Ara

Imf’nin Gücü / İdris Sarısoy

Ticârette en önemli konulardan biri de ödemedir. Özellikle uluslararası ticârette bu önem daha da artmaktadır. Çünkü ticârete taraf olan kişiler/kurumlar en az iki farklı ülkeden olduğu için iki farklı para birimi mevcuttur. Bu para birimlerinden birinin kullanılabilmesi için mutlak surette iki tarafın da karşılıklı rızâsı gerekir. Aksi halde ticâret gerçekleşmez. Eğer ticâretin ikiden fazla tarafı varsa, meselâ üretilen bir mal 50 ülkeye ihrâc ediliyorsa, o zaman 51 para birimi ortaya çıkacak ve ticâret iyice zorlaşacaktır. İşte bu nedenle uluslararası ticârette ödeme sorununu aşmak için tüm tarafların itibâr edeceği bir para birimin kullanılması gerekir. IMF KURULUŞUNUN ALTYAPISINI OLUŞTURAN GELİŞMELER 1880–1914 arasındaki dönemde uluslararası ticâretin ve mâliyenin merkezi Londra idi. Sterlin rezerv para olarak kullanılıyordu[2]. Diğer bir ifâdeyle o dönemde Sterlin, bugünkü ABD Dolarının işlevini îfâ ediyordu.Ülkeler, dış alımları ile dış satımları arasındaki farkı ifâde eden ödemeler dengesi açığını ortadan kaldırmak için Sterlin’i rezerv para olarak kullanmışlardır. Ancak I. Dünyâ Savaşı, uluslararası parasal ilişkilerin yönünü de değiştirmiş, savaştan sonra Sterlin uluslararası ticâretteki hâkimiyetini kaybetmiştir. ABD I. Dünyâ Savaşı’na girmediği için hem ekonomik hem de siyâsî olarak Avrupalı ülkelere göre daha güçlü konuma gelmiştir. Savaş süresince ABD mallarına büyük talepler olmuş, bunu sonucu olarak ABD ödemeler dengesi sürekli olarak fazla vermeğe başlamıştır. Savaş sonrası dönemde uluslararası ticârette tüm tarafların kabûl ettiği bir sistem maalesef oluşturulamamıştır. Bu sorunun çözümü için gerçekleştirilen girişimlerden de olumlu sonuçlar alınamamıştır[3]. 1929 Büyük Ekonomik Buhranı ve hemen akabinde ortaya çıkan II. Dünyâ Savaşı sorunun çözümünü daha da zorlaşmıştır. IMF’NİN KURULUŞ ÇALIŞMALARI Uluslararası para sistemine olan ihtiyâcın karşılanması için ABD ve İngiltere’nin öncülüğünde 1944 yılında ABD’de bir konferans tertip edilmiştir. Bu konferansa 44 ülke katılmıştır. Bu ülkeler arasında Türkiye de vardır. Konferansta, oluşturulacak uluslararası para sistemiyle ilgili çok sayıda öneriler olmasına rağmen iki öneri ön plana çıkmış ve tartışmalar bu planlar etrâfında olmuştur. Tartışılan planlar J. M. Keynes tarafından hazırlanan “Keynes Planı” (İngiltere) ile Harry Dexter White tarafından hazırlanan “White Planıdır” (ABD). Keynes Planının en önemli önerileri Uluslararası Kliring Bir­liği'nin (International Clearing Union) kurulması ve bu kuruluşun para birimi olarak Bankor’u (Bancor) çıkartarak uluslararası rezerv ihtiyâcını karşılamasıdır. Keynes Planına göre ülke paralarının ve altının değeri Bankor cinsinden tanımlanacaktı. Uluslararası Kliring Birliği'ne üye her ülkenin birlik nezdinde bir kotası olacak; dış açık veren üye ülkeler kotalarının büyüklüğüne göre altın ve Bankor cinsinden kredi ala­bilecekti. Borçlanmadaki faiz oranının borcun miktârı ile doğru orantılı olarak artması öngörülmekteydi. Ödemeler dengesinde fazla veren ülkeler de bu fazlalıklarının bir kısmını Birliğe yatıracak, böylece dış açık veren ülkeler fazla veren ülkeler tarafından dengelenecekti. Plana göre Birlik bir nevi “Uluslararası Merkez Bankası” işlevini îfâ edecekti. White Planı, dönemin ABD hazîne bakanı olan Harry Dexter White tarafından hazırlanmıştır ve ABD’nin resmî görüşlerini yansıtan önerilerden oluşmaktadır. White Planı’nın genel özellikleri şunlardır: –      Uluslararası İstikrar Fonu ve Dünya Bankası olmak üzere iki kurumun oluşturulması önerilmiştir. –      Belli bir altın paritesine bağlı “Unitas” adlı uluslararası bir para oluşturulmalıdır. –      Millî paralar %71 oranında dalgalanabilecek ve üye ülkeler %10’dan daha yukarı bir devalüasyona ancak IMF’nin iznini alarak başvurabileceklerdir. –      Bütün ülkeler paralarını altına endeksleyeceklerdir. ABD ise doları altına endeksleyecek, 1 ons (31 gr) Altın 35 $ olacaktır. Diğer ülkeler paralarını bu değer üzerinden dolara çevirebilecektir. Uzun ve yoğun tartışmaların sonucunda White Planı kabûl edilmiş, plan doğrultusunda Dünya Bankası ve IMF olarak iki kurum kurulması benimsenmiştir. Keynes’in önerileri daha sonra ortaya çıkan sorunların çözümü için başvurulan yöntemlerden birisi olmuştur. Meselâ Keynes’in önerdiği Bancor sistemi 1969 yılında SDR olarak uygulamaya konmuştur.   GÜNÜMÜZDE IMF Bugün IMF’nin 188 üyesi ve 360 milyar $ kota edilmiş sermâyesi mevcuttur[4]. Her beş yılda bir yapılan 'kota artırım toplantıları'nda IMF’deki kota edilmiş sermâye miktârının 476,8 milyar SDR’ye[5] çıkarılması kararlaştırılmış, ancak bu henüz uygulanmamıştır. Türkiye’nin IMF nezdindeki kotası 1.455,8 milyon SDR’dir. 2010 Kota ve Yönetim Reformu kapsamında IMF kotalarına ilişkin artışın yürürlüğe girmesi sonrasında Türkiye’nin kotası 4.658,6 milyon SDR’ye, %0,61 düzeyinde bulunan kota ağırlığı %0,98 seviyesine ulaşacaktır. Böylece Türkiye IMF’de en yüksek kota payına sâhip üye sıralamasında 32. sıradan 20. sıraya yükselecektir[6]. IMF nezdinde en yüksek kotaya sâhip 5 ülke ABD (%16,75), Japonya (%6,23), Almanya (%5,81), Fransa (%4,29) ve İngiltere’dir (%4,29)[7]. IMF yönetiminde karar alınması için %85’lik bir çoğunluk aranmaktadır. Bunun anlamı ABD’nin istemediği hiçbir şeyin olmayacağıdır. Örneğin ABD’nin istemediği bir kişinin IMF başkanı olması mümkün değildir.   ULUSLARARASI ALANDA IMF’NİN ROLÜ VE GÜCÜ IMF denilince neredeyse dünyânın hiçbir yerinde olumlu şeyler hatırlanmamaktadır. Bunun en önemli sebebi, IMF ile ilişkilerin genellikle ülke ekonomisi krizde olduğu bir zamanda başlaması ve kriz boyunca devâm etmesidir. Ayrıca bu süreçte toplum tarafından hoş karşılanmayan, diğer bir ifâdeyle toplumun mâlî durumunu olumsuz etkileyen "vergilerin artırılması, kamu harcamalarının (maaşların, sosyal yardımların, sağlık harcamalarının) kısılması" şartlarını kredi vermek için tâvizsiz bir şekilde uygulayan politikaları dayatan IMF, doğal olarak önyargıların oluşmasına da sebep olmaktadır. IMF ile ilgili önyargıların oluşmasına sebep olan hususların hem borç alan ülke hem de borç veren IMF açısından irdelenmesi gerekir. Çünkü tek taraflı bir bakış açısı resmin tamâmını görmemizi engeller ve yeni önyargıların oluşmasına da zemin hazırlar. Konuyu borç/kredi alan ülke açısından ele aldığımızda IMF’ye yöneltebileceğimiz en önemli eleştiri, ülkenin ekonomik dinamikleri tam olarak değerlendirilmeden ve ülkeler arasında kesin ayrımlar yapılmadan, sanki hazırlanan bir reçetenin krize giren tüm ülkelerde aynı şartlarda uygulanma girişimleridir. Kriz sürecindeki ülkede krizin sebepleri ve olası en başarılı çıkış yolları tam olarak belirlenmeden daha önce hazırlanan programlar (genellikle vergilerin artırılması, kamu harcamalarının kısılması, özelleştirme) uygulanmaya başlanmaktadır. Krediler belli şartlara bağlı olarak verildiği için, IMF tarafından talep edilen değişiklikler yerine getirilmediğinde kredi de alınamamaktadır. Meselâ 10 milyar dolarlık ve 2 yıl içinde 8 eşit dilimde verilecek kredinin 2. dilimi için gerekli olan şart 3 kamu iktisâdî kurumunun özelleştirilmesiyse, bu kurumlar özelleştirilmeden maalesef kredinin 2. dilimi (1,25 milyar dolar) verilmiyor. Sonuçta ülke, krediyi alabilmek için sözkonusu kurumları muhtemelen piyasa değerinin altında bir fiyata satmak zorunda kalıyor ve deyim yerindeyse daha baştan kaybediyor. Çünkü böyle sıkışık bir ortamda yapılan özelleştirmelerde piyasadaki alıcıların gerçek fiyatın çok altında bir fiyat teklif edecekleri âşikârdır. Meselâ Türkiye’de 2000’li yıllarda IMF'nin kredi verme koşulları olarak istediği bâzı yasal düzenlemeler çok kısa sürede yapılmıştır[8]. Bu yasalar bankacılık, telekom gibi son derece önemli konuları içeren düzenlemelerdir. Bu kadar önemli düzenlemelerin yeterince tartışmadan uygulamaya geçirilmesi sorunun tamamen çözüleceğine olan kanaati de zayıflatmaktadır[9]. 2008 yılında başlayan son krizle birlikte birçok ülkede ortaya çıkan finansal sorunlar bir gerçeği daha öğrenmemizi sağlamıştır: Aynı anda çok sayıda ülkede finansal kriz yaşandığında IMF’nin bunun üstesinden gelebilecek mâlî kapasitesi yoktur. Bunun en önemli isbâtı şudur: 2008 sonrasında İrlanda, Portekiz, Ukrayna, Macaristan, Yunanistan gibi ülkelerde ortaya çıkan krizlerde AB üyesi ülkelere sağlanan kredilerde IMF, AB Merkez bankası ile birlikte finansal destek sağlamıştır. Hattâ o günlerde IMF’nin mevcut finansal kaynakları ihtiyaç duyulan finansal destek düzeyinin altında olduğu için yeni kaynak arayışlarına girilmiştir. IMF'ye yöneltilebilecek bir diğer eleştiri, tıpkı kredi derecelendirme kurumlarında olduğu gibi, tavsiye edilen programdan kaynaklanan hatâlar sebebiyle ortaya çıkan başarısızlık durumunda IMF için herhangi bir müeyyide sözkonusu değildir. Programı hazırlayan IMF bürokratları yine görevlerini sürdürmektedir. Ancak IMF tarafından belirlenen programın başarılı olabilmesi için ülkedeki siyâsî irâdenin de güçlü olması ve üzerine düşeni tam olarak yapması gerekir. Çünkü programı nihâyetinde hükümetler uygulamaktadır. Örneğin bizde yakın bir zamana kadar insanlar 36-38 yaşlarında emekli olabiliyorlardı. Türkiye’de ortalama yaşam 75 yıl iken, insanlar 25 yıl prim ödeyip 38 yaşında emekli oluyorsa, bu demektir ki bir kişi 37 yıl emekli maaşı alacaktır. Çok açıktır ki aldığından daha fazlasını veren bir sistemin ayakta kalması imkânsızdır. Bu sistemin düzeltilmesi için de illâ dışarıdan (IMF )bir baskının beklenmemesi gerekirdi. Bu yüzden IMF’nin önerdiği programların süreç sonunda başarısız olması, yâni krizden çıkış için yeterli olmamasının sorumlusunun kim olduğunu belirlemek oldukça güçtür. Nasıl bir âile hayâtındaki huzur ihdâsı eşlerden her ikisinin de sorumluluğunu tam olarak yerine getirmesine bağlı ise, ekonomik krizden çıkışta başarılı olabilmek için de hem IMF doğru bir program hazırlamalı, hem de hükümetler bunu başarılı bir şekilde uygulamalıdır. İki taraftan birinde sorun ortaya çıkarsa sonucun başarılı olma şansı neredeyse yoktur. Konuya IMF açısından baktığımızda söylenmesi gereken ilk şey, IMF'nin her zaman ülkelerin talebiyle kredi vermekte ve sunduğu şartları kabul eden ülkelerle bu süreci devam ettirmekte olduğudur. Diğer bir ifâdeyle IMF durduk yere herhangi bir ülkeye şartlar dayatmamaktadır. Krize girmiş bir ülkenin piyasa şartları dikkate alındığında, daha ucuz (düşük faizli) borçlanma olasılığı neredeyse yoktur. Ayrıca çoğu zaman, özellikle de koalisyon dönemlerinde karar alma ve uygulama uzun zaman almakta ve sorun ortaya çıktıktan sonra da alınan kararlar maalesef çoğu zaman işe yaramamaktadır. IMF ülkelere genellikle kriz ortaya çıktıktan sonra kredi vermekte ve onlara krizden çıkış programı uygulamaktadır. Oysa başarılı bir ekonomik kriz yönetiminin en önemli özelliği, krize karşı uygulanacak programların krizden önce hayâta geçirilmesidir. Sonuç olarak, IMF'nin uluslararası finans piyasasında son derece önemli gücü vardır. Ülkeler ekonomik sorun yaşadıklarında başvurdukları ilk kurum genellikle IMF’dir. IMF kredi verirken ülkenin bâzı şartları yerine getirmesini istemektedir. Bu şartlar her zaman ülkenin lehine olmadığı gibi, bâzıları mevcut ekonomik durumun daha da kötüleşmesine sebep olabilir. IMF tarafından uygulanması şart koşulan programın her zaman için başarılı olduğunu söylemek imkânsızdır. Ancak bu başarısızlığın müsebbibinin mutlak sûrette IMF olduğunu söylemek de mümkün değildir. Çünkü programların başarısız olmasında hükümetlerin de önemli sorumlulukları vardır. Ancak ülkelerde hükümetler krizden çıkışta başarılı olamazlarsa genellikle bir sonraki seçimde iktidardan uzaklaşırken, hatâlı program hazırlayan ve uygulanmasını sağlayan IMF bürokratları görevlerine devâm etmektedir. Hattâ aynı bürokratlar başka ülkeler için yine istikrar programı hazırlamayı sürdürmektedirler.   [1] Bülent Ecevit Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Maliye Bölümü Öğretim Üyesi, [email protected] [2] Bu dönemde “Altın Standardı Sistemi” diye bir sistem uygulanmıştır. Bu sistemi kabûl eden ülkeler ulusal paralarını belli bir altın ağırlığı üzerinden altına endekslemektedirler. Birden fazla ülke ulusal parasını sâbit bir kur üzerinden altına endekslediğinde, ülke paralarının birbirine karşı olan değerleri de sâbit olarak devam eder. [3] Bunlardan birisi de 1922 yılında Cenova’da yapılan konferanstır. Bu konferansta yeni bir para sisteminin kabûlü tavsiye edilmiştir. Söz konusu tavsiye altın standardı sisteminin zamanla yerine geçecek olan bir altın kambiyo standardıdır. [4] IMF, The IMF at a Glance, http://www.imf.org/external/np/exr/facts/glance.htm, (08.02.2014). [5] 7.02.2014 kur endeksine göre 1 SDR = 1.534 $’dır. Ayrıntılı bilgi için bakınız: IMF, Exchange Rate Archives by Month, http://www.imf.org/external/np/fin/data/param_rms_mth.aspx, (08.02.2014). [6] Hazine Müsteşarlığı [7] IMF, IMF Executive Directors and Voting Power, http://www.imf.org/external/np/sec/memdir/eds.aspx,  (08.02.2014). [8] Dönemin ekonomiden sorumlu bakanı Kemal Derviş o günlerde medyaya kredi alınabilmesi için “15 günde 15 yasa çıkartılması” gerektiğini belirten demeçler vermiştir. [9] O günlerde yasal düzenleme yapılan konulardan biri de Sosyal Güvenlik Sistemidir (SGS). Bu düzenleme SGS’nin mâlî yapısında maalesef bir düzelme sağlamadığı gibi, sonraki yıllarda aynı konuda çok sayıda yasal değişiklikler yapılmıştır. Bugün Sosyal Güvenlik Kurumu gelir–gider farkı yıldan yıla ve sürekli olarak artmaktadır. SGK gelir–gider farkı 2000 yılında 3,3 Milyar TL iken bu fark 2011 yılında 52,83 Milyar TL’ye yükselmiştir. Bu farklar bütçeden karşılanmaktadır. Ayrıntılı bilgi için bakınız: BÜMKO, http://www.bumko.gov.tr/TR,157/butce-buyuklukleri-ve-butce-gerceklesmeleri.html.

Abone Ol

En son haberleri doğrudan gelen kutunuza alın. Asla spam yapmayız!

Sosyal Medya Hesapları

Mesaj Bırak