. Sembol olarak kullandığı kuşların kendi vadilerinden vazgeçmesi, insanların emaneti layıkıyla taşıması için nefsin arındırılması gerektiğini bize misalen gösterir. Aynı zamanda emaneti sadece bir bilgi olarak değil; aşk, muhabbet ve sevgi olarak kabul eder.
Ayrıca iyi bir psikiyatrist ve felsefeci olan, depresyon, anlamsızlık hissi ve varoluşsal boşluk gibi sorunları tedavi eden Viktor Frankl, insanın hayatını ve sahip olduğu zamanı kendisine verilmiş bir sorumluluk olarak görür. “Hayat bize ait olmaktan çok, bizden bir şey bekleyen bir görevdir. İnsan, yaşamının anlamını istemek yerine yaşamın ona yönelttiği sorulara cevap vermekle yükümlüdür,” fikrini savunur.
Rabb'im cümlemizi emanete sahip çıkan, hatta müşriklerin dahi güvendiği Muhammedü'l-Emîn olan sevgili Peygamber Efendimiz’in yine emin olan ve emanete sahip çıkan ümmeti eylesin duasıyla... Vesselam.
Haziran 2026, sayfa no: 20-21
Abone Ol
En son haberleri doğrudan gelen kutunuza alın. Asla spam yapmayız!
Mesaj Bırak