Kurban Bayramı’na yaklaşık bir ay kalmıştı. Verenel Derneği İstanbul teşkîlâtı olarak her yıl olduğu gibi yine yoğun ve heyecanlı bir hazırlık sürecine girmiştik. Kurban organizasyonu, aylar öncesinden başlayan titiz bir çalışmayı gerektiriyordu. Neredeyse her gün toplantı yapıyor, bağış süreçlerinden saha organizasyonlarına kadar pek çok konuyu masaya yatırıyorduk.
Yine böyle bir toplantı esnâsında Dernek Başkanımız Mehmet Emin Boyacı Hocam bir anda bana dönerek:
— Hazır ol Hasan, bu sene yurt dışına berâber gideceğiz, dedi.
Hiç düşünmeden:
— Başüstüne hocam, diye cevap verdim.
Aslında daha önce birçok kurban organizasyonunun hazırlık aşamasında görev almıştım. Ancak bayram günlerinde yurt dışına çıkmak ve sahada bizzat bulunmak nasîp olmamıştı. Genellikle İstanbul’da kalır, organizasyonun merkez kısmında yürütülen çalışmalara destek verirdim. Bu defa durum farklıydı. İlk kez kurban organizasyonunda görevli olarak yurt dışına çıkacaktım. Gideceğimiz ülke ise Hindistan’dı. Bizi Hindistan’a götüren şey ise Gazze’deki kardeşlerimize ulaştırılacak kurban emânetleriydi.
Verenel Derneğimiz son iki yıldır Gazze için bağışlanan kurbanları Hindistan’da bulunan modern bir tesiste kesiyordu. Kesilen kurbanlar, soğuk hava zinciri korunarak Dubai’ye ulaştırılıyor; burada yine yüksek teknolojiye sâhip tesislerde işlenerek kavurma hâline getiriliyor ve konserve ediliyordu. Böylece etlerin raf ömrü yaklaşık iki yıla kadar uzatılabiliyor, ihtiyaç duyulan zamanlarda ve uygun şartlar oluştuğunda Gazze’ye ulaştırılması mümkün hâle geliyordu.
Bugün milyonlarca insanın açlık ve yoklukla mücâdele ettiği Gazze için bu sistem büyük bir önem taşıyordu. Kurban emânetleri yalnızca kesilip dağıtılan etlerden ibâret değildi; aynı zamanda kuşatma altındaki bir halka uzatılan kardeşlik eli, unutulmadıklarının bir işâretiydi. İki yıldır başarıyla sürdürülen bu organizasyonun üçüncüsü için hazırlıklar tamamlanıyordu. Bu kez ekibin içerisinde ben de vardım. Önümüzde hem önemli bir görev hem de hayâtım boyunca unutamayacağım bir yolculuk vardı…
Uçuş günü nihâyet gelip çatmıştı. Takvimler 24 Mayıs Pazar gününü gösteriyordu. Saat 20.15’te İstanbul’dan havalanacak ve Hindistan’ın başkenti Yeni Delhi’ye doğru yola çıkacaktık.
Altı kişilik güzel bir ekiple seyahat ediyorduk. Dernek Başkanımız Mehmet Emin Boyacı Hocam, Yalova Zehra Ekşinozlugil Kız Anadolu İmam Hatip Lisesi Müdürü Ali Ramazan Şimşek Hocam, Zeytinburnu Merkez Efendi Anadolu İmam Hatip Lisesi Müdürü Abdulkadir Erkan Tarihçi Hocam, Malatya’dan sağlık personeli Muhammed Ali Şatır ağabeyimiz ve yine Malatya’dan Hasan Kıraç Hocam yol arkadaşlarımdı. Her birimiz farklı şehirlerden, farklı mesleklerden gelmiş olsak da aynı gâye için yola çıkıyorduk.
Akşam vakti havalimanına ulaştık. Gerekli işlemleri tamamladıktan sonra uçağın kalkış saatini beklemeye başladık. Bu esnâda derneğimiz adına sosyal medya için kısa video çekimleri yapıyorduk. Tam o sırada yanımıza bir hanımefendi yaklaştı.
İngiltere’de yaşadığını söyleyen hanımefendi, çekim yaptığımızı görünce merâk edip ne yaptığımızı sordu. Gazze’deki kardeşlerimiz için Hindistan’da kurban organizasyonunda görevli olduğumuzu anlattık, Verenel Derneğimizin faaliyetlerinden kısaca bahsettik.
— Ben de bağışta bulunmak istiyorum. Kızım için de dua eder misiniz? dedi.
Kendisine Gazze için kurban bağışı yapabileceğini söyledik. Bu teklif onu oldukça memnûn etti. Oracıkta bağışını gerçekleştirdi. İletişim bilgilerini alarak kendisine süreçle ilgili görüntüleri ulaştıracağımızı söyledik.
Daha yolculuk başlamadan Gazze’nin dünyânın dört bir yanındaki insanların kalplerini nasıl birleştirdiğine bir kez daha şâhit olmuştuk. İstanbul Havalimanı’nda başlayan bu küçük karşılaşma, aslında çıkacağımız yolculuğun da bir özeti gibiydi.
Artık hareket vakti gelmişti.
İstanbul’dan Yeni Delhi’ye uçuş yaklaşık altı saat sürüyordu. Uçağımız saat 20.15’te kalkacak, Hindistan saatiyle sabah 04.50’de Yeni Delhi’ye inecekti. İlk anda yolculuğun dokuz-on saat süreceğini zannetmiştim. Sonradan Hindistan’ın saat farkı olarak Türkiye’den üç buçuk saat ileride olduğunu öğrenince içim rahatladı.
Yine de altı saatlik bir uçuş benim için kolay değildi. Çocukluğumdan beri uzun süre aynı yerde oturmayı pek beceremem. Yolculuk öncesinde vakit geçirmek için birkaç belgesel indirmiş, gerekirse izlerim diye hazırlık yapmıştım. Fakat bütün hazırlıklarım boşa çıktı.
Hayâtımın en rahat yolculuklarından birini yaptım desem mübâlağa etmiş olmam. Sanki ‘Tayy-i Mekân’ yapmış gibiydik. İçimden, ‘İşlerimiz rast gidecek, bu ona işâret’ dedim. Gerçi en başından beri hayırlı bir iş için yola çıktığımızdan işlerimiz hep rast gidiyordu.
Yeni Delhi Havalimanı’nda işlemlerimizi tamamlayıp bavullarımızı aldıktan sonra dışarı çıktık. Saat henüz sabah 04.30 civârındaydı. Ancak daha ilk adımda Hindistan’ın kendine has atmosferini hissetmeye başlamıştık.
Gökyüzü alışık olduğumuz sabah manzaralarından oldukça farklı görünüyordu. Hava henüz aydınlanmamış olmasına rağmen yoğun bir pus ve sis tabakası göze çarpıyordu. İlk bakışta sabah sisi zannettiğim görüntünün aslında büyük ölçüde hava kirliliğinden kaynaklandığını öğrendim. Nem oranı da oldukça yüksekti. Sabahın erken saatleri olmasına rağmen insanı saran ağır ve bunaltıcı bir hava vardı. Gün içerisinde sıcaklığın elli dereceye kadar ulaştığını duyunca sabahın serin sayılabilecek saatlerinde bile neden bu kadar bunaldığımızı daha iyi anladım.
Buna rağmen ekipte herkesin keyfi yerindeydi. Uzun bir yolculuğun ardından Hindistan’a ulaşmış olmanın heyecânını yaşıyorduk.
Şimdi önümüzde yeni bir yol vardı.
Yeni Delhi’den, kurban kesimlerinin gerçekleştirileceği Aligarh şehrine doğru hareket edecektik. Bavullarımızı aracımıza yerleştirip yola çıktık. Ancak kısa süre içerisinde Hindistan trafiğinin dünyâda eşine az rastlanır bir tecrübe olduğunu anlamaya başladık.
İlk dikkatimi çeken şey araçların soldan gitmesi ve direksiyonun sağ tarafta olmasıydı. İngiliz sömürge döneminin bir mîrâsı olarak trafik Türkiye’nin tam tersine işliyordu. Fakat asıl şaşırtıcı olan bu değildi. Açıkçası gördüğüm manzaraya “trafik” demek bile zordu. Daha çok kontrollü bir kaosu andırıyordu.
İki şeritli bir yolda aynı anda üç otomobil ve bir tuk tuk yan yana ilerleyebiliyordu. Araçlar birbirlerinin birkaç santimetre yanından geçiyor, sürekli korna sesleri yükseliyor, buna rağmen kimse telaşlanıyor gibi görünmüyordu. Nereden kimin çıkacağı, hangi aracın nereden geçeceği çoğu zaman tahmin edilemiyordu. Fakat ilginç olan şu ki bu karmaşanın içerisinde kendilerine has bir düzen kurmuş gibiydiler.
Saatler boyunca bu manzarayı izleyerek yol aldık. Trafik yoğunluğu ve artan sıcaklık hepimizi biraz yormuştu. Yaklaşık beş saat süren yolculuğun ardından kalacağımız otele ulaştık.
Otele vardığımızda, bizden bir gün önce Hindistan’a ulaşan Verenel ekibiyle hasret giderdik. Alper Avcı Ağabey, Hasan Hüseyin Avcı Ağabey, Tolgahan Direk Ağabey, Orhan Albayrak Ağabey ve kıymetli evlatları Osman Emre ile Yusuf Hakan da bizi karşılayanlar arasındaydı. Böylece saha ekibimiz tamamlanmış oldu.
Burada bir parantez açarak Verenel Derneği yöneticilerine teşekkür etmem gerekiyor. Yolculuğun başından sonuna kadar son derece planlı ve profesyonel bir organizasyon yürütüldü. Konaklamadan ulaşıma, saha programlarından görev dağılımlarına kadar her ayrıntı düşünülmüştü. Özellikle ilk kez yurtdışındaki kurban organizasyonuna katılanların yanına tecrübeli ekip arkadaşlarının verilmesi son derece isâbetli bir uygulamaydı.
Kaldığımız otellerden kullandığımız araçlara kadar hiçbir konuda aksaklık yaşamadık. Böylesine büyük bir organizasyonun arkasında ne kadar ciddî bir hazırlık bulunduğunu sahada daha iyi görme fırsatı bulduk.
Hindistan’da İlk Gün
Kalacağımız otele yerleşip biraz dinlendikten sonra akşam yemeği için otelin restoran bölümüne indik. Açıkçası ekipte hafif bir tedirginlik vardı. Hepimiz yıllardır sosyal medyada bu coğrafyanın sokak lezzetlerine dâir videolar izlemiş, türlü hikâyeler dinlemiştik. Şimdi ise o yemeklerle ilk kez karşı karşıyaydık. Nasıl bir şeyle karşılaşacağımızı bilmiyorduk. “Yâ nasip” deyip masaya oturduk.
Masamıza ilk olarak küçük kâselerde, ketçap kıvamında yeşil bir sos getirildi. Meraktan tadına baktık. Anadolu'da “zehir gibi acı” derler ya, işte tam anlamıyla öyleydi. Daha ilk lokmada birbirimize bakıp gülmeye başladık. İçimizden, “Eğer bütün yemekler böyleyse işimiz zor” diye geçirdiğimizi hatırlıyorum.
Bir süre sonra farklı yemekler masaya gelmeye başladı. Açıkçası görüntüleri beni pek cezbetmedi. Tadına baktıkça da neredeyse tamâmının oldukça baharatlı olduğunu gördüm. Benim damak tadıma çok uygun değillerdi. Ali Ramazan Hocam ise farklı kültürlerin yemeklerini denemeyi seviyor, önüne gelen her yemeğin tadına merakla bakıyordu.
Masadaki en tanıdık lezzet ise tereyağlı ekmekti. O konuda kendimizi oldukça rahat hissettik. Hattâ günün sonunda en çok onu yediğimizi söylesem mübâlağa etmiş olmam. Bunun yanında bol bol tropikal meyve yeme fırsatı da bulduk. Özellikle mango, ananas, kavun ve diğer yerel meyvelerin tadı oldukça güzeldi. Türkiye’de yediklerimize göre daha aromatik ve lezzetli olduklarını söyleyebilirim.
İlk yemek tecrübemizin ardından akşam üzeri biraz çevreyi gezmek istedik. Lobiden dışarı adımımızı atar atmaz sıcak hava yüzümüze çarptı. Hava hâlâ bunaltıcı derecede sıcaktı. Sokaklar ise son derece kalabalıktı. Her yerde tuk tuk adı verilen motorlu araçlar dolaşıyor, etrâfı kesintisiz korna sesleri dolduruyordu. Kısa sürede anladık ki burada trafik işâretlerinden çok korna dili konuşuluyordu.
Cadde boyunca etrâfı seyrederek yürümeye başladık. Ancak ilerledikçe nefes almakta zorlandığımı fark ettim. Seyyar satıcılardan yükselen yoğun baharat kokuları, sıcak hava, nem ve çöp kokusu birbirine karışmıştı. Şehrin karmaşası yalnızca görüntülerde değil, kokularda da kendini hissettiriyordu.
Bu manzaraları seyrederken, yüzyıllar boyunca sömürülmüş bu coğrafyanın bugün hâlâ neden birçok sorunla mücâdele ettiğini düşünmeden edemedim. Sömürgeciliğin bir topluma neler kaybettirebileceğini burada daha iyi anlıyordum. Tam da o sırada rahmetli Aliya İzzetbegoviç'in yıllar önce söylediği şu söz zihnimde yankılandı:
“Bunu hiç unutma evlat! Batı hiçbir zaman uygar olmamıştır ve bugünkü refâhı; devâm edegelen sömürgeciliği, döktüğü kan, akıttığı gözyaşı ve çektirdiği acılar üzerine kuruludur.”
Bir süre daha yürümeye çalıştık. Ancak sıcak hava ve ağır atmosfer sebebiyle fazla ilerleyemedik. Kaldığımız otele geri dönmeye karar verdik. Ertesi gün yoğun bir program bizi bekliyordu. Gazze için kesilecek kurbanların seçimini yapacak, ardından kesimhanedeki hazırlıkları ve organizasyonu yerinde inceleyecektik. Bu yüzden iyi dinlenmemiz gerekiyordu.
Sabah namazıyla birlikte hazırlıklarımıza başladık. Ülkemizden gelen farklı derneklerin temsilcileriyle birlikte servis aracına binerek yaklaşık yarım saat uzaklıktaki tesise doğru hareket ettik. Yol boyunca son günlerde ülkemizde de oldukça rağbet gören “Kâbe’de Hacılar Hû Der Allah” ilâhisini söyledik. Servisin içerisindeki herkesin enerjisi oldukça yüksekti. Hepimiz hem yapacağımız görevin heyecânını yaşıyor hem de bayram sabahına bir gün kalmış olmasının huzûrunu hissediyorduk.
Tesise ulaştığımızda kurbanlık hayvanların kontrollerini yaptık. Açıkçası gördüğümüz manzara hepimizi memnûn etti. Tesis, Hindistan’da şimdiye kadar gördüğümüz yerlerden oldukça farklıydı. Hijyen konusunda son derece titiz davranılmıştı. Her yer pırıl pırıldı ve kullanılan sistemler oldukça moderndi. Ertesi gün gerçekleştirilecek kesimler için gerekli provaları ve çekimleri tamamladıktan sonra tekrar otele döndük.
Öğleden sonraki vakti değerlendirmek istiyorduk. Biraz araştırma yaptığımızda bulunduğumuz bölgeye yakın mesâfede bulunan Jama Masjid (Cuma Câmii) hakkında bilgi edindik. Bunun üzerine ekip olarak haberleştik ve öğle namazını burada kılmaya karar verdik.
Otelin önünden iki adet tuk tuk tutarak yola koyulduk. Her zamanki gibi hava oldukça sıcaktı. Şehir ise kalabalık ve hareketliydi. Sokaklarda dolaşırken insan kendisini zaman zaman farklı bir çağda yaşıyormuş gibi hissediyordu. Daha önce bahsetmediğim bir ayrıntı daha vardı; şehirde başıboş dolaşan ineklere hemen her sokakta rastlamak mümkündü.
Bir süre sonra mescide ulaştık. Şehrin en yüksek noktasına inşâ edilen câmi, daha ilk bakışta ihtişâmıyla dikkat çekiyordu. Edindiğimiz bilgilere göre câminin inşâsı, 1724 yılında Babür İmparatoru Muhammed Şah döneminde, Aligarh Vâlisi Sabit Han tarafından başlatılmış ve 1728 yılında tamamlanmıştı. Beyaz mermerden inşâ edilen yapı; 17 kubbesi ve üç ana kapısıyla dönemin mîmârî anlayışını yansıtan önemli eserlerden biri olarak kabûl ediliyordu. Kubbe ve minârelerinin uç kısımlarında bulunan altın kaplamalar ise câmiye ayrı bir ihtişam kazandırıyordu.
Câminin avlusuna girdiğimiz anda dikkatleri üzerimize çektiğimizi fark ettik. Hintli Müslüman kardeşlerimiz bizi son derece sıcak ve samîmî bir şekilde karşıladılar. Kısa sürede etrâfımızda küçük halkalar oluştu. Birçok kardeşimizle sohbet ettik, hâtıra fotoğrafları çektirdik ve sosyal medya hesaplarımızdan birbirimizi tâkip ettik.
Öğle namazını edâ ettikten sonra Mehmet Emin Hocam birkaç hadîs-i şerîf okudu. Ardından kısa bir Hatme-i Hâcegân yapıldı. Cemâatten yaşlısı genci, kim varsa etrâfımızda toplandı. Bize soğuk içecekler ikrâm ettiler. Emin Hocam da Arapça bilen kardeşlerimizle bir süre sohbet etti.
Bu sırada Abdulkadir Hocamın câmi avlusunda tanıştığı çocuklardan biri dikkatimi çekti. Tahmînen on yaşlarındaydı. Ayrılırken Abdulkadir Hocam’dan, “Ayasofya Câmii’nden beni görüntülü arayıp orayı gösterebilir misin?” diye bir ricâda bulundu.
Abdulkadir Hocam bu isteğe “Allâhu Ekber!” diyerek karşılık verdi.
Doğrusu hepimiz şaşırmıştık. Hindistan’ın bir şehrinde yaşayan, henüz on yaşlarında olan bir çocuk Ayasofya-i Kebîr Câmi-i Şerîfi’ni biliyor ve görmek istiyordu. Belki de bu yolculuk boyunca beni en fazla etkileyen anlardan biri buydu.
O an bir kez daha anladım ki bazı mekânlar yalnızca taş ve duvardan ibâret değildir. Bazı şehirler de yalnızca kendi sâkinlerine âit değildir. Ayasofya, İstanbul’un sınırlarını çoktan aşmış; dünyânın dört bir yanındaki Müslümanların ortak hâfızasında yaşayan bir sembole dönüşmüştü.
Bir süre daha câminin avlusunda vakit geçirdikten sonra ayrılarak otelimize döndük. Ertesi gün bizi oldukça yoğun ve önemli bir program bekliyordu.
Devam edecek...
Temmuz 2026, sayfa no: 26-27-28-29-30-31
Abone Ol
En son haberleri doğrudan gelen kutunuza alın. Asla spam yapmayız!
Mesaj Bırak