İnsanın iman uğruna bedel ödemesi, tarih boyunca hakikat yolunun en parlak nişanesi olmuştur. Şehâdet, bir müminin dünyaya attığı en güçlü imza; kalbindeki sadakatin ulaştığı en yüce mertebedir. Nice yiğit erkekler ve iffet timsali kadınlar, Allah’ın rızasını her şeyden üstün tutarak canlarını bu uğurda feda etmiş; izleri ümmetin gönlünde sönmeyen bir meşale olarak kalmıştır. Bu meşalenin ilk ve en güçlü kıvılcımlarından biri ise, Mekke’nin sert çöl rüzgârları arasında yoğrulan, ömrünü sabır ve vakar içinde geçiren bir kadının; Hz. Sümeyye bint Habbât’ın (r.anhâ) yüce duruşudur.
Henüz vahyin ilk günleriydi… Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) daveti gizlice sürüyor, kalpler yavaş yavaş hakikatin nuruna açılıyordu. Mekke’deki putperest düzenin en karanlık köşelerinde bile Allah’a iman eden gönüller filizlenmeye başlamıştı. İşte bu gönüllerden biri de, cariyelikten şehâdete uzanan hayatıyla İslâm’ın ilk kadın şehidi olarak tarihe geçen Hz. Sümeyye bint Habbât (r.anhâ) idi.
Asaletin ve Sabrın Kadını
Kaynaklarda babasının adı kimi yerde Habât, kimi yerde Habbât yahut Hayyât olarak zikredilir. Hz. Sümeyye, Benî Mahzûm kabilesine mensup Ebû Huzeyfe b. Mugîre’nin câriyesiydi. Kaderin cilvesi onu dönemin ileri gelenlerinden birinin evinde köle kılmıştı; fakat iman kalbine yerleştiğinde, bu dünyaya ait bütün zincirler kırılmış, ruhu hürriyetin en yüce mertebesine ulaşmıştı.
Ebû Huzeyfe, kölesi Sümeyye’yi Yemenli Yâsir b. Âmir ile evlendirmişti. Yâsir, kardeşini aramak için Yemen’den Mekke’ye gelmiş; burada barınabilmek için birinin himayesine girmesi gerektiğinden Ebû Huzeyfe’nin himayesine sığınmıştı. Bu sade evlilikten Ammâr ve Abdullah dünyaya geldi. Mütevazı bir hayat yaşayan bu aile, imanla yücelerek tarihe “Yâsir Ailesi” olarak geçecekti.
İlk Müslümanlar Arasında
İslâm’ın ilk yıllarında davet gizlice yürütülüyordu. Ancak tebliğ emri geldikten sonra Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), insanları artık açıkça İslâm’a çağırmaya başladı. Bu çağrıya icabet eden ilk kırk sahâbî arasında Yâsir, Sümeyye ve oğulları Ammâr da bulunuyordu. Hatta bazı rivayetlerde, Hz. Ebû Bekir, Bilâl-i Habeşî, Suheyb b. Sinân, Ammâr ve annesi Hz. Sümeyye’nin (r.anhum) Mekke’de Müslümanlığını açıkça ilan eden ilk kimseler arasında yer aldığı ifade edilir.
Ne var ki Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ve Hz. Ebû Bekir dışındaki bu müminlerin ne güçlü bir kabileleri ne de kendilerini koruyacak bir dayanakları vardı. Müşriklerin öfkesi, her durumda en zayıf gördükleri bu müminlere yöneliyor; Yâsir Ailesi ise bu zulmün en ağırına maruz kalıyordu.
Ebtah’ta Direniş
Bir gün Mekke’nin Ebtah mevkiinde, kızgın güneş altında taşların üzerine yatırılmış; bedenlerine demir zırhlar giydirilmiş hâlde, ağır işkencelere maruz kalıyorlardı. Açlık, susuzluk, hakaret ve şiddet aynı anda üzerlerine yağmur gibi yağıyordu. Tam o sırada oradan geçen Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) yüreği bu manzaraya dayanamadı. Onlara yaklaşarak şöyle buyurdu:
“Sabredin ey Yâsir Ailesi! Varacağınız yer cennettir.”
Bu söz, sabrın en yüce mükâfatının ilâhî bir müjdesiydi. Kur’ân-ı Kerîm’in ifadesiyle:
“Sabredenlere mükâfatları hesapsız olarak verilecektir.” (Zümer, 39/10)
Hz. Sümeyye’nin gönlü bu sözle ferahladı. Çünkü onun sabrı, dünyaya değil; Allah’a dayanıyordu.
Zulüm ve Şehâdet
Ebû Huzeyfe bir süre sonra Sümeyye’yi, yeğeni Ebû Cehil’e verdi. Böylece Sümeyye artık onun doğrudan emri altına girmişti. Yâsir ve Ammâr da aynı aileden kişilerin elinde olduklarından, tüm aile ağır hakaretlere ve işkencelere maruz kalıyordu.
Yaşlı olmasına rağmen Hz. Sümeyye hiçbir tehdit karşısında imanından dönmedi. Müşrikler onu yıldırmak için hem bedensel hem de sözlü işkencelere başvurdular. Ebû Cehil, imanını alaya alarak onun iffetiyle alay etmeye kalktı; namusunu hedef aldı. Fakat Hz. Sümeyye’nin cevabı vakur ve sarsılmazdı:
“Bana hidayet ihsan etmişken, benimle Allah hakkında mı tartışıyorsun?”
Ebû Cehil öfkeyle bağırdı:
“Bana şu ilahını göster bakalım!”
Hz. Sümeyye (r.anhâ), Kur’ân’dan bir ayet okuyarak cevap verdi:
“Gözler O’nu göremez; fakat O bütün gözleri görür. O Latîf’tir, Habîr’dir.” (En‘âm, 6/103)
Bu ilâhî cevap karşısında Ebû Cehil adeta çılgına döndü. Elindeki mızrağı Hz. Sümeyye’nin edep yerine sapladı ve böylece O, İslâm’ın ilk kadın şehidi olarak Rabbine kavuştu. Bu olayın 615 yılında meydana geldiği rivayet edilir.
İlâhî Adaletin Tecellisi
Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), onun şehâdetini duyduğunda büyük bir hüzün yaşadı; fakat aynı zamanda makamının cennet olduğunu bildirerek teselli buldu. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm, Allah yolunda öldürülenler hakkında şöyle buyuruyordu:
“Allah yolunda öldürülenlere ‘ölüler’ demeyin. Bilakis onlar diridirler, fakat siz farkında değilsiniz.” (Bakara, 2/154)
Yıllar sonra Bedir Gazvesi sırasında Ebû Cehil öldürüldüğünde Resûlullah (sav), Hz. Sümeyye’nin oğlu Ammâr’a dönerek şöyle buyurdu:
“Allah, annenin katilini katletti.”
Bu söz yalnızca bir haber değil; aynı zamanda ilâhî adaletin tecellisi idi. Çünkü Allah, mazlumun ahını asla zâlimin yanına bırakmazdı.
Yâsir ve Ammâr’ın Akıbeti
Hz. Yâsir (ra), Hz. Sümeyye’den (r.anhâ) kısa bir süre sonra gördüğü işkenceler neticesinde şehit edilmiştir. Ailenin hayatta kalan tek ferdi olan Ammâr b. Yâsir (ra), annesinin izinden giderek Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) yanında mücadele etmeye devam etmiştir. Efendimiz bir gün ondan söz ederken ona “Sümeyye’nin oğlu Ammâr” diye hitap etmiş ve bir gün onun da Allah yolunda şehit olacağını haber vermiştir. Bu haber, yıllar sonra Sıffîn Savaşı’nda gerçekleşmiş; Ammâr (ra) da şehitler kervanına katılmıştır.
Bir Kadının Adıyla Yücelen Davet
Hz. Sümeyye (r.anhâ), toplumun en zayıf halkasından, köleliğin en alt basamağından gelmesine rağmen imanıyla zirveye yükselmiştir. O, Kur’ân’ın sabır emrini hayatının merkezine yerleştirmiş; “Rabbimiz Allah’tır” dedikten sonra dimdik duranlardan olmuştur. Rabbimiz onların hâlini şöyle anlatır:
“Rabbimiz Allah’tır deyip de sonra dosdoğru yaşayanlar var ya; onların üzerine melekler iner ve derler ki: ‘Korkmayın, üzülmeyin; size vaad olunan cennetle sevinin.’” (Fussilet, 41/30)
İşte Hz. Sümeyye, bu âyetin yaşayan bir örneğiydi. Kadın oluşu, köle oluşu, yaşlı oluşu ona engel olmadı. Çünkü iman, insana bütün kimliklerin ötesinde bir değer kazandırır.
Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bir hadisinde şöyle buyurmuştur:
“Cennet, zorluklarla kuşatılmıştır.”
Hz. Sümeyye (r.anhâ), bu hakikati canıyla yaşadı; cenneti yalnızca hayal edenlerden değil, bedel ödeyerek kazananlardan oldu.
İmanın Sessiz Çığlığı
Bugün Hz. Sümeyye’nin ismi anıldığında yalnızca bir şehit değil; imanın, vakar ve iffetin timsali bir kadın hatırlanır. Onun hikâyesi, asırlar boyunca müminlerin gönlünde şu ilâhî hakikati diri tutmuştur:
“İman edenleri hem dünya hayatında hem de âhirette sağlam bir söz üzerinde sabit kılan Allah’tır.” (İbrâhim, 14/27)
Hz. Sümeyye’nin sabrı, her çağda zulme karşı direnen bütün mazlumlara bir rehberdir. O, cariye olarak başladığı hayatını, şehitlerin en yücesi olarak tamamlamıştır.
İmanın Onuru
Hz. Sümeyye bint Habbât (r.anhâ), İslâm tarihinin sessiz ama en gür seslerinden biridir. Onun hayatı, imanın bir iddia değil, bir bedel olduğunu öğretir. O, Allah’ın rızası uğruna her şeyi göze almış; sabırla ebediyetin kapısını aralamıştır.
Bugün onun adı, Kur’ân’ın şu müjdesiyle birlikte anılır:
“Allah, mümin erkeklere ve mümin kadınlara, altlarından ırmaklar akan cennetler vaat etmiştir. Onlar orada ebedî kalacaklardır. İşte bu, en büyük kurtuluştur.” (Tevbe, 9/72)
Hz. Sümeyye, dünyada zulmün gölgesinde yaşadı; fakat Allah, onun adını kıyamete kadar imanla anılacak bir şeref nişanesi kıldı. Onun şehâdeti yalnızca bir ölüm değil; ölümü aşan bir diriliştir. O, kölelikten şehâdete yükselmiş; sabır, izzet ve iman gibi değerleri bizzat hayatıyla ispatlamıştır.
Ve Bugün…
Bugünün insanı olarak bizler, hayatın hengâmesi içinde koşuştururken çoğu zaman imanımızın bize yüklediği sorumlulukları unutuyoruz. Gündelik telaşlar, dünyalık hedefler, geçici hesaplar ve kırılgan beklentiler fark edilmeden kalbimizin merkezine yerleşebiliyor. Oysa Hz. Sümeyye’nin hayatı, zamanın içinden bize seslenen bir uyarı gibidir: “Allah’a verdiğin sözde nerede duruyorsun?”
Bir mümin, imanını yalnızca zor zamanlarda hatırlamaz; nimet ve rahatlık içinde olduğu dönemlerde de Allah’ı unutmamalıdır. Hz. Sümeyye’nin çöl güneşi altında verdiği mücadele, bugün bizim kalabalık şehirlerin gölgesinde verdiğimiz mücadeleye ışık tutmalıdır. O, bedenini parçalayan zulme karşı dimdik dururken; bizler de nefsimizin zaaflarına, dünyanın geçiciliğine ve dünyevî heveslere karşı sağlam durmayı öğrenmeliyiz.
Hz. Sümeyye’nin hayatı, her çağın müminleri için bir aynadır. Bu aynaya baktığımızda sabrımızı, imanımızı, kulluk bilincimizi ve Allah’a verdiğimiz sözü yeniden hatırlamalıyız. O dün bu söz uğruna can verdi; biz bugün bu söz uğruna karakterimizi, duruşumuzu ve ahlâkımızı korumak zorundayız.
Abone Ol
En son haberleri doğrudan gelen kutunuza alın. Asla spam yapmayız!
Mesaj Bırak