Ara

Îmân’ı Bize Öğreten İmam Ebû Mansûr Mâtürîdî (rha)

Îmân’ı Bize Öğreten İmam Ebû Mansûr Mâtürîdî (rha)

Ecdâdımız İslâm dînini benimsedikten sonra çoğunlukla, ibâdet ve sosyal ilişkilerini İslâm’ı bize öğreten en büyük İmam Ebû Hanife’ye (rha), inanç ilkelerini İmam Mâtürîdî’ye (rha), kucaklayıcı, sevdirici, üretici tasavvufî anlayışlarını da Hoca Ahmet Yesevî’ye (ks) göre düzenlemişlerdir.

Bugünkü Özbekistan Cumhuriyeti’nin sınırları içinde bulunan Semerkand’ın dış mahallesi olan Mâtürîd’e nisbet edilmektedir. Tam adı Ebû Mansûr Muhammed b. Muhammed b. Mahmûd el-Mâtürîdî es-Semerkandî’dir. 870 yılında doğmuş olabileceği tahmîn edilmektedir. Hayâtı hakkında kaynaklarda çok az bilgiye rastlanan İmam Mâtürîdî, Abbâsîler’in merkezî otoritelerinin oldukça zayıfladığı bir dönemde, siyâsî bakımdan hilâfete bağlı müstakil beyliklerden Sâmânoğulları’nın Mâverâünnehir’e hâkim oldukları devirde yaşamıştır.

Mâverâünnehir, Ceyhun nehrinin doğu tarafı olup, İslâm’dan önce Hayatıla, İslâm’dan sonra ise Mâverâünnehir olarak isimlendirilen bölgenin adıdır. Bu nehrin batı tarafına da Horasan denilmektedir. Bölgede Tirmiz, Nesef, Taşkent, Fergana, Buhara ve Semerkand gibi önemli kültür merkezleri bulunmaktadır. Bunlardan Semerkand, İslâm öncesi ve İslâm sonrası dönemde, çeşitli din ve kültürlerin kavşak noktası olmuştur. Bu şehir, bölgede İslâm’ın yayılmasından birkaç asır gibi kısa süre sonra, İslâm düşüncesinin başta kelâm/i’tikâd, fıkıh ve tefsir olmak üzere, çeşitli alanlarında önemli eğitim merkezlerinden birisi hâline gelmiştir.

Mâtürîdî, yaşadığı asırda özellikle İslâm kültür merkezi olarak tanınan ve ileri seviyede eğitim veren Semerkand’da tahsîline başlamış ve bu ilmî çevreden yeterince istifâde etmiştir. Zamânın en önemli ve tanınmış Hanefî âlimleri ile tanışarak, onların ilim halkalarına katılmış, verilen derslere devâm ederek, dînî ilimler sahasında donanımlı hâle gelmiştir. Bu doğrultuda genellikle Hanefî mezhebine bağlı âlimlerden ders alan Mâtürîdî, ilmî bakımdan Ebû Hanîfe’nin görüşleri ve öğrencileri ile bağlantılı olmuştur. Mâtürîdî, Hanefî mezhebinin üçüncü veyâhud dördüncü kuşak âlimlerindendir. Ebû Hanîfe’nin (ö.767) öğrencilerinden Muhammed eş-Şeybânî’nin öğrencisi Ebû Süleyman el-Cüzcânî’nin talebesi Ebû Bekir Ahmed b. İshak el-Cüzcânî, Nusayr b. Yahya el-Belhî ve Nişabur Kadısı Ebû Bekir Muhammed b. Ahmed b. Recâ el-Cüzcânî gibi hocalardan ilim tahsîl etmişse de, öğrenimini, henüz yirmi yaşlarında iken hocası Ebû Bekir Ahmed el-Cüzcânî ile birlikte ulemâ reisliğini deruhte eden ve Dârü’l-Cüzcâniyye’de ders veren Ebû Nasr el-İyâzî’nin yanında tamamlamıştır.

Bu doğrultuda Mâtürîdî, Ebû Hanîfe’nin görüş ve metodunu doğruya en yakın ve düzgün olarak elde etme ve anlama imkânına sâhip olmuştur. Eğitim süresini tamamlayan İmam Mâtürîdî, ardından Dârü’l-Cüzcâniyye Medresesi’nde ders vererek dönemin ilim adamları arasında önemli bir konum elde etmiştir. Burada ve değişik yerlerde verdiği derslerle ilmî birikim, görüş ve metodunu kendisinden sonrakilere aktaracak değerli talebeler yetiştirmiştir.

Bu talebeler arasında Ebü’l-Kâsım İshak b. Muhammed b. İsmail es-Semerkandî (ö.954), Ebü’l-Hasan Ali b. Saîd er-Rüstüfeğnî (ö.956), Ebû Muhammed Abdülkerim b. Musa el-Pezdevî (ö.1000) ve Ebû Ahmed el-İyâzî (ö.10. asrın başları) en fazla üne sâhip olanlardır. Bir nesil sonra ise, Mâtürîdî’nin metodunu benimseyerek Ehl-i Sünnet kelâmına katkı sağlayan meşhur kimseler arasında, Ebü’l-Yüsr el-Pezdevî (ö.1100), Ebü’l-Mu‘în en-Nesefî (ö.1115), Ömer en-Nesefî (ö.1142), Sirâceddîn Ali b. Osman el-Ûşî (ö.1179), Nureddin es-Sabûnî (ö.1184), Ebü’l-Berekât en-Nesefî (ö.1310) ve İbnü’l-Hümâm (ö.1457) bulunmaktadır.

İmam Mâtürîdî de diğer İslâm âlimleri gibi, kendi zamânında Ehl-i Sünnet îtikâdını savunmuş, açık bir şekilde îzâh ederek yaymış ve Müslümanların bu doğru îtikâda uymalarını sağlamıştır. Bu hususta tâkîb ettiği usûl, İmâm-ı A‘zam’ın el-Fıkhü’l-Ekber, er-Risâle, el-Fıkhü’l-Ebsat, el-Âlim ve’l-Müte’allim ve el-Vasiyye gibi îtikadla ilgili kitaplarında bildirilen îtikad bilgilerini, aklî ve naklî delillerle açıklayarak tasnîf etmek olmuştur.

İmam Mâtürîdî’nin eserlerindeki dil ve üslûp da bu eserlerin ana dili Arapça olmayan bir müellifin kaleminden çıktığını kanıtlar niteliktedir. Onun teliflerinde kullandığı dilin girift ve zor olduğu eski kaynaklarda ifâde edildiği gibi, günümüze kadar gelen eserleri de bu husûsu açıkça göstermektedir. Öte yandan eserlerindeki birçok cümlenin kuruluşuna, bilhassa bâzı fiillerin bağlaçlarına bakıldığında, Arapça gramere aykırılığı yanında, Türkçe gramere uygunluğu görülmektedir. Gerek dil ve üslûp özellikleri, gerekse yaşadığı Semerkand ve çevresinin Türkler’in çoğunlukta bulunduğu bir bölge olması göz önüne alındığında, Mâtürîdî’nin Türk asıllı olduğunu söylemek mümkündür.

Ebû Mansûr künyesinden Mansûr adlı bir oğlu olduğu düşünülebilirse de, Mâtürîdî bir âyetin tefsîrinde künyelerin anlamları üzerinde açıklama yaparken, Ebû Mansûr künyesinin örfen, evlâdı olmayan kişiye Mansûr adında oğlu olması temennîsiyle verilebileceğini kaydeder (Te’vîlâtü’l-Kur’ân, vr. 905a). Örnek olarak bu künyenin seçimi bir rastlantı değilse, kendisinin erkek evlâdı bulunmadığının bir işâreti sayılabilir.

İmam Mâtürîdî’nin Ehl-i Sünnet kelâmının sistemleşmesi ve gelişmesine yönelik faaliyetleri, çağdaşı İmam Eş‘arî’den (v.936) daha önce başlamış ve bu yöndeki katkıları ondan daha fazla olmuştur. Bugün Mâtürîdîlik olarak bilinen ve coğrafyamızda îtikadda mezhep olarak kabûl edilen kendi kelâm okulunu da Eş‘arî’den daha önce ve ondan bağımsız olarak oluşturmuştur.

İmam Mâtürîdî; tefsir, kelâm, fıkıh ve usûlü, mezhepler târihi alanlarında önemli mevkiine ve ilmî seviyesine rağmen, yeterli îtibar görmemiştir. Kendi döneminde ve sonrasında telif edilen mezhepler târihi ve tabakât kitaplarının çoğu onu âdetâ görmezden gelmiştir. Sahanın uzmanları bu ihmâlin sebeplerini; hilâfet merkezi olan Bağdat’tan uzakta yaşaması, Arap târihçileri tarafından görmezden gelinmesi, siyâsî iktidarla yaşadığı anlaşmazlıklar ve bu sebeple devlet imkânlarından faydalanamaması, Eş‘arîliğin Nizamiye Medreseleri’nde okutulmasına karşın Mâtürîdîliğin resmi kurumlara girememesi, Mâtürîdîliğin yalnızca Hanefîlerce benimsenmesi, akla verdiği önem sebebiyle muhâfazakâr İslâm ulemâsı tarafından şüpheyle yaklaşılması şeklinde îzâh ederler.

İmam Mâtürîdî, dînî bilginin üretilmesinde ve öğrenilmesinde aklın yanı sıra nakli de başvurulması gereken, bunları birbiriyle çatışan değil, uyum içerisinde çalışan iki ayrı kaynak olarak görür. Bu sebeple akıl–nakil ilişkisini karşılamak üzere, bilginin kaynakları için “akıl” ve “semi‘” kavramlarını kullanır. Diğer kelâmcı ve felsefecilerin tartışmalarında görülen akıl-vahiy çatışmasının izlerine onun eserlerinde rastlanmaz. Semi‘, Rasûl’ün Allâh’ın kelâmını yâni vahyini, doğrudan Allah’tan veya elçisinden işitmesiyle ve insanın da aynı kelâmı Allâh’ın rasûlünden işitmesiyle ortaya çıkan vahiy bilgisini karşılamak üzere yapılmış bir kavramlaştırmadır. Bâzan buna karşılık haber kullanılsa da, haber semi’ kavramına göre daha kapsamlı olup, hem Rasûl’ün haberi olan vahyi, hem de Rasûl’den gelen mütevâtir ve ahad haberleri içine alır.

İmam Mâtürîdî, din konusunda Rasûl’ü değil, aklı yetkili olarak görmektedir. Ona göre Rasûllerin gönderilmesi şerîatle ilgilidir. Şöyle ki, Allâh’ı bilmek aklen vâciptir. Eğer Allah hiçbir Rasûl göndermeseydi, yine de insanların akıllarıyla Allâh’ın varlığını ve birliğini, O’nun lâyık olduğu sıfatlarla tanımlaması ve Allâh’ın evrenin yaratıcısı olduğunu bilmesi gerekirdi. Rasûl gönderilmese dahi, insanların akıllarıyla Allâh’ın vahdâniyyetini ve ulûhiyyetini, benzer ve ortaklardan berî olduğunu bilmesi; nîmetlerin şükrünü yerine getirmesi, her an O’na boyun eğmesi onlar üzerine vaciptir. Ancak Allah, rahmeti ve fazlı ile onlara âdil ve emîn bir Rasûl gönderdi ki, bunu daha kolay bilsinler ve daha kolay yerine getirsinler. Aslında insan, bireysel gayret göstererek, tefekkür ve tedebbürle bunları akıl yoluyla bilir. Hattâ akıl, “Allâh’ın bâzı sıfatlarla nitelendiğine de kesinlikle hükmeder.” Bu sebeple vahiy ulaşmayan kimse, din konusunda mâzur görülmez ve bundan sorumludur. Hattâ Rasûlün gelmesi, Allâh’ın varlığını haber vermek için değil, onu te’kîd etmek içindir; din için Rasûl değil, akıl şarttır. 

İmam Mâtürîdî, insanlık târihinde ve İslâm târihinde aklı ve vahyi ilk kez kullanan kişidir. O, Allah (cc), insan ve kâinât üçlüsü ile mantık ötesi bir hakîkati dünyâya ilk duyurandır. Yine bu üçlü ile hiçbir şeyin tesâdüfî değil, bir gerçeklik üzere olduğunu îlân eder.

Eserleri incelendiğinde İmam Mâtürîdî’nin bilgi kuramını Kur’ân’dan hareketle oluşturduğu anlaşılmaktadır. Çünkü İmam Mâtürîdî, “Siz hiçbir şey bilmezken Allah, sizi analarınızın karnından çıkardı; şükredesiniz diye size kulaklar, gözler ve kalpler verdi.” (Nahl, 16/78) âyetinde geçen “göz” kelimesini, şekil ve renkleri birbirinden ayıran; “kulak” kelimesini sesleri işitip ve ne olduğunu belirleyen; “kalpler”i ise, gözle görülmeyen ve kulakla tesbît edilemeyen, kişinin lehine ve aleyhine olacak şeyleri belirlemeye yarayan bir şey olarak açıklamaktadır. Verilen bu bilgilerden ve Kitâbu’t-Tevhîd’deki açıklamalardan: Nesnelerin (şeylerin) bilgisini elde etmeye yarayan görme’nin duyulara (‘iyân/havâss); işitme’nin habere; kalb’in de akla karşılık kullanıldığı; haberle ilgili bilginin doğruluğunun ise, beş duyudan birisi olan işitme duyusuna dayandırıldığı anlaşılmaktadır.

İmam Mâtürîdî’ye göre, insanın fiillerinin gerçek sâhibi olduğu akılla, duyularla ve Kur’ân âyetleriyle açık ve seçik olarak bilinmektedir. Allah (cc), insanlara bu gerçekten hareketle bâzı görev ve sorumluluklar yüklemiş, bunun karşılığında cezâ ve mükâfât koymuştur. Bir iş yapabilmesi için, o iş öncesinde ve o iş sırasında kulun kendisine güç ve kudret verilmiştir. İnsanın fiilleri, ona verilen bu gücün ve yaratılmamış olan cüz’î irâdesinin sonucudur. Bu, insanın fiillerinin ve sorumlu olmasının temelidir. İnsan bunlarla fiile yönelir ve onu özgür irâdesiyle seçer ve yapar. Kulun iyi veya kötü bütün fiillerinin yaratılması ise, Allâh’ın kudretiyle olur. Dolayısıyla insan fiillerinde, insanın rolü ve Allâh’ın kudreti olmak üzere iki yön söz konusudur.

Kaşgarlı Mahmûd (ö.1102)’un Dîvânu Lugâti’t-Türk’ü Türk dili açısından ve Farâbî (ö.950) ile İbn Sinâ (ö.1037)’nın felsefeyle ilgili eserleri İslâm Felsefesi açısından ne kadar önemli ise, Mâtürîdî’nin Kitâbü’t-Tevhîd’i ve Te’vîlâtü’l-Kur’ân’ı da Türklerin din anlayışı ve Türklerin dînî düşünce târihi açısından o kadar önemlidir. Çünkü onun bu eserleriyle birlikte, akılcı ve müsâmahakâr olmak Türkler’in din anlayışının temel taşları olmuştur. Onun tesis ettiği Mâtürîdîlik; hâkim olduğu bu kültür havzasında, bugün dahi Hikmetler’i Türk boyları arasında ezbere okunan Ahmet Yesevî’nin (v.1166), Hacı Bektaş Velî (v.1271) ve Yûnus Emre (v.1320?) gibi büyük Türk mutasavvıflarının yetişmesine, Şiî/İsmâîlî fikirlerin etkisiz hâle getirilerek Türk boylarının Hanefî-Mâtürîdî din anlayışı etrâfında toplanmasına, Selçuklu ve Osmanlı adıyla bilinen büyük Türk devletlerinin kurulmasına zemîn hazırlamıştır.

Mâtürîdî; kelâm, tefsir, fıkıh ve mezhepler târihi alanlarındaki çalışmalarıyla tanınmaktadır. Kitâbü’t-Tevhîd adlı eseri Sünnî kelâmının klasiklerinden biri hâline gelmiştir. Kaynaklarda zikredilen kitaplarının isimleri onun Mu‘tezile, Karâmita, Revâfız gibi fırkalarca ileri sürülen düşüncelere karşı uzun mücâdeleler verdiği izlenimini uyandırmaktadır. Sonraki dönemlerde tâkipçileri tarafından “şeyh, imam, şeyhülislâm, imâmü’l-hüdâ (hidâyet önderi), alemü’l-hüdâ (hidâyet sembolü), re’îsu meşâyih-i Semerkand (Semerkand meşâyihinin reisi), imâmü’l-mütekellimîn (kelâmcıların imâmı), musahhihu akâ’idi’l-Müslimîn (Müslümanların inançlarını yanlışlıklardan arındıran), imâmu Ehli’s-Sünne (Ehl-i Sünnet İmâmı), re’isu Ehli’s-Sünne (Ehl-i Sünnet reisi) gibi unvanlarla anılmıştır. Ebü’l-Muîn en-Nesefî, dînî ve felsefî ilimlerde, bu alanlarda ileri seviyede bulunanların kolay kolay elde edemeyeceği çeşitlilikte bilgilere sâhip bir şahsiyet olarak nitelediği İmam Mâtürîdî’nin, dîni ihyâ yolunda çaba sarf ettiğini, hakkı destekleme uğrunda çalıştığını, dînin hakîkatlerini araştırma ve bunların ince mânâlarıyla derin hikmetlerini ortaya çıkarma düşüncesiyle yoğrulduğunu belirtir. Kelâmda imâm olarak kabûl edilen İmam Mâtürîdî, akîdeyi güçlendirme ve dîni temel görüşleri çerçevesinde müdâfaa etme konusunda gerek İslâm dışı akımlara, gerekse Mu‘tezile, Havâric ve Bâtıniyye gibi İslâmî mezheplere karşı ciddî bir mücâdele vermiş, çağdaş oldukları halde görüştüklerine dâir herhangi bir kayda rastlanmayan Ebü’l-Hasan el-Eş‘arî’den daha önce bu alanda etkin bir varlık göstermeye başlamıştır. İmam Mâtürîdî, ilmî çevresiyle berâber Mâverâünnehir’de İslâm düşüncesinin belli bir istikrâra kavuşmasında, İslâm’ın ve Hanefîliğin Türkler arasında yayılmasında önemli görev yapmış ve bu etkisi zaman içinde artarak devâm etmiştir. 

Kaynaklarda Mâtürîdî’nin tasavvufî yönüyle ilgili bâzı kayıtlara rastlanmaktadır. Hakkında tıpkı bir tasavvuf büyüğü gibi menkîbeler ve rüyâlar aktarılmakta, Semerkand’da Deşt Ribâtı’nda Hızır ile görüşüp onun duâsını aldığı, kerâmetleri bulunduğu belirtilmekte ve yaptığı duânın kabûl edildiğine dâir bir hâdise de nakledilmektedir. 

Çok yönlü bir kişiliğe sâhip İmam Mâtürîdî, velûd geçen uzun bir ömrün sonunda 944 yılında bu fânî âlemden göçtü. Semerkand’ın ünlü Çâkerdîze Mezarlığı’na defnedildi. Arkadaşı ve öğrencisi Hakîm es-Semerkandî mezar taşına şu anlamda bir ibâre yazdırttı: “Burası bütün hayâtını ilme adayan, gücünü ilmin yaygınlaşması ve öğretilmesi yolunda tüketen, din yolundaki eserleri övgüyle anılan ve ömrünün meyvelerini devşiren kişinin mezarıdır.” Mâtürîdî’nin Semerkand’ın Siyab merkez ilçesinin İkinci Şark mahallesi Gucdüvân sokağında yer alan mezarının bulunduğu alana, 2000 yılında tamamlanan yeni bir türbe ve etrâfına da bir külliye inşâ edildi. 

Eserleri

Hayâtını ilme ve Ehl-i Sünnet îtikâdını yaymaya hasreden ve bu hususta büyük hizmetler veren Matürîdî hazretleri, benzerine rastlanmayacak ölçüde değerli olan şu eserleri yazmıştır:

1.Kitâbü’t-Tevhîd. Kelâm ilminin temel konularını ele almaktadır. Bekir Topaloğlu tarafından Türkçe’ye çevrilmiştir (Ankara 2002).

2. Te’vîlâtü’l-Kur’ân. Te’vîlâtü Ehli’s-sünne, Te’vîlâtü’l-Mâtürîdiyye adlarıyla da bilinen eser, tefsir açısından çok önemli bir çalışma olmasının yanı sıra kelâm, fıkıh ve fıkıh usûlü alanlarında da zengin bilgi ve önemli görüşler içermektedir. Kitâbü’t-Tevḥîd’in aksine müellifin kaleminden çıkmayıp öğrencilerine yaptığı takrirlerden oluşmaktadır.

3. Kitâbü’l-Makâlât. Kelâm ilmine dâir bir eserdir.

4. Reddü Evâ’ili’l-edille li’l-Ka‘bî.

5. Reddü Tehzîbi’l-cedel li’l-Ka‘bî.

6. Beyânü vehmi’l-Mu‘tezile.

7. Reddü Va‘îdi’l-füssâk li’l-Ka‘bî.

8. Reddü’l-Usûli’l-hamse li-Ebî Ömer el-Bâhilî. Basra Mu‘tezilesi’nin ileri gelenlerinden Ebû Ömer Muhammed b. Ömer b. Saîd el-Bâhilî’nin görüşlerini eleştirdiği bir eseridir.

9. Reddü Kitâbi’l-İmâme li-ba‘di’r-Revâfiz.

10. er-Red ‘ale’l-Karâmita (fi’l-usûl). 

11. Me’âhizü (Me’hazü)’ş-şerâ’i‘ fî usûli’l-fıkh.

12. Kitâbü’l-Cedel fî usûli’l-fıkh.

13. er-Red ‘ale’l-Karâmita (fi’l-fürû‘).

14. Şerhu’l-Câmi‘i’s-sağîr: Muhammed eş-Şeybânî’nin Hanefî mezhebinin temel kaynaklarından olan el-Câmi‘u’s-sağîr adlı eserinin şerhidir.

Kaynaklar:

Ebû Mansûr el-Mâtürîdî, Te’vilâtü’l-Kur’ân Tercümesi, (tercüme: Bekir Topaloğlu ve diğ.), XVIII, İstanbul 2019.

Ebû Mansûr el-Mâtürîdî, Kitâbü’t-Tevhîd, (tercüme: Bekir Topaloğlu), 15. Baskı, İstanbul 2020.

Şükrü Özen, “Mâtürîdî”, TDVİA, XXVIII, 146-151.

Bekir Topaloğlu, “Mâtürîdî”, TDVİA, XXVIII, 157-159.

Şaban Ali Düzgün, Mâturîdî’nin Düşünce Dünyası, Ankara 2011.

Şaban Ali Düzgün (Editör), Mâtürîdî Kayıp Aydınlanmanın İzinde, Ankara 2020.

Ahmet Kartal, Uluğ Bir Çınar İmâm Mâturîdî Uluslararası Sempozyum Tebliğler Kitabı, İstanbul 2014.

Sönmez Kutlu, İmam Mâturîdî ve Maturidilik, 5.Baskı, Ankara 2015.

Oğuz Çetinoğlu; Ahmet Vehbi Ecer, 115 Soruda Türk Âlimi İmam Matûrîdi, İstanbul 2015.

Ramazan Biçer, İmam Maturidi, İstanbul 2018.

Eylül 2020, sayfa no: 54-55-56-57-58-59

Abone Ol

En son haberleri doğrudan gelen kutunuza alın. Asla spam yapmayız!

Sosyal Medya Hesapları

Mesaj Bırak