"Her şey zıttı ile kāimdir." Çok eskilere dayanan bir hakîkat olan bu söz, yalnızca vecîze değil, medeniyetlerin de özetidir. Aydınlığın kıymeti karanlıkla, beyazın değeri siyahla, adâletin değeri zulümle, merhametin güzelliği ise merhametsizlikle anlaşılır.
Bugün yapay zekâ, büyük veri, akıllı şehirler, dijital dönüşüm ve otonom sistemler hayâtımızın merkezine yerleşiyor. Artık trafik ışıkları düşünüyor, şehirler veri üretiyor, evler sâhiplerini tanıyor, araçlar birbirleriyle konuşuyor. Akıllı telefonlar siz bir şey söylemeden bile isteklerinizi ekranlara sıralıyor.
Fakat bütün bu gelişmeler karşısında Teknoloji ilerlerken insanlık da ilerliyor mu?
Çünkü bir medeniyetin büyüklüğü sâhip olduğu teknolojiyle değil, o teknolojiyi hangi değerlerin hizmetine sunduğuyla ölçülür. Tam da burada geçmiş bize güçlü bir cevap veriyor.
Merhameti Kurumsallaştıran Medeniyet
Üç kıtada asırlarca hüküm süren Osmanlı'yı büyük yapan yalnızca fethettiği şehirler değildi. Onu farklı kılan, hoşgörüsü, adâleti ve merhametiydi.
Bugün sosyal devlet anlayışıyla yürütülen birçok hizmet, asırlar önce vakıflar eliyle yürütülüyordu. Yetimler, öksüzler, yolcular, hastalar, öğrenciler, yaşlılar ve kimsesizler vakıfların koruması altındaydı. Ancak Osmanlı'nın ufku bununla da sınırlı değildi. Bu medeniyet, merhameti yalnız insana değil, bütün mahlûkata ulaştırmıştı.
1778 yılında Rumeli Hisarı çevresinde kurulan Hacı Mustafaoğlu Vakfı, sokak hayvanlarının beslenmesi için gelir tahsîs etmişti.
1538 yılında Adana'da kurulan Halil Bey Vakfı, yük ve binek hayvanları için meralar oluşturuyor, onların bakımı ve beslenmesiyle ilgileniyordu.
1544 yılında Tire'de Lütfi Paşa Vakfı, yaptırdığı çeşmelerin vakfiyesine şu anlamlı şartı koymuştu: "Bu sulardan insanlar kadar kuşlar, kurtlar ve diğer hayvanlar da faydalansın."
Göç sırasında yaralanan leylekler için bakım merkezleri kurulmuş, kuşların yuvaları korunmuş, hayvanların da Allâh'ın (cc) emâneti olduğu unutulmamıştı.
Çünkü bu medeniyetin temelinde Yûnus Emre'nin şu sözü vardı: "Yaratılanı severiz, Yaratan'dan ötürü."
Taşa İşlenen Merhamet
Osmanlıdan kalan şehirleri gezenler, câmilerin ve medreselerin duvarlarında küçük sarayları andıran taş yapılar görür. Bunlar bir süsleme değildi. Bir serçenin yağmurdan korunması, bir güvercinin yavrusunu büyütebilmesi, bir kırlangıcın güven içinde yaşayabilmesi için yapılmış merhamet yuvalarıydı. Bugün ise modern şehirlerde bambaşka bir manzarayla karşılaşıyoruz. Cam binâların kenarlarına, köprü ayaklarına, elektrik direklerine, saçaklara ve klima ünitelerine kuşlar konmasın diye metal dikenler yerleştiriliyor. Bir tarafta kuşlara yuva yapan bir medeniyet... Diğer tarafta kuşları şehirlerden uzaklaştıran bir anlayış... Bir tarafta "Kuş üşümesin." diye taşa sanat işleyen bir vicdan... Diğer tarafta "Kuş buraya konmasın." diye demire diken yapan bir anlayış... İşte her şey zıttı ile kāimdir.
Merhametin Dili
Merhamet yalnız insanların konuştuğu bir dil değildir. Merhameti mahlûkāt da tanır ve bilir. Mahmûd Sâmî Ramazanoğlu Hazretleri'nin hayâtında anlatılan şu hatıra bunun en güzel örneklerinden biridir.
Merhum dâmâdı Ömer Kirazoğlu anlatıyor:
Bir gün Mahmûd Sâmî Ramazanoğlu (ks) Hazretleri ile bahçede otururlarken ayağı kırılmış bir köpek topallayarak yanlarına gelir. Hayvan, sanki derdini anlatmak istercesine kırık ayağını Üstad Hazretleri'ne doğru uzatır.
Hazret, "Ömer, bana küçük bir tahta parçası, bez, ip ve merhem getir." buyurur.
Getirilen malzemelerle köpeğin ayağını kendi mübarek elleriyle sarar, bahçede gölgelik bir yer hazırlatır ve günlerce bakımını yaptırır. Nihâyet ayağı iyileşen köpek yürüyerek oradan ayrılır.
Aradan bir müddet geçer.
Aynı köpek tekrar gelir.
Fakat bu defa yalnız değildir.
Yanında ayağı kırılmış başka bir köpek vardır.
Sanki gördüğü merhameti unutmamış, yardımın nerede bulunduğunu öğrenmiş ve yaralı arkadaşını da aynı kapıya getirmiştir.
Mahmûd Sâmî Ramazanoğlu (ks) Hazretleri ikinci köpeğin de ayağını aynı şefkatle tedâvî eder.
Bu hâdise bize çok şey anlatmaktadır.
Merhamet yalnız insanların konuştuğu bir dil değildir.
İnsan da anlar. Hayvan da anlar. Çünkü merhamet, Allâh'ın mahlûkatın kalbine yerleştirdiği ortak bir rahmettir.
Bir Tarafta Zincir, Bir Tarafta Şefkat
Aynı çağlarda Avrupa'nın bazı akıl hastanelerinde zihinsel rahatsızlığı bulunan insanlar zincire vuruluyor, ağır şartlar altında tutuluyor, hattâ Londra'daki Bethlem Hastanesi gibi bazı kurumlarda uzun bir dönem bilet kesilerek ziyâretçilere gösteriliyordu. Anadolu'da ise bambaşka bir anlayış hâkimdi. 1206 yılında Selçuklu Sultânı I. Gıyâseddîn Keyhüsrev tarafından, kız kardeşi Gevher Nesibe Sultan'ın vasiyeti üzerine Kayseri'de yaptırılan Gevher Nesibe Darüşşifası yalnızca bir hastane değildi; aynı zamanda bir tıp medresesi ve şifahane idi. Burada hastaların yalnız bedenleri değil, ruhları da tedâvi edilmeye çalışılıyordu. Akan suyun huzur veren sesi, mûsikî, avlu düzeni, ışık ve mîmârînin iyileştirici etkisi tedâvinin bir parçası olarak görülüyordu.
Bir tarafta zincir...
Bir tarafta su sesi...
Bir tarafta dışlama...
Bir tarafta şefkat...
İşte her şey zıttı ile kāimdir.
Geleceğin Şehirleri Nasıl Olmalı?
Bugünün şehirleri artık sâdece planlanan yerler değildir. Şehirler artık yaşayan bir organizma gibidir. Sokaklar yalnızca taş ve asfalt değildir. Şehir, insanın iç dünyâsının dışa vurumudur. Veri akışının damarlarıdır. Kavşaklar yalnızca trafik noktası değil; anlık karar veren dijital merkezlerdir. Bir ambulans yola çıktığında, şehir onun geçtiği her ışığı kendiliğinden açar. Bir kalp krizi vakası olduğunda, sistem sâniyeler içinde tüm yolu onun için boşaltır. Bir sokak hayvanı susuz kaldığında, bunu bir sensör bir ihbar gibi değil, bir sorumluluk gibi kayda geçirir. Şehir artık sâdece yaşayan insanların değil, yaşayan verilerin de mekânıdır. Bugün şehirlerimiz yapay zekâ ile yönetiliyor. MOBESE sistemleri güvenliği artırıyor, yüz tanıma sistemleriyle sokakta gezen kişinin anında profili sorgulanıyor. Akıllı kavşaklar trafik yoğunluğuna göre kırmızı veya yeşil ışıkların düzenini sağlıyor. Âfet erken uyarı sistemleri hayat kurtarıyor. Yaşlı bireylerin evlerine sensörler koyularak ev içerisinde hastalıkları, düşme veya yaralanma gibi olumsuz olaylar tespit ediliyor.
Görme engelliler için sesli yönlendirme sistemleri, mobil uygulamalar geliştiriliyor. Peki bütün bunlar yeterli mi? Teknoloji yalnızca şehirleri mi akıllandıracak, yoksa merhametimizi de mi şekillendirecek? Yaralı sokak hayvanlarını yapay zekâ ile tespit eden sistemler kurulabilir, susuz kalan hayvanları bize haber veren akıllı suluklar geliştirilebilir, yaşlıların yalnızlığını hisseden dijital destek ağları yapılabilir, kuşlar için iklîmi gözeten yeni nesil yuvalar tasarlanabilir.
Geçmişin vakıf rûhu ile geleceğin teknolojisi aynı hedefte buluştuğunda işte o zaman gerçek anlamda akıllı şehirlerden söz edebiliriz. Teknoloji, merhametin hizmetine verildiği ölçüde anlam kazanır. Osmanlı'nın inşâ ettiği kuş evleri ile geleceğin yapay zekâ destekli şehirleri aynı gâyeye hizmet ettiği gün, yeniden büyük bir medeniyet tasavvurundan söz edebiliriz.
Gerçek medeniyet; bir kuşun yuvasını, bir çocuğun güvenliğini, bir yaşlının huzûrunu, bir engellinin hayâtını, bir hastanın şifâsını, ve ayağı kırılmış bir köpeğin acısını aynı anda düşünebilmektir. Çünkü şehirleri akıllı yapan sensörlerdir. Medeniyeti inşâ eden ise merhamettir.
Eylül 2026, sayfa no: 76-77-78
Abone Ol
En son haberleri doğrudan gelen kutunuza alın. Asla spam yapmayız!
Mesaj Bırak