Ara

Gerçek ibâdet

Gerçek ibâdet

Rûhumuza kaybettiği hazîneyi yeniden kazandırma, kalplerimizdeki ezelî nur hazînesini yeniden keşfetme çabasında olmalıyız. Kaybettiği ibâdet aşkını, itāat neşesini, îman lezzetini, kaybettiği tevâzu, şefkat, merhamet, hayâ duygularını ona yeniden kazandırma çabasında olmalıyız. Duyarsızlığımızı yenmek için hassâsiyetimizi artırmaya gayret etmeliyiz. İlâhî şuursuzluğu kaldırmaya gayret etmeliyiz. Hakīkate olan ihtiyâcımızı artırmayı çalışmalıyız. Teslîmiyet, itāat, ibâdet ve infakta bulunan neşeyi, zevki, hazzı ve muhabbeti kazanmaya gayret etmeliyiz.

Rabbimizden gelen güzelliği, Rabbimizden gelen samîmîliği aramaktan vazgeçmemeliyiz. Bütün düşüncemiz, hissiyâtımız, hareket ve davranışlarımız Allah Teālâ’ya olan sevgimizin isbâtı olmalıdır. Tüm yapıp ettiklerimizin O’nun arzusuna uygun olup olmadığından endîşe etmeliyiz.

Hakīkat dîni İslâm, bütün insanlığı dünyâdaki mānevî hayâtın nihâî maksadına dāvet etmekte. İbâdet ederken, hizmet ederken, tefekkür ederken, cihâd ederken, sünneti yaşarken Erham-ür-Râhimîn olan Rabb’imiz kullarına yüce bir tatmin duygusu, lezzet ve ilâhî bir haz verir. Tārif edilemeyen, tükenmez güzellikleri ihsân eder. Susuzluğumuzu gidermek için sonsuz şevk, aşk, coşku, muhabbet lezzetlerini lutfeder. Hz. Mevlânâ buyuruyor ki: ‘Öyle bir abdest al ki hiç bozulmasın.’ Bu sözlerden mülhem diyebiliriz ki: ‘Öyle bir namaz kıl ki hiç bitmesin.’ Āşığa beş vakit namaz yetmez. Beş yüz bin vakit ister. Gerçek āşık, vuslatın bitmesini hiç ister mi?


Gerçek ibâdet, nur üstüne nur saçar. Gaflet ve dalâlet ise nefsin ve şeytānın etki alanına āittir ve karanlık üstüne karanlık yağdırır. İbâdetin iç zenginliği, duānın özü ve zikrin bereketi sâyesinde tüm hayâtımız ebedî bir zenginliğe kavuşur. İbâdetler tüm bedensel faaliyetlerimizi düzenleyen, hislerimizi ve iç ālemimizi arındıran, rûhumuza, düşüncelerimize ve zihnimize huzur ve sükûnet getiren, kalp ve rûha mānevî lezzet ve zevk veren bir ilaç gibidir. İnsanın en mükemmel sıfatları olan duyma, hissetme ve algılama duyularını artırır. İbâdetler yoluyla bâtınî mānâlara yer açmak üzere kalplerimizi temizleriz.

Allâh’a ibâdet etmek, ilâhî rahmet dâiresine girmektir. Allâh’a niyaz kalbin tüm kirini, pasını, tozunu temizler. Allâh’a ibâdet etmek Vâhidü’l-Ehad’e olan sevgimizi izhâr etmek demektir. Dolayısıyla makbûl ibâdetin sırrı, O’na olan iştiyâkımız, O’na yakın olma arzumuz, O’nunla irtibat kurma isteğimiz ve hakīkī dostluk seviyesine çıkma özlemimizin şiddetinde gizlidir. Allâh’ı sevmek tam bir teslîmiyet, tevâzu, itāat ve O’na karşı hicâbı gerektirir. Sevdiğimiz zaman sürekli öğrenen bir kul, mütevâzı bir öğrenci, gözü yaşlı bir hayran, samîmî bir araştırmacı hâline geliriz.

İnsan, ilâhî tabiatından dolayı, ibâdete karşı büyük bir iştiyâk duyar. İbâdetlerin özünde insanı çeken bir güç vardır, çünkü insanın mānevî potansiyeli ibâdetlerin özüyle örtüşür, insan varlığının kudsiyeti ibâdetin zenginliğine ayna olur. Dolayısıyla ibâdetin özü, rûhun beslediği saf kaynağa işâret eder ve Rabb’imize ibâdet, kulun mānevî potansiyelini geliştirir. İlâhî inâyet böylece insanı Yaratıcısı’na yaklaştırırken bir yandan da kendisinde gizli olan ilâhî potansiyele yakınlaştırır.

İslâm’da ibâdetlerin özü, meleklerin gıdāsından başka bir şey değildir. Melekler, ibâdetin ilâhî tezāhürleridir. Mü’minler şer’î hükümler doğrultusunda hareket ettikleri sürece, o erdemli melekler halkasının bir parçasına benzerler. Allâh’ın rahmeti, inâyeti ve sonsuz lütuf ve keremi, ibâdet ettikleri ölçüde sevgili kullarının kalplerine ulaşır. Bu her dem tâze, kesintisiz mānevî akımı, kâinattaki semâvî cisimlerin ilâhî kudretle kesintisiz hareket etmesine benzetebiliriz. Güneş, ay, yıldızlar ve galaksiler Allâh’ın yarattığı ilâhî nizam doğrultusunda hareket ederler.

Mi’rac gecesinde yer alan bir sohbetten biliyoruz ki biz namaz kılarken cennetin bütün tabakaları bizimle berâber kıyâm ederek, rükûa giderek, secdeye kapanarak namaz kılan meleklerle dolar. Bu melekler, arkamızda cemâat oluştururlar ve etrâfımız bizimle birlikte tesbîh ve tahmid ilâhileri söyleyen sayısız meleğin muhteşem senfoni orkestrası ile sarılmıştır. Bizim tesbîhimize, hamdimize, zikrimize, duāmıza ve tilâvetimize katılırlar. İhlâsla kılınan bir namaz sâyesinde tüm meleklerin hamd korosuna katılma şansını elde ederiz.

İbâdetleri yaparken, duygularımızı, aklımızı, bâtınî yönlerimizi terbiye etmemiz gerekiyor. Gözlerimizi, dilimizi, kulaklarımızı, el ve ayaklarımızı, midemizi, cinselliğimizi, aklımızı, irâde gücümüzü yoğunlaştırarak eğitmeliyiz, temizlemeliyiz, yıkanmalıyız. Saflığa giden yol tedrîcî bir aydınlanma süreciyle gerçekleşir. Bu terbiye süreci, bu mānevî gelişme karanlıktan ışığa doğru, cehâletten şuur’a doğru, zulümden nûra doğru yürüteceğimiz bir saflaşmadır.

Bedenimiz, organlarımız, latîfelerimiz kimyâsını değiştirerek, hücrelerini yenileyerek, kanını, derisini değiştirerek terbiye edilir. Kan dolaşımıyla bedenimizin organları yıkanır, temizlenir. İç ālem bulanıklıklarından temizlenen bir mü’min ferahlık, selâmet, huzur ve güvene erişebilmektedir.


Bir mü’min, organlarını yıkadığı zaman Allah ona yüce ihsanları bahşedecektir. Muhyiddîn İbnü’l Arabî şöyle buyurmaktadır: Her organın, orucu karşılığında alacağı bir mükâfât vardır. Ayakların ödülü “Oraya barış içerisinde ve güvenle giriniz” âyeti (el-Hicr 15/46). Elin ödülü “Orada içilince boş söz söyletmeyen ve günah işletmeyen dolu bir kadehi elden ele dolaştırırlar” âyeti (et-Tûr 52/23). Avret yerinin ödülü “Ve biz onları siyah iri gözlü hûrilerle evlendirmişizdir” âyeti (ed-Duhân 44/54). Dilin ödülü “Onların duāları orada ‘Allâhım! Seni bütün noksanlıklardan tenzîh ederim.’ demeleri, birbirlerine esenlik dilemeleri ise ‘Selâm’ demeleridir.” âyeti (Yûnus 10/10). Karnın ödülü “Geçmiş günlerde yaptıklarınıza karşılık olarak āfiyetle yiyiniz ve içiniz” âyeti (el-Hakka 69/24). Kulağın ödülü “Orada ne boş bir söz, ne de günaha sokan bir şey, bilakis, onlara hitâben söylenen ‘Selâm, Selâm’ sözlerini işitirler” âyeti (el-Vâkı’a 56/25-26). Gözün ödülü ise “O gün parlak yüzler vardır Rabb’lerine bakan” âyetidir. (el-Kıyâme 75/22-23)

Mevlânâ Hazretleri Ramazan ayı hakkında şu sözleri aktarmaktadır: “Artık maddî yiyeceklerden elini çek! Çünkü göklerden mānevî rızık geldi ve can sofrası kuruldu!”. Allah Teālâ, Kur’ân-ı Hakîm’de buyurur: “Rabb’imiz saf bir içecek ikrâm eder (İnsân, 21.)

Allah Teālâ bizim önümüze sonsuz bir gök sofrası sermiş ve hayat suyu ikrâm etmiştir. Fakat bizler katılmayı arzu edemedik. Bedenimizi beslemeyi hiç unutmazken rûhumuzu beslemeye ilgisiz kaldık. Göklere yükselme teklifi gelmişken sıkılmışlık ve sıradanlık içinde kalmayı tercîh ettik. Bütün mevcûdât varlığın birliğini kutlarken bu yaşamı bir rastlantı olarak gördük. Cenâb-ı Hakk’ın Cemâl ve Kemâl’ini kutlamakla meşgûl ve mesrur olmak yerine dâimâ maddî başarısızlıklarımızla ve kayıplarımızla meşgûl ve mahzun olduk. İlâhî huzurunda olmayı çalışamadık. İbâdet yaparken Zü’l-Celâl ve’l-İkrâm olan Allâh’ı arzulamadık, O’na karşı şükür ve rızā hissedemedik.

Rûhumuzun özlemini tākip etmeden, muhabbet savaşını vermeye gayret etmeden, Allâh’ın sıfatları ile sıfatlanmamayız. Arayış iştiyâkına düşmeden, kulluk makāmına erişemeyiz. Benlik erimeden mahviyet sırrına kavuşamaz. Kalpteki şirkleri kırmadan nûrun güzelliklerini göremeyiz. Hazret-i Mevlânâ şu nasihati verir: “Ey kardeş! Sen Allâh’ın emrine ve azîz Peygamberimizin sünnetine uy da, ten Ebû Cehl’inden ve nefsânî isteklerden kurtul!” “Beden için nīmet sizi hamlaştırır fakat hastalık sizi olgunlaştırır. Dînî tekliflerin altına girmeden hakīkī îman nīmetini elde edemezsiniz.”

Namaz kıldık, fakat açgözlülük azalmadı, menfaat, şöhret, makam sāhibi olmaktan vazgeçmedik. Oruç tuttuk, mideyi boş bıraktık, fakat nefs-i emmârenin heveslerinden kurtulamadık.

Hacc’a gittik, ihrâmı giydik, şeytan taşladık, tavâf ettik, fakat canımızı kurbân etmeyi beceremedik ve ölüm korkusu bizi perîşân etmeye devâm ediyor. Tevbe Sûresi’nde buyurulur: “Şüphesiz Allah, mü’minlerden canlarını ve mallarını, kendilerine vereceği cennet karşılığında satın almıştır.”

Zekât verdik, fakat devamlı ekmek aramaktayız, menfaat virüsü, açgözlülük gibi sıfatlardan kurtulamadık. Dr. Halûk Nurbaki Hazretleri buyuruyor ki: “Eğer bir insanın gönlü fakirden uzaksa, bir insanın gönlü yetimden uzaksa, garipten uzaksa, o gönülde iş yoktur, çalışmıyordur, bozuktur o gönül.” 

Habîbi Edîbi Zîşan Efendimiz aleyhis-salât ü ves-selâm şöyle buyuruyor: “Kişinin namazı ve orucu sakın sizi aldatmasın. Dileyen oruç tutar, dileyen namaz kılar. Lâkin emâneti olmayanın dîni kâmil değildir.”

Müslümanları namaz kılıp kılmamalarıyla değerlendiremeyiz. Asıl mesele, Mi’râc'ın ve bu ibâdetin mānâsını anlamakta. Mi’râc'ı anlamadıkça ne Hazreti Muhammed'i aleyhis-salât ü ves-selâm ne de İslâm dînini anlayabiliriz. Bizler ibâdet ederken sıkıntı duyuyoruz, çünkü ibâdetleri yalnızca şekle dönüştürüyoruz. Sünnet-i seniyyeyi ihmâl ettiğimiz için ibâdetlerdeki nûru ve güzelliği göremiyoruz. Mi’râc’ın ehemmiyetini anlasak ve mānevî cehâletimizin sebebini keşfetsek, Allah’tan rek’atların sayısını artırmasını dilerdik. Dînî terbiye altına girmeden İslâm dîni anlaşılmaz. İbâdet ederken ilâhî şart: Bütün benliğimizi olduğu gibi vermeli ve nefislerimizi Allah rızāsının gayreti dışında kaygı ve maksatlardan temizlemeliyiz. Nefsânî ölümü irâdemizle tercîh etmeliyiz. Böylece, kendi varlığımızın nûruna, özümüze, kökümüze döneceğiz. 

Yalnızca aşkla gerçek ibâdeti yapabiliriz. Yalnızca aşkla namazdaki mi’râca yükselebiliriz. Şifâ bulmak için, terbiye almak için, duā ve ibâdet etmek için aşka ihtiyaç var. Fedâkârlık sırrı yaşamak için, cihâd etmek için aşka ihtiyaç var. Teslîmiyet, itāat, ibâdet ve hizmet sevgisi olmadan ehl-i sünneti hakkıyla tākip etmiş olamayız. Sünnet olmadan şifâ bulamayız. Şifâ olmadan Resûlullah Efendimiz’in aleyh-is-salât-ü-vesselâm muhabbeti doğmaz. O’na aleyh-is-salât-ü-vesselâm muhabbet duymadan rahmet yağmaz. Rahmet olmadan Allah Teālâ’nın kurbiyet, samîmiyet kapıları açılmaz. Meselâ; îmânımıza sevgiyi bağlamıyoruz. Dolayısıyla iyileşmek, kendimizi geliştirmek, olgunlaşmak, arındırmak, saflaştırmak mümkün değil. Îmâna sevgi katmadıkça gerçek insan kimliğine kavuşamayız.

İbâdetlerimiz şükrümüzün ve kulluğumuzun bir ifâdesi hâline gelmeden hakīkī ibâdeti edâ etmiş sayılmayız. Aslında, yaptığımız ibâdetlerin değerini Allâh’ın huzurunda döktüğümüz gözyaşlarının derecesiyle, titrememizin derecesiyle, terimizin, korkumuzun ve muhabbetimizin derecesiyle ölçebiliriz. Gözyaşı olmaksızın edilen ibâdetler kurudur. Titremeden ve terlemeden yapılan kulluk mekaniktir. Heyecan, harâret, hayranlık, şaşkınlık, hayret olmadan yapılan ibâdetler cansızdır.

Teslîmiyet aşkı bir nurdur. Öğrenme isteği teslîmiyet aşkına denktir. Teslîmiyet aşkı öğrenme isteğini getirecektir. Öğrenmek gelişmek demektir. Gelişmek yakınlık ve samîmiyete varmak demektir. Teslîmiyet aşkı kendisini özveride, cihad aşkında, Allâh’ın yoluna hizmet aşkında, itāat aşkında, ibâdet aşkında gösterir. Teslîmiyet aşkı yolumuzu aydınlatan ışıktır. İtāat etmenin güzelliği parlar önümüzde. Bu inancın ışığıdır.

Erham-ür-Râhimîn olan Rabb‘imize; ibâdetin nûrunu, Kur'ân’ın nûrunu, Ramazan ayının nûrunu, tevhîdin nûrunu, salavât-i şerîfenin nûrunu tüm dünyâya yansıtması için duā etmekteyiz. Çünkü ancak O dilerse nûrunu gün yüzüne çıkaracaktır.

Nisan 2022, sayfa no: 38-39-40-41-42

Abone Ol

En son haberleri doğrudan gelen kutunuza alın. Asla spam yapmayız!

Sosyal Medya Hesapları

Mesaj Bırak