Ara

Hikmet ve Mânâ

Hikmet ve Mânâ

Besmeleyle başladım, ne hikmetler söyledim,
İnci, cevher hikmeti, tāliplere saçtım ben,
Çok riyâzetler çekip, çok kanlar yudumladım,
Bak ikinci defterin sözlerini açtım ben.

Pîr-i Türkistan Hoca Ahmed Yesevî Hazretleri (v.1166), ölümsüz eseri Dîvân-ı Hikmet’inin birinci hikmetinin başlangıcında, her hayırlı işin anahtarı olan “Besmele” ile söze giriş yapar. Bu, sâdece bir edebî tercîh değil; varlığın, ilmin ve kelâmın mutlak sâhibine bir teslîmiyet beyânı, sözün Allah (cc) adına söylenmesi gerektiğinin i’lânıdır. Aynı zamanda kulun, kendi varlığını ve sözünü ilâhî irâdenin gölgesine bırakmasıdır.

Cenâb-ı Hakk, Kâinâtın Efendisi’ne nâzil olan ilk âyette şöyle buyurur:

“İkra’ bismi Rabbike’llezî halak (Yaratan Rabbinin adıyla oku.)” (Alak, 96/1)

Bu ilâhî emir, sâdece bir okuma eylemini değil; bütün varlıkla irtibâtı Allâh’ın adıyla kurmayı ifâde eder. Okumak, anlamak, konuşmak, yazmak, öğretmek… Hepsi “Rabbinin adıyla” anlam kazanır. Kul, sözü kendi nefsine nisbet ettiğinde eksilir; Rabbine nisbet ettiğinde kemâle yürür. Hoca Ahmed Yesevî’nin dilinde hikmete dönüşen bu emir, kulun aradan çekilip sözü asıl sâhibinin adıyla söylemesidir. Böylece kelâm, nefsin değil, hakîkatin nefesinin sesi olur.

Zîrâ Fahr-i Kâinât Efendimiz, “Besmele ile başlanmayan her önemli iş noksandır, bereketsizdir.” buyurarak, hakîkate giden yolun ancak Allâh’ın adıyla açılabileceğini ifâde etmiştir. Böylece Kur’ân’ın “Rabbinin adıyla oku” emri ile Nebevî irşâd birleşmekte; ilmin, sözün ve amelin başlangıcının ilâhî isimle olması gerektiği açıkça ortaya konulmaktadır.

Hoca Ahmed Yesevî Hazretleri’nin hikmetlerini “inci ve cevher” olarak nitelemesi, bu sözlerin dünyevî kıstaslarla ölçülemeyecek kadar kıymetli, bâtınî birer hazîne olduğunu simgeler mâhiyettedir.

Tasavvufta inci, istiridyenin içinde (yāni nefis terbiyesinin karanlığında) sabırla oluşur. Cevher ise, işlenmeden kıymeti bilinmeyen bir hakîkattir. Bu sebeple bu sırlar, her önüne gelene değil, sâdece gönlünde o ateşi taşıyan “tāliplere” saçılır. Rabbimiz şöyle buyurur: 

“Kul hel yestevi’llezîne ya‘lemûne ve’llezîne lâ ya‘lemûn (De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?)” (Zümer, 39/9) 

Tālip olmak; irfan yolunun ilk basamağıdır. Talep, kalbin uyanışıdır. Nitekim başka bir âyette:

“Ve’llezîne câhedû fînâ le-nehdiyennehum subulenâ (Bizim uğrumuzda cihâd edenlere elbette yollarımızı gösteririz.)” (Ankebût, 29/69)

Bu ilâhî vaad, tālibin gayretinin karşılıksız kalmayacağını müjdeler. Demek ki hikmet, arayana verilir; kapıyı çalana açılır.

Bu nâdide mücevherlerin “saçılması”, ilâhî feyzin her an her yerde hazır olduğunu, ancak sâdece gönül heybesi açık olanların bu nasipten faydalanabileceğini anlatır. Hikmet gizlenmez; fakat ehline verilir. Zîrâ Rasûlullah (sav) “el-İlmu hazâ’inu ve miftâhuhâ es-su’âl (İlim hazînelerdir, onların anahtarı sorudur.)” buyurarak talebin kıymetini vurgulamıştır. Saçılan hikmet, ilâhî rahmetin bir tecellîsidir; fakat nasip, istidat ve samîmiyet ölçüsünde alınır. 

Dörtlükteki “riyâzet” ve “kanlar yudumlamak” vurgusu ise, kemâlâtın ancak çileyle olacağını hatırlatır. Tasavvuf geleneğinde hakîkat yolu; rahatlık döşeğinde değil, nefsin arzularına karşı verilen o çetin savaşta, yāni büyük cihadda gizlidir. Kur’ân’da nefsin tezkiyesi şöyle anlatılır:

“Kad efleha men zekkâhâ ve kad hâbe men dessâhâ (Nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir. Onu kötülüklere gömen ise, ziyâna uğramıştır.” (Şems, 91/9-10)

Peygamber Efendimiz (sav) de: “Hucibeti’l-Cennetu bi’l-mekārih ve hucibeti’n-nâru bi’ş-şehevât (Cennet, nefsin hoşlanmadığı şeylerle; cehennem ise arzularla kuşatılmıştır.)” buyurmuştur.

Hoca Ahmed Yesevî Hazretleri, bu yolda çekilen zahmetin, rahmetin tâ kendisi olduğunu bizzat yaşadığı tecrübesiyle, âdetâ kan yutar gibi sabrederek geçtiği yolları anlatarak belgeler. “Kan yudumlamak”, mecâzî olarak nefsin arzularını boğmak, benliği eritmek, sabrın en ağır imtihanlarından geçmek demektir. Bu ifâde, irfan yolunun kolay yürünen değil; fedâkârlık ve teslîmiyet isteyen bir yol olduğunu gösterir.

“İkinci defter” tâbiri hakkında farklı görüşler ileri sürülmekle birlikte zāhirî ilimlerin (kāl ilminin) ötesindeki kalp ilmine (hâl ilmine) geçiş anlaşılabilir. İlk defter şerîatın emirleri olarak kabûl edilirse, ikinci defter bu emirlerin gönüldeki tecellîleri ve sırlarıdır, denilebilir. Bu mertebeye, sâdece okumakla değil; yaşamakla ulaşılır. Nitekim bir hadîs-i kudsî’de şöyle buyrulmuştur: “Kulum bana nâfile ibâdetlerle yaklaşmaya devâm eder; nihâyet onu severim. Onu sevince de onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli ve yürüyen ayağı olurum…”

Kur’ân’da Hz. Mûsâ (as) kıssasında geçen: “Ve allemnâhu min ledunnâ ‘ilmâ (Ona katımızdan bir ilim öğrettik.)” (Kehf, 18/65)âyet-i kerîmesi, zāhir ötesi ilmin mümkün olduğuna işâret eder.

Bu açıklamalar ışığında Hoca Ahmed Yesevî Hazretleri; birinci hikmetinin ilk dörtlüğünde, her hayrın başı olan “Bismillâh” diyerek kelâmına başladığını ve gönüllere şifâ olacak hikmetler dile getirdiğini, irfan yolunda yanıp tutuşan hakîkat tāliplerine en değerli sırları cömertçe sunduğunu, nefsini terbiye ederken çektiği ağır riyâzetleri ve katlandığı büyük zorlukları âdetâ kan yutmak gibi sarsıcı bir dille ifâde ettiğini ve nihâyetinde “ikinci defter” olarak adlandırdığı, tecrübeyle sâbit mânevî hakîkatlerin kapısını tüm insanlığa açtığını beyân etmektedir. Böylece söz, sâdece anlatılan bir metin değil; yaşanmış bir hakîkatin, dolu dolu geçen bir ömrün şâhitliği hâline gelmektedir.

Günümüze Mesaj

Modern çağın “hız ve haz” sarmalında yorulan günümüz insanı için Hoca Ahmed Yesevî’nin bu çağrısı, bir can suyudur. Tüketim kültürü bize zahmetsiz başarıyı, çilesiz kemâli, sabırsız mutluluğu telkîn ederken; bu hikmet bize ilâhî kānunu hatırlatır: “Emeksiz kemâl olmaz, riyâzetsiz arınma gerçekleşmez, sabırsız vuslat mümkün değildir.” 

Eğer hayâtımızda bir “hikmet”, bir “inci” arıyorsak; önce niyetimizi “Besmele” ile Allâh’a bağlamalı, tālip olduğumuz değerler uğruna dünyevî rahatlıklarımızdan fedâkârlık etmeyi (riyâzeti) göze almalı ve sabrın o acı suyunu yudumlamadan rûhumuzun ferahlayamayacağını bilmeliyiz. Çünkü hakîkat, kapısını çalanı bekler; fakat içeri ancak sabırla geleni kabûl eder ve’s-selâm.

Mart 2026, sayfa no: 60-61-62

Abone Ol

En son haberleri doğrudan gelen kutunuza alın. Asla spam yapmayız!

Sosyal Medya Hesapları

Mesaj Bırak