Ara

Hz. Ümmü’d-Derdâ / Tuğba Çakır

Hz. Ümmü’d-Derdâ / Tuğba Çakır

Asıl adı Hayre bint Ebî Hadred el-Eslemiyye idi. Bazı kaynaklarda ismi Kerîme olarak da zikredilmekle beraber Hayre olduğu yönündeki bilgi daha yaygındır. Eslem kabilesine mensuptu. Babası Ebû Hadred ile kardeşi Abdullah’ın da sahâbîler arasında yer alması, onun İslâm’ın ilk neslinin havasını teneffüs eden bir aile içinde bulunduğunu göstermektedir. Sahâbenin zühdü, hikmeti ve ilmiyle meşhur simalarından Ebü’d-Derdâ Uveymir b. Mâlik ile evlenmiş ve daha çok Ümmü’d-Derdâ künyesiyle tanınmıştır.

Kocasından Önce İmanla Şereflenen Bir Hanım

Hz. Ümmü’d-Derdâ’nın (r.anhâ) hayatındaki en dikkat çekici hususlardan biri, onun Ebü’d-Derdâ’dan önce Müslüman olduğuna işaret eden rivayetlerdir. Ebü’d-Derdâ, Medine’de İslâmiyet’i kabul etmekte bir müddet geciken kimseler arasındaydı. Evinde kendisine ait bir put bulunuyor, o hâlâ atalarından devraldığı inanca bağlılığını sürdürüyordu. Buna karşılık ailesinin fertleri İslâm’a gönül vermeye başlamıştı.

Rivayete göre Ebü’d-Derdâ’nın yakın dostlarından Abdullah b. Revâha, Muhammed b. Mesleme ile onun evine girmiş ve taptığı putu parçalamıştı. Ebü’d-Derdâ eve döndüğünde putunun kırılmış olduğunu görünce önce öfkelendi. Fakat parçalanmış putun önünde durup düşündüğünde, zihninde hakikate açılan bir kapı aralandı. Ümmü’d-Derdâ’nın söylediği söz ise son derece manidardı: Eğer bu put gerçekten bir fayda sağlayabilseydi, her şeyden önce kendisini koruması gerekmez miydi? 

Bazen uzun nasihatlerin yapamadığını küçük bir hadise, bir cümle ve samimi bir tefekkür gerçekleştirebilir. Ebü’d-Derdâ da parçalanmış putuna baktıktan sonra bâtılın acziyetini idrak etti. Ardından Resûlullah’ın (sav) huzuruna giderek İslâm’la şereflendi. Böylece Ümmü’d-Derdâ’nın imanla nurlanmış yuvası, kocasının hidayetiyle daha da güzelleşti.

Zühd ve İbadetle Yoğrulan Bir Yuva 

Ebü’d-Derdâ’nın (ra) Müslüman oluşundan sonra o ev, dünya nimetlerinin değil ahiret hazırlığının öne çıktığı bir hane hâline geldi. Ebü’d-Derdâ (ra) ibadete, Kur’an’a ve tefekküre öylesine gönül vermişti ki zaman zaman nefsinin ve ailesinin haklarını ihmal edecek derecede zühde yöneliyordu. 

Resûlullah Efendimiz (sav), hicretten sonra Ebü’d-Derdâ ile Hz. Selmân-ı Fârisî’yi kardeş kılmıştı. Bir gün Hz. Selmân (ra) kardeşini ziyarete geldiğinde Ebü’d-Derdâ’yı eski elbiseler içinde, kendisini ihmal etmiş bir hâlde gördü. Sebebini sorunca Ümmü’d-Derdâ (r.anhâ), kocasının artık dünya ile ilgilenmediğini ifade eden sitemkâr bir cevap verdi.

Hz. Selmân (ra) meseleyi anlayınca Ebü’d-Derdâ’nın (ra) ibadette ölçüyü kaçırmasına müsaade etmedi. Gündüz tuttuğu nafile orucu açtırdı; gece olduğunda erkenden namaza kalkmak isteyen kardeşine uyumasını söyledi. Gecenin sonlarına doğru beraberce kalkıp namaz kıldılar. Ardından ona Rabb’inin, bedeninin ve ailesinin üzerinde hakları bulunduğunu, her hak sahibinin hakkının verilmesi gerektiğini hatırlattı. Hadise Resûlullah’a (sav) anlatıldığında Efendimiz (sav), Hz. Selmân’ın doğru söylediğini tasdik etti. 

Bu hadisenin merkezinde çoğu zaman Ebü’d-Derdâ ile Hz. Selmân görülür. Ancak orada sessizce duran Ümmü’d-Derdâ’nın hayatı da bize önemli bir ölçü öğretir: İslâm’ın istediği aile, eşlerden birinin diğerinin haklarını unuttuğu bir zühd hayatı değil; ibadet ile sorumluluğun, kulluk ile merhametin birbirini tamamladığı bir yuvadır. 

Kocasının İlim ve Hikmetine Şahitlik Eden Eş 

Ümmü’d-Derdâ (r.anhâ), Ebü’d-Derdâ’nın (ra) ilim, ibadet, ahlâk ve tefekkür dünyasının en yakın şahitlerinden biriydi. Kaynaklarda ona nisbet edilen rivayetlerden biri, bu samimi beraberliğin güzel bir numunesidir. Ebü’d-Derdâ (ra) konuşurken sık sık tebessüm ederdi. Ümmü’d-Derdâ (r.anhâ) bir gün insanların bunu yadırgayabileceğini söyleyince Ebü’d-Derdâ (ra), Resûlullah’ın (sav) da konuşurken tebessüm ettiğini, kendisinin bu güzel hâli ondan öğrendiğini ifade etmişti.

Onların yuvasında Resûlullah’ın sünneti tebessümden ibadete, duadan aile hukukuna kadar gündelik hayatın içine sinmişti. Bu bakımdan Ümmü’d-Derdâ’nın hayatında eş olmak, aynı hakikate yönelmek, aynı Peygamber’in izinden yürümek ve birbirinin kulluk yolculuğuna şahitlik etmek demekti. 

Hadisleri Gelecek Nesillere Taşıyan Bir Hanım Sahâbî

Hz. Ümmü’d-Derdâ (r.anhâ), Resûlullah’tan (sas) ve kocası Ebü’d-Derdâ’dan (ra) hadis rivayet eden hanım sahâbîler arasında yer aldı. Hafızası, dirayeti ve öğrendiği hakikatleri muhafaza etmesi sayesinde Resûlullah’ın (sav) mübarek sözlerinin sonraki nesillere ulaşmasına hizmet etti. Kendisinden oğlu Bilâl, Safvân b. Abdullah ve başka isimlerin rivayette bulunduğu nakledilmektedir.

Ümmü’d-Derdâ’nın (r.anhâ) naklettiği rivayetler, onun dinî hayatın ibadetten ahlâka, aile hayatından yolculuk âdâbına, mahremiyet hassasiyetinden dua ve zikre kadar pek çok sahasıyla ilgilendiğini göstermektedir. Babaları Allah yolunda şehit düşen yetimlerin kendisini ziyaret ettiği bir sırada onları teselli etmiş ve Ebü’d-Derdâ’dan işittiği, şehidin ailesinden yetmiş kişiye şefaat edeceğini bildiren hadisi hatırlatarak gönüllerine ümit aşılamıştır. 

Onun rivayetlerinde Müslüman hanımın haya ve mahremiyet hassasiyetine dair ikazlar da yer alır. Ümmü’d-Derdâ (r.anhâ), bir gün hamamdan çıktığında Resûlullah’la (sav) karşılaştığını, Efendimiz’in kendisine nereden geldiğini sorduğunu ve ardından bir kadının zorunluluk bulunmaksızın yabancı bir yerde elbiselerini çıkarmasının mahremiyet perdesine zarar vereceğini ifade eden ciddi bir uyarıda bulunduğunu nakletmiştir. Bu rivayet, onun özellikle kadınların gündelik hayatını ilgilendiren hususlarda Resûlullah’tan öğrendiği ölçüleri muhafaza edip sonraki nesillere aktardığını göstermesi bakımından dikkat çekicidir. 

Ümmü’d-Derdâ’nın (r.anhâ) aktardığı hadisler arasında yolculuk ve sağlıkla ilgili hükümler de bulunmaktadır. Resûlullah’tan, yolculuğun meşakkatli olduğu durumlarda oruç tutmanın her zaman üstün bir davranış sayılmayacağını bildiren, “Yolculukta oruç tutmak iyilikten değildir.” anlamındaki hadis onun kanalıyla da nakledilmiştir. Yine hastalık karşısında tedavi yollarına başvurmayı teşvik eden, Allah’ın hastalığı yarattığı gibi devasını da yarattığını bildiren ve tedavide haram şeylere müracaat edilmemesini emreden rivayeti de ümmete ulaştıranlar arasında yer almıştır. Bu rivayetler, İslâm’ın kulluk anlayışında insanın bedenini ihmal etmediğini, ibadette kolaylık ve ölçünün, tedavide ise helâl-haram hassasiyetinin esas olduğunu ortaya koymaktadır. 

Onun ilme karşı merakı yalnız Resûlullah’tan ve eşinden işittikleriyle sınırlı kalmamış, bilmediği hususları başka sahâbîlere sormasına da vesile olmuştur. Hz. Âişe’ye (r.anhâ), Resûlullah’la (sav) yolculuğa, hacca veya gazveye çıktığında yanında Efendimiz için neler bulundurduğunu sormuş; Hz. Âişe (r.anhâ) de yağ, tarak, ayna, makas, sürmedan ve misvak gibi ihtiyaçları hazırladığını anlatmıştır. Bu küçük gibi görünen ayrıntılar, Resûlullah’ın gündelik hayatına dair bilgilerin korunmasında hanım sahâbîlerin ne kadar önemli bir vazife gördüklerini göstermektedir. Ümmü’d-Derdâ (r.anhâ) da merakı, soru sorması ve öğrendiğini aktarması sayesinde bu sünnet mirasının sonraki nesillere ulaşmasına katkıda bulunmuştur. 

Ümmü’d-Derdâ’nın rivayetleri içinde Allah yolunda nöbet tutmanın faziletine dair haberler de bulunmaktadır. Müslümanların sınır bölgelerinde birkaç gün ribât vazifesinde bulunmanın büyük sevap kazandıracağını bildiren rivayet, onun hadis hafızasında cihad ve fedakârlık ruhunun da önemli bir yere sahip olduğunu göstermektedir. Aynı şekilde eşinin ibadet hayatına dair naklettikleri, bu hanenin zikir ve kullukla ne derece iç içe olduğunu ortaya koyar. Bir misafirine yol azığı olarak maddî bir şeyden daha kıymetli gördüğü zikri öğreten Ebü’d-Derdâ, Resûlullah’ın kendisine her farz namazın ardından otuz üç defa tesbih, otuz üç defa tahmid ve otuz üç defa tekbir getirmeyi tavsiye ettiğini anlatmış; Ümmü’d-Derdâ da bu hatırayı sonraki nesillere aktarmıştır. 

Onun naklettiği dualar da iç dünyasının hangi değerlerle beslendiğini göstermektedir. Ümmü’d-Derdâ, Fedâle b. Ubeyd’in Resûlullah’ın yaptığı dualardan olduğunu belirttiği şu niyazı nakletmiştir: Allah’tan kaza ve kadere rıza, ölümden sonra huzurlu bir hayat, cemâline bakma lezzeti ve O’na kavuşma iştiyakı istemek; bütün bunları insanı helâke sürükleyen bir sıkıntıya ve saptırıcı bir fitneye uğramadan talep etmek… Bu dua, onun yaşadığı manevî iklimi de adeta özetlemektedir. Ümmü’d-Derdâ’nın (r.anhâ) dünyasında müminin en büyük arzusu yalnız dünya sıkıntılarından kurtulmak değil, Allah’ın hükmüne razı olmak, imanını fitnelerden korumak ve sonunda Rabbine kavuşma saadetine erişmekti.

Bütün bu rivayetler bir arada değerlendirildiğinde Ümmü’d-Derdâ’nın (r.anhâ), Resûlullah’tan devralınan sünneti hayatın farklı alanlarına taşıyan dikkatli bir râvi olduğu anlaşılmaktadır. Yetimi teselli ederken ahireti hatırlatması, kadının mahremiyetini koruyan ölçüleri nakletmesi, ibadette kolaylığa, helâl yoldan tedaviye, yolculuk âdâbına, Allah yolunda fedakârlığa, namaz sonrasında zikre ve kadere rızayı öğreten dualara yer vermesi; onun ilminin hayatın içinde karşılık bulan bir ilim olduğunu göstermektedir. Böylece Ümmü’d-Derdâ’nın (r.anhâ) şahsiyetinde hadis, yalnızca ezberlenen ve aktarılan sözlerden ibaret kalmamış; insanı terbiye eden, aileyi şekillendiren, acıya sabır kazandıran ve mümini Rabbine yaklaştıran bir hayat rehberine dönüşmüştür.

Sabır, Dirayet ve Kanaat Sahibi Bir Hanım

Kaynakların Ümmü’d-Derdâ’yı (r.anhâ) anlatırken üzerinde ittifak edercesine durdukları vasıflardan biri onun akıllı, faziletli ve ibadete düşkün oluşudur. O, hayatı boyunca karşılaştığı güçlükleri sabır ve kulluk şuuru içinde karşılamaya çalışan bir hanım oldu. Kocasının zühd hayatının getirdiği meşakkatlere tahammül etti; gerektiğinde rahatsızlığını ifade etmekten de geri durmadı. Bu tavrı, onun şahsiyetindeki dengeyi gösteriyordu: Sabırlıydı fakat şahsiyetsiz değildi; kanaatkârdı fakat aile hukukunun ihmal edilmesini de doğru görmüyordu. 

Medine’den Şam’a Uzanan Bir Ömür 

Ebü’d-Derdâ (ra) daha sonra Şam bölgesine yerleşmiş ve burada Kur’an öğretimiyle meşgul olmuştu. Ümmü’d-Derdâ (r.anhâ) da hayatının son dönemini onunla bu coğrafyada geçirdi. Böylece Medine’de Resûlullah’ın terbiyesi altında şekillenen bir aile, İslâm’ın yeni beldelerinde iman ve ilmin yayılmasına hizmet eden hanelerden biri hâline geldi. 

Ümmü’d-Derdâ’nın oğlu Bilâl de bu ilmî ve ahlâkî iklimin içinde yetişti. Kaynaklar onun daha sonraki dönemlerde Şam kadılığı ve Dımaşk emirliği yaptığını, Şam halkının kendisinden hadis rivayet ettiğini kaydeder. Bir annenin kurduğu yuvanın bereketi bazen kendi ömrünü aşarak sonraki nesillerde devam eder. Ümmü’d-Derdâ’nın hanesinde de Resûlullah’tan alınan nur, evlâtlar ve talebeler vasıtasıyla başka hayatlara taşındı.

Rabbine Kavuşması

Hz. Ümmü’d-Derdâ (r.anhâ), hicrî 30 yılında (650) Dımaşk’ta vefat etti. Kocası Ebü’d-Derdâ’dan (ra) yaklaşık iki yıl önce Rabbine kavuştu. Böylece Resûlullah’ın (sav) sohbetiyle şereflenmiş, İslâm’ın Medine’de kök saldığı günleri görmüş, iman uğrunda dönüşen bir yuvaya şahitlik etmiş ve hadislerin gelecek nesillere aktarılmasına katkıda bulunmuş bir hanım sahâbînin dünya yolculuğu nihayete erdi.

Asırlar Sonrasına Kalan Örnekliği

Hz. Ümmü’d-Derdâ’nın hayatı, Müslüman bir hanımın aile içinde sahip olduğu tesirin ne kadar derin olabileceğini gösteren güzel misallerden biridir. O, kocasının hidayet yolculuğunda hakikatin yanında durmuş; onun ibadet ve zühd hayatında sadık bir yol arkadaşı olmuş; gerektiğinde aile hukukunu dile getirmiş; Resûlullah’tan duyduklarını hafızasında saklayarak ümmete emanet etmiştir. 

Onun dünyasında ilim, kuru bir malumat; ibadet, hayattan kopuş; sabır ise sessizce ezilmek değildi. İlim insanı Rabbine götürmeli, ibadet ahlâkı güzelleştirmeli, sabır insanı olgunlaştırmalı, aile ise Allah’a beraberce yürütülen bir yol arkadaşlığına dönüşmeliydi. 

Asırlar sonra onun adını hayırla anmamızın sebebi de budur. Ümmü’d-Derdâ’nın (r.anhâ) hayatı bize, bir mümin hanımın bazen bir cümlesiyle bir gönlün hidayetine kapı aralayabileceğini, bazen sabrıyla bir yuvayı ayakta tutabileceğini, bazen öğrendiği tek bir hadisi sadakatle naklederek kendisinden yüzyıllar sonra yaşayacak insanların gönüllerine ulaşabileceğini hatırlatır.

Rabbimiz bizlere de onun gibi ilmi amelle, ibadeti güzel ahlâkla birleştiren; sünnete bağlı, sabırlı, hikmetli ve hayırlı bir ömür yaşamayı nasip eylesin. Onu Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) komşu eylesin, bizleri de onun bıraktığı güzel izlerden istifade eden kullarından eylesin. Âmin.

Eylül 2026, sayfa no: 16-17-18-19-20

Abone Ol

En son haberleri doğrudan gelen kutunuza alın. Asla spam yapmayız!

Sosyal Medya Hesapları

Mesaj Bırak