Ara

İhsân’ı Bize Öğreten İmam Hoca Ahmed Yesevî (ks)

İhsân’ı Bize Öğreten İmam Hoca Ahmed Yesevî (ks)

Ecdâdımız İslâm dînini benimsedikten sonra çoğunlukla, ibâdet ve sosyal ilişkilerini İslâm’ı bize öğreten en büyük İmam Ebû Hanîfe’ye (rha), inanç ilkelerini İmam Mâtürîdî’ye (rha), kucaklayıcı, sevdirici, üretici tasavvufî anlayışlarını da Hoca Ahmed Yesevî’ye (ks) göre düzenlemişlerdir.

Hoca Ahmed Yesevî, 1093 yılında Kazakistan’ın güneyinde Çimkent yakınlarındaki Sayram kasabasında dünyâya geldi. “Pîr-i Türkistan”, “Hazret-i Türkistan”, “Hazret Sultan”, “Sultânu’l-Ârifîn”, “Şeyhü’l-Meşâyıh”, “Meşâyıh-ı Türk’ün Ser-Halkası” gibi unvanlarla anılır.

Babası İbrahim Ata, Sayram ve civârında tanınmış bir sûfîdir. Soyu Hz. Ali’nin (kv) Havle bint Cafer el-Hanefiyye isimli hanımından doğan oğlu Muhammed b. Hanefiyye’ye (v.700) dayanmaktadır. Annesi Ayşe Hatun (Karaşaş Ana)’dır. Annesinin babası da Mûsâ Şeyh’tir. O da bölgede tanınan büyük bir âlim ve ârif kişidir. 

Anne ve babasını küçük yaşlarda kaybeden Ahmed Yesevî, ablası Gevher Şehnaz ile Yesi’ye gelir. Yesi, Oğuzlara başkentlik yapmış, târihî ipek yolunun üzerinde yer alan bugünkü Kazakistan’ın Türkistan şehridir. Yesi’de kendisine Peygamber Efendimiz (sav) tarafından mânâ âleminde hurma emâneti verilen Arslan Baba ile buluşur. Onun yanında dînî ve tasavvufî eğitim görür. 

Menkıbeye göre Allah Rasûlü’nün (sav) seferlerinden birinde, ordu uzunca bir yol aldıktan sonra konaklar. Bazı sahabilerin erzâkı tükenmiştir. Konakladıkları yerde yiyecek bir şeyler bulamadıklarından, Hz. Peygamber’in çadırına gelerek durumu arz ederler. Allah Rasûlü (sav) duā ve niyazda bulunur ve Cenâb-ı Hak, Cebrâil (as) vâsıtasıyla cennetten bir tabak hurma gönderir. Peygamber Efendimiz (sav) gelen hurmaları ashâbına dağıtır. O esnâda bu meclisin içinde Arslan Baba da bulunmaktadır. Ashab topluluğu bu ilâhî ikramdan nasîbini alırken, hurmalardan biri yere düşer. Bunun üzerine Cebrâil (as) tabaktan düşen hurmanın, Türkistan’da sonradan gelecek olan ümmet arasında, “Ahmed” adlı bir çocuğun kısmeti olduğunu, o zâtın ümmetin seçkinlerinden olacağını beyân eder ve hurmanın sâhibi olacak Ahmed’in vasıflarından bahseder. 

Bunun üzerine Allâh’ın elçisi yere düşen hurmayı mübârek eline alır ve meclisindekilerden, sonraki ümmetler arasında bulunacak olan Ahmed’in emâneti olarak bu hurmanın sâhibine ulaştırılması vazifesini üstlenecek bir sahabi sorar. Bir müddet sükûttan sonra Arslan Baba, Allâh’ın (cc) inâyeti ve Rasûlullâh’ın (sav) duāsının bereketiyle bu emâneti sâhibine ulaştırma görevini üzerine alabileceğini bildirir. Hz. Peygamber (sav) tarafından ilm-i ilâhî ile Arslan Baba’ya hurmanın sâhibinin nasıl, nerede bulunacağı târif edilir. Ayrıca Arslan Baba’ya gelecek ümmetin arasındaki o seçkin kulun mânevî terbiye ve irşâdı ile ilgilenmesi vazîfesi de verilir. Hurma, Ahmed Yesevî yedi yaşında iken Arslan Baba’nın Yesi’de kendisi ile karşılaşmasıyla sâhibine ulaşmış olur. 

Arslan Baba, Yesi şehrine geldiğinde, medresenin önünde oyalanan bir grup çocuğun kendi aralarındaki konuşması esnâsında kulağına “Ahmed” ismi ilişir. Bir taş üzerine oturup, hâli diğer çocukların hâline benzemeyen Ahmed’i seyretmeye koyulur. Uzakça bir mesâfeden seyrederek “Acaba aradığım Ahmed bu mu? Ümmetin seçkin kullarından olacak o nasipli evlat bu mu?” diye düşünürken; çocuk, Arslan Baba’nın yanına gelir. Önce pîr-i fânî olmuş, Muhammedî sevdâ ile yıllarca dağlar ağırlığında bir emâneti sâhibine ulaştırmak üzere dolaşmış olan bu ulu zâtın cemâline hayran hayran bakar. Arslan Baba konuşmaya başlamadan evvel, Ahmed davranır; “Ata!.. Ata!.. Bizim emânetimizi buyursanız” der. 

Arslan Baba elindeki asâya dayanarak ânî bir kalkışla Ahmed’in üzerine yürür. Ahmed tek bir adım geri atmadan, olduğu yerde kıpırdamadan bekler. Çocuğun bu hâlini gören Arslan Baba “Elhamdülillâh, gördüm.” diyerek, Ahmed’in önünde usulca diz çöker. Ahmed de hemen karşısında edeplice oturur. Hâdiseyi gören medrese ehli, karşılıklı oturmuş ağlamakta olan pîr-i fânî olmuş Arslan Baba’yla henüz çocuk yaştaki Ahmed’i seyretmektedir. Emânet hurma ortaya çıktığında ise, çevreyi bir cennet kokusu kuşatır. Hurma bizzat Arslan Baba tarafından Ahmed’in ağzına konulur. Kendisine iletilen emânet ile berâber ilâhî rahmete ve Muhammedî muhabbete vâsıl olan Ahmed ağlayarak: “Babam, hurmayı bana ilettiniz. Ancak benim sizden bir murâdım vardır. Ben sizin kalbinizde gizli olan bu hurmanın özüne tâlibim!” der. Arslan Baba, Ahmed’i irşad halkasına kabûl eder. Ancak Arslan baba kısa bir süre sonra bu âlemden ebedî âleme göç eder. 

Arslan Baba’nın vefâtı üzerine başka coğrafyalarda ona ders verecek birilerini arar. Bu arada Yesi’de kaşık ve kepçe yapma işini öğrenir. Bu meslekle geçimini sağlar. Bir taraftan da eğitimine devâm etmek için hoca arayışını da sürdürmektedir. Buhāra’da Yusuf Hemedânî (v.1140)’nin olduğunu öğrenir. Yusuf Hemedânî, Selçuklu Vezîri Nizâmülmülk’ün (v.1092) kurduğu Nizâmiye medreselerinde Bağdat’ta İmâm-ı Gazâlî (v.1111) ile birlikte yetişmiş, Ebû Ali el-Farmedî’nin (v.1085) talebesidir. Buhāra bu dönemde İslâm târihinde Kubbetü’l-İslâm denilen üç şehirden biri (diğerleri Ahlat ve Merv), yaklaşık 300.000 talebenin eğitim gördüğü ilim-irfan merkezidir. Yusuf Hemedânî, genç Ahmed’i ilk gördüğünde onun farklı bir şahsiyet olduğunu sezer. Genç Ahmed’i öğrenciliğe kabûl eder ve onu son nefesini verinceye kadar bir daha yanından ayırmaz. Yusuf Hemedânî nereye giderse onu yanında götürür. Onunla özel ilgilenir. Hocası Yusuf Hemedânî’nin vefâtı üzerine, Abdullah Berakî ve Hasan Endâkî’den sonra Yusuf Hemedânî’nin üçüncü halîfesi olur. Buhāra’da hocası Yusuf Hemedânî’nin kurduğu irfan mektebinin ocağını bir süre tüttürür. Hocası gibi talebeler yetiştirmeye devâm eder. Ancak onun arzusu hasretini çektiği Yesi’ye dönmektir. Hocası Yusuf Hemedânî’den aldığı mânevî bir işâretle Abdülhālik Gucdüvânî (v.1179)’ye emâneti devredip, Yesi’ye döner ve orada bir irfan mektebi kurar. Çünkü orada Anadolu, Balkanlar ve dünyânın birçok yerini mayalayacak talebeler yetiştirmek ister.

Hoca Ahmed Yesevî’nin Mevlânâ, Yûnus Emre, Hacı Bektâş-ı Velî, Geyikli Baba, Abdal Mûsâ, Pîr Dede gibi Anadolu’yu mayalayan, Sarı Saltuk, Demir Baba, Akyazılı Sultan, Kıdemli/Kademli Baba, Otman Baba ve Gül Baba gibi Balkanlar’ı mayalayan çok sayıda mutasavvıf üzerinde etkisi oldu. 

O, ana dilimiz Türkçe ile çok değerli öğrenciler yetiştirdi. Yüce dînimizin güzel değerlerini ilk defa Hikmetler vâsıtasıyla Türkçe olarak öğretti. Âdetâ Türkçe’yi vahyin dili hâline getirdi. Böylece İslâm dîni Türkistan Coğrafyasında (Uluğ Türkistan) hızla yayılmaya başladı. Bazıları, dînin dilinin Arapça, devletin dilinin Farsça olmasından dolayı onu Türkçe hikmet söylediği için eleştirdi.

Hoca Ahmed Yesevî kendisini Türkçe hikmet söylediği için eleştirenlere aldırış etmeden, yine kendi diliyle bir hikmetle onlara şöyle cevap verdi: 

“Sevmiyorlar bilginler, sizin Türkçe dilini,
Bilgelerden işitsen, açar gönül ilini,
Âyet, hadîs anlamı Türkçe olsa duyarlar,
Anlamına erenler, başı eğip uyarlar,
Miskin Kul Hoca Ahmed, yedi atana rahmet,
Fars dilini bilir de sevip söyler Türkçe’yi."

Bu şiirde Hoca Ahmed Yesevî’nin Türkçe konusundaki derin hassâsiyeti açık bir şekilde görülmektedir. Zîrâ bu büyük rûhun ölümsüz eseri Dîvân-ı Hikmet’i, Türkçemiz’in değerli ilk eserlerindendir. Bu eserle Türk edebiyatında Hikmet söyleme geleneği başlamış oldu.

Hoca Ahmed Yesevî zaman yönetimine çok önem verirdi ve vaktini üçe ayırırdı. Vaktinin üçte birlik bölümünü, ibâdet ve zikirle geçirirdi. İkinci üçte birlik bölümünü ise, öğrenci yetiştirmekle geçirirdi. Son üçte birlik kısmında ise, alın teriyle çalışarak, kendi geçimini ve âilesinin geçimini sağlardı. Hoca Ahmed Yesevî kaşık ve kepçe yapardı. Ürettiklerini sâdık ve hâlden anlayan bir öküz vâsıtasıyla satardı. Onun öküzünü gören iyi niyetli insanlar, ihtiyaç duydukları kadar kaşığı ve kepçeyi alır, parasını heybeye koyardı. Uyanık insanlar ise, kaşığı, kepçeyi alır parayı heybeye koymazlardı. Hoca Ahmed Yesevî’nin hâlden anlayan öküzü parayı heybeye koymayan kişinin peşini tâkip eder, ne zaman o kişi parayı heybeye koyar, onun peşini bırakırdı.

Hz. Peygamber’in (sav) sünnetine sımsıkı bağlı bir insan olan Hoca Ahmed Yesevî, Hz. Peygamber’in (sav) bu âlemden ebedî âleme göçme yaşını esas alarak, rivâyetlere göre, hicrî takvime göre altmış üç yaşına (mîlâdî altmış bir) gelince, talebelerinden Yesi’deki irfan mektebinin köşesine bir halvethane ya da çilehane kazmalarını istedi ve ömrünün geri kalanını orada geçirdi.

Hoca Ahmed Yesevî, bir rivâyete göre on yıl, bir rivâyete göre de altmış üç yıl halvethane ya da çilehanede kaldı. Yaygın kanâate göre 1166 yılında emr-i hak vâki olup, bu âlemden ebedî âleme göç etti.

Hoca Ahmed Yesevî’nin İbrahim isminde bir oğlu olmuşsa da kendisi hayattayken katledildi. Böylece dünyevî imtihanların en zorlarından olan evlat acısını da tattı. 

Hoca Ahmed Yesevî, bazen “En fazla iki şeyi severim. Birisi yörük kıratım, öbürü de oğlum! Oğlumun ölümünü haber alırsam bu haberi getirene hediye olarak atı bağışlayacağım. Çünkü görüyorum ki bu iki şey, canıma âdetâ iki put gibi görünüyor!” derdi. 

Hoca Ahmed Yesevî Hazretleri’nin soyu Gevher isimli kızından devâm etti.

Rivâyetlere göre, Hoca Ahmed Yesevî bir gün Emir Timur (ö.1405)’un rüyâsına girdi. Rüyâda ona zālim bir hükümdar tarafından yönetilen Buhāra’nın fethini müjdeledi. Timur, Buhāra’ya sefer düzenledi ve zafer kazanarak geriye döndü. Timur, ona bu müjdeyi veren Hoca Ahmed Yesevî’ye ikramda bulunması gerektiğini düşündü ve bir külliye yapılmasını emretti. Türbenin yapımı için o dönemde Türkistan bölgesinin en meşhur mîmarlarından Hoca Hüseyin Şîrâzî’yi görevlendirdi.

Hoca Ahmed Yesevî’nin en meşhur halîfeleri Mansûr Ata, Saîd Ata, Sûfî Muhammed Dânişmend ve Hakîm Ata’dır. Bunlardan Mansûr Ata, Arslan Baba’nın oğlu idi.

Hoca Ahmed Yesevî’nin tebliğ ve irşad faaliyetlerini gerçekleştirmek üzere Sibirya’ya, Hint alt kıtasına, Çin’in içlerine, Anadolu’ya, Balkanlar’a, Fas’a kadar dünyânın birçok yerine öğrencilerini gönderdiği kaynaklarda rivâyet edilmektedir. 

XIX. yüzyılın başlarına kadar izi sürülebilen ve zayıflamış ya da Nakşibendîliğin içinde erimeye başlamış olsa da silsilesi bilinen Yesevîlik, bu târihten sonra yazılı kaynaklarda izlenemez olmuş, XIX. yüzyılın sonlarında Rusların Türkistan’da hâkimiyet kurmasının ardından da gözden kaybolmuştur. Hâlen Afganistan’da Türkmen asıllı Şeyh İhsânullah Ahrâr Yesevî tarafından Yesevîlik silsilesinin devâm ettirildiği bilinmektedir. 

Hoca Ahmed Yesevî’den geriye şu dört önemli eser kaldı: 

  1. Dîvân-ı Hikmet: Hoca Ahmed Yesevî’nin Türkçe şiirlerini içine alan derlemenin adıdır. Bütün hikmetlerinin temelinde Yesevî’nin inanç ve düşünceleri ile Yeseviyye tarîkatının esasları bulunur. Hikmetler, Türkler arasında bir düşünce birliğinin teşekkül etmesi bakımından çok önemlidir. 

Benim hikmetlerim hadîs hazînesidir,
Kişi pay götürmezse, bil ki habîstir. 

Benim hikmetlerim Sübhân’ın fermânı,
Okuyup bilsen, hepsi Kur’ân’ın anlamı. 

Hayati Bice tarafından sâdeleştirilen, Musa Uzunkaya tarafından manzûm olarak Türkçe’ye çevrilen iki ayrı baskı Ahmet Yesevî Üniversitesi Mütevelli Heyet Başkanlığı tarafından yapılmıştır. Başka çevirmenler tarafından da Türkçe’ye tercümeleri mevcuttur.

  1. Fakr-nâme: Müstakil bir risâleden çok Dîvân-ı Hikmet’in nesir şeklinde bir mukaddimesi mesâbesindeki Fakrnâme, Prof. Dr. Kemal Eraslan tarafından hazırlanmış ve Ahmet Yesevî Üniversitesi Mütevelli Heyet Başkanlığınca yayımlanmıştır. 
  1. Risâle der Âdâb-ı Tarîkat: Bu küçük Farsça eser, tarîkat âdâbı ve makamları, mürîd-mürşid ilişkileri, dervişlik, Allâh’ı tanımak ve ilâhî aşk gibi konular hakkındadır. Prof. Dr. Necdet Tosun tarafından Farsça aslından Türkçe’ye tercüme edilerek, Fakrnâme ile birlikte Ahmet Yesevî Üniversitesi yayınları arasında basılmıştır. 
  1. Risâle der Makâmât-ı Erba’în: Farsça kaleme alınan bu küçük eser, dört kapı olan şerîat, tarîkat, ma’rifet ve hakîkatten her biri hakkında onar makam olmak üzere, toplam kırk makam ve kāideyi ihtivâ etmektedir. Dr. Necdet Tosun tarafından Farsça aslından Türkçe’ye tercüme edilerek, Fakrnâme ile birlikte Ahmet Yesevî Üniversitesi yayınları arasında basılmıştır.

Kaynaklar:
Ali Şîr Nevâî, Nesâyimü’l-Mahabbe min Şemâyimi’l-Fütüvve (haz. Kemal Eraslan), Ankara 1996, s.383-390.
Fuat Köprülü, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, Ankara 1991.
Fuat Köprülü, “Ahmed Yesevî”, İA, I, 210-215.
Hayati Bice, Pîr-i Türkistan Hoca Ahmed Yesevî, Ankara 2016.
Hazînî, Cevâhiru’l-Ebrâr min Emvâc-ı Bihâr: Yesevî Menakıbnamesi (haz. Cihan Okuyucu, Mücahit Kaçar), İstanbul 2014.
Kadir Özköse, “Ahmed Yesevî ve Dîvân-ı Hikmet”, Tasavvuf İlmî ve Akademik Araştırma Dergisi, Yıl 7 (2006), S.16, s.293-312.
Kemal Eraslan, “Ahmed Yesevî”, TDVİA, II, 159-161.
Mustafa Tatcı (Ed.), Dîvân-ı Hikmet Hoca Ahmed Yesevî, Ankara 2016.
Necdet Tosun, “Yeseviyye” TDVİA, XLIII, 487-490.
Zülfikar Güngör (ed.), Hoca Ahmed Yesevî Dîvân-ı Hikmet Külliyatı, Ankara 2019.

Ocak 2026, sayfa no: 34-35-36-37-38

Abone Ol

En son haberleri doğrudan gelen kutunuza alın. Asla spam yapmayız!

Sosyal Medya Hesapları

Mesaj Bırak