Bir ilkokul öğrencisine "Büyüyünce ne olmak istiyorsun?" diye sorulduğunda eskiden doktor, öğretmen, mühendis, veteriner ya da pilot gibi cevaplar duyardık. Bugün ise aynı sorunun cevabına makineler sıkıştı. El emeğinin ön planda olduğu bir çağdan, çok güç ve çaba gerektirmeden icra edilebilecek "YouTuber", "influencer", "fenomen" ya da "yayıncı" gibi meslekler giderek daha fazla yer alıyor. Yıllar içerisindeki bu değişim yalnızca meslek tercihindeki bir farklılık değildir; çocukların başarıyı, değeri ve kimliği nasıl tanımladıklarına dair önemli ipuçları taşımaktadır.
Nesilden nesile çocuklar ve ergenler arasında rol model olarak görülen kişi ve gruplar değişmektedir. Medyanın da etkisiyle bazen bir çizgi film karakteri, bazen bir futbolcu, bazen bir dizi oyuncusu bazen de halkın desteklediği bir kişi kahramanlaştırılır. Medyanın yadsınamaz etkisiyle çocuklarımızın zihinlerini nasıl meşgul ettiği, nelerin trend olduğu geniş kitlelerce belirlenip anında erişim ile bir anda tersine de dönebilmektedir. Bu iki uç arasındaki makas hızlıca açılabilmekte ve değişime ayak uydurmak bir hayli zorlaşabilmektedir.
Çocuklar hayatı, yaşamın ilk yıllarından itibaren başkalarını taklit ederek öğrenir. Yaşamın ilk zamanlarında ebeveynleriyle özdeşim kurarak başlayan bu yolculuk, ilerleyen yıllarda ergenlik dönemi ile birlikte gelişiminin bir parçası olarak birileriyle özdeşleşmek ister. Rol modele ihtiyaç vardır. Genelde fiziki bir rol model bulmak zor olmaz ancak az önceki sözümü yineliyorum cevaba tekrar makineler sıkıştı. Eskiden ulusun önde gelen kahramanları, aile üyeleri, bir öğretmen, komşu vb. birileriyken artık rol model, siyah bir ekrana dokunulduğunda ekranı açıldığında ortaya çıkan bir, on, yüz, bin kişi. Burada dikkat çeken unsur, tüm bu karakterlerin, örnek alınan şahsiyetlerin çocuklarımızın zihninde nasıl yer ettiği ve hangi duygusal ihtiyacı desteklediği ve hangi düşünce yapısına etki ettiğidir.
Bir ergen adeta spot ışıkları altında yürüyor gibidir. En temel ihtiyaçlarından biri “görünür olmak”tır. Bu döneminde “Hayali izleyici” olarak adlandırılan dikkat çekici bir düşünce yapısı vardır. Ergen, kendisinin çevredekiler tarafından izlendiğini, yargılandığını ve yapıp ettiklerinin değerlendirildiği düşüncesine kapılabilir. Bir vitrinin önünden geçerken yalnızca vitrindeki mankeni değil kendi ile kıyaslayarak bir imaj oluşturma çabasına girer. Ayna karşısında zamanın nasıl geçtiğini fark etmeyeceği kadar çok vakit geçirebilir ve bir kendilik algısı oluşturmak için çabalar.
Peki bu imajı oluştururken ve kendilik algısı şekillenirken neleri referans alır? Ergenin spot ışıkları altında olduğunu destekleyecek mecralar bu yola ışık tutar. Sosyal medyanın günlük yaşantımızdaki yeri ceplerimize kadar inmişken artık aynadan ziyade ekrana bakar, kendini değerlendirir hale gelir. Erişilebilirliğin bu kadar kolay ve uyaranın bu kadar fazla olması beraberinde pek çok kıyası da pekiştirir. Kendi değerini yaptığı kıyas neticesinde belirler. Bu kıyasın ucu bucağı yok mudur? Eskiden çocuklar ve gençler, kendi akrabalarıyla, komşularıyla kıyaslanırken günümüzde kendini kitlelerle kıyaslar hale geliyor. Giydiği kıyafet, oynadığı oyun, yediği yemek, kullandığı sözcük vb. sosyal medyadan nasıl yaşadığı ve nasıl yaşaması gerektiği ile ilgili sürekli bir uyaran içerisinde baş etmek için çabalarken buluyor. Bu durum beraberinde zorlayıcı duyguları getirebilir. Sürekli idealize edilmiş görüntülerle karşılaşan çocuk kendini idealize ederek eksik ya da yetersiz görmeye başlayabilir. Yetersizlik duygusu yalnızca akademik başarıyla ilgili değildir. Birçok çocuk görünmediğini, yeterince ilgi çekmediğini ya da beğenilmediğini düşündüğü için kendisini eksik, kusurlu hissedebilmektedir. Ne var ki dijital kültür, çoğu zaman çocuklara "Daha çok görünürsen daha değerlisin." mesajını vermektedir. Bu mesaj tekrarlandıkça çocuk, kendi öz değerini dışarıdan gelen onaylara bağlamaya başlayabilir, sıkça dış denetime ihtiyaç duyabilir ve bir birey olarak bağımsızlaşmasının önüne geçebilir. Bir gruba ait hissetme arayışında olmanın baskın olduğu bu dönemde, hem gruba aidiyet hissetmek hem de başkalarına rol model olarak kendini rahatlatır ve güçlü hisseder.
Çocuklar bu sanal dünyada doğadan ve yaşamın gerçeklerinden izole olarak yaşıyor. Bu ortam onlara haz odaklı, gerçeklikten uzak sahte bir yaşam sunuyor. Tabi çocuk için hazzı elde ettiği bir ortam kısa vadede makul görünüyor. Ancak ileri vadede zaman zaman çocuk ve ergenlerin ruh sağlığında yetersizlik ve değersizlik duygularını pekiştirebilmekte var olan bu duyguları patolojik bir seviyeye taşıyabilmekte, gerçeklik algısını zedeleyebilmektedir. Bu duyguların hiç yaşanmaması değil yaşandığında bu duyguları sağlıklı bir şekilde ifadesidir aslolan. Görünür olma ihtiyacı her zaman kötü değildir. Bir sunum, seminer yaparken, topluluk önünde şarkı söylerken bu durum baskındır ve itici gücü vardır. Bu noktada "fıtrat" kavramı önemli bir rehber sunmaktadır. İnsan, yaratılışı gereği anlam arayan, değer üretmek isteyen ve ilişkiler içinde gelişen bir varlıktır. Fıtratımız bize yalnızca görünür olmayı değil; faydalı olmayı, üretmeyi, sevmeyi ve sevilmeyi de öğretir. Çocukların en temel ihtiyacı alkış değil, aidiyet; popülerlik değil, kabul görmektir. Kendini olduğu hâliyle kabul edilmiş hisseden çocuk, değerini dış dünyanın geçici onaylarında aramaz.
Çocuk ve ergenlerle çalışırken sıkça karşılaştığım bir başka durum var ki bu durumun önüne geçebilmektedir. Ben buna "Büyümüş küçükler" olgusu diyorum. Çocukların çocuk gibi yaşayamadığı, büyümekte birbirleriyle yarıştıkları bir çağda yaşıyoruz. Renkli ve pahalı makyaj malzemeleri, yaşından büyük kıyafetler, markalar, pahalı arabalar, motorlar, estetik operasyonlar… Her biri çocuk ve ergenlerde benlik inşa etme sürecine etki eder ancak alanda sevdiğim bir hocamın ifadesiyle “her seçiş, bir vazgeçiş.” Kendi içlerinde büyüttükleri bir algı var da, büyütemedikleri o küçük çocuk. Bu küçük çocuk kendi varlığını bulduğu her fırsatta açığa çıkartmak için çabalar. Akıntıya kapılan biri gibi bir yaprak gibi bir o yana bir bu yana savrulur. Ayakları yere sağlam basmakta zorlanır. Oysa çocukluk; oyun oynama, hata yapma, keşfetme ve güven içinde büyüme dönemidir. Çocuklardan erken yaşta yetişkin gibi davranmalarını beklemek, onların duygusal gelişimlerini de hızlandırmaz; aksine kırılganlaştırabilir.
Peki, çocuklarımızın rol model arayışını nasıl doğru yönlendirebiliriz? Öncelikle onların hayatına gerçek insanların hikâyelerini taşımalıyız. Emek veren, sabreden, hata yapan ama vazgeçmeyen insanların yaşam öyküleri çocuklara çok daha kalıcı mesajlar verir. Bizler hata yapmaya hatta negatif olana toleransı arttırmadıkça kusursuzluk arayışında hayata karşı yenilecekler. Hayat kusursuz değil bilakis kusurların bileşkesinden meydana gelir. Kusursuz olan tek bir yüce, Allah varken ve Allah’ın yarattığı kusursuz nimetler varken nasıl olur da biz kendi kusursuzluğumuzu ilan edebiliriz? Şişirilmiş bu algı sosyal medya ile pekişince kendini değersiz, yetersiz, çaresiz, savunmasız çocuklar yetiştirmekten başka hiçbir amaca hitap etmez. Bu yüzden en nihayetinde önce kusursuz olmadığımızın farkına varmalıyız. Çocuk ve ergenlere onlara kendilerini eleştirilmiş, sorgulanmış hissettirmeden onlara gerçekten “orada” onları dinlemek için var olduğumuzu hissettirmeliyiz. Sosyal medya zaten emellerini sessiz sessiz, yavaş yavaş gerçekleştiriyorken biz neden sesli sesli çocuklarımızın yanında olmayalım onları, gelişim yolculuklarında popüler kültürün etkisine teslim edelim? Peki çocuklar ve ergenler burada kimi model alacak ya da model alamadığında kendi üzerlerindeki benliğini oluşturamamanın baskısını kimin üzerinden bir fenomen haline gelerek bu psikolojik ihtiyacını giderecek?
En nihayetinde bu hayata başkalarının yaşamlarını yaşamak için gönderilmedik. Çocuk ve ergenlere vereceğimiz de kendi varlık amacını bilen ve insan olmanın bilinciyle hareket eden vicdanlı ve saygın bireyler olmalarının önünü açmaktır. Bu uğurda sağlam bir benlik çağın teknolojik rüzgarlarına güneş açtıracaktır.
Abone Ol
En son haberleri doğrudan gelen kutunuza alın. Asla spam yapmayız!
Mesaj Bırak