"Bugün yağış nedeniyle çadırımızda çocuklarımla birlikte su içinde kaldık. Ne zaman huzura kavuşacağız? Geriye ölümden başka bir şey kalmadı. Dünya, çocuklarımızı öldürmek mi istiyor? Buradaki hayat tam bir trajedi. İş yok, yiyecek yok, bize yardım edecek kimse yok. Yerinden edilmiş insanlar olarak bizi destekleyecek kimse yok. Şu çadırlara bakın! Tüm bu insanlar sel sularına kapılmış… Bunu hak edecek ne yaptılar? Çocukları bunu hak edecek ne yaptı? Bu çocuklar nereye gidecek? Söyleyin bana, ne yapmam gerekiyor?.. İşlerimi en iyi koruyucu olan Allah’a emanet ediyorum. Allah’ım bizi kurtar!" (Gazzeli Abdurrahman es-Salmi)
Gazze’ye kış geldi. Peki bugün Abdurrahman kardeşimizin çocuklarının ve tüm Gazzeli çocukların omuzlarında ağırlık yapan şey yalnızca kışın ayazı mı? Orada, bombayla parçalanmış gökyüzünün altında; yırtık bir battaniyeye sarılmış ince bedenlerde taşınan asıl yük, katil siyonistin zulmü, dünyanın sessizliği, vicdanın terk ettiği bir coğrafyanın ağırlığıdır. O küçücük eller, soba arar ama bulamaz; çünkü o topraklarda ateş, yalnızca yakmak için vardır, ısıtmak için değil.
Terörist İsrail’in ateşkese rağmen hâlâ atmaya devam ettiği her bomba, yalnızca bir binayı değil; insanlığın ortak onurunu da yıkıyor. Yıkılan her duvarın altında kalan sadece bedenler değildir; evrensel değerler, çocuk hakları, insanlık bildirgeleri ve yüksek sesle savunulduğu söylenen bütün idealler de orada gömülüdür. Ve biz, uzak şehirlerin sıcak odalarında, ekranlarımızın soğuk camından izlerken bu yıkımın fiilî ortağı hâline geliyoruz. Çünkü sessizlik her zaman tarafsızlık değildir; çoğu zaman suçla kurulan pasif bir ittifaktır.
Bir çocuk düşünün… Oyuncak yerine enkaz parçalarını, masal yerine siren seslerini öğreniyor. Geceleri annesinin elini değil, korkuyu tutuyor. Uyuduğunda gördüğü düşler bile yetim. Bu çocuk nasıl bir geleceğe uyanacak? “Umut” kelimesini hangi dilde öğrenecek?.. Şimdi bu çocuğun sizin çocuğunuz olduğunu düşünün!
Gazze’de kış, yalnızca mevsimsel bir gerçeklik değil; aynı zamanda politik bir tercihtir. Çünkü bu çocuklar üşüyorsa, bu sadece hava şartlarından değil; yolları kapatan, yardımları engelleyen, insânî koridorları siyaset masasında pazarlık konusu hâline getiren ellerdendir. Oradaki soğuk, tabiatın değil; insanın eseridir.
Gazze’de bir çocuk daha geceyi soğuk bir zeminin üzerinde, aç bir karınla ve korkuyla kapattığında; aslında insanlık bir gününü daha kaybetmiş olur. Her susuşumuz, her görmezden gelişimiz, her “Bana ne” deyişimiz; bu karanlığın biraz daha büyümesine hizmet eder. Çünkü zulüm, en çok silahla değil; sessizlikle beslenir.
Ve en önemlisi: Dünya, bu çocuğa hangi yüzle hesap verecektir?
Yarın tarih kitapları bu günleri yazdığında; kimin nerede durduğunu, kimin sustuğunu, kimin görmezden geldiğini, kimin alıştığını kaydedecek. Gazzeli çocukların üşüyen omuzlarında yalnızca bombardımanın külü değil; dünyanın suskunluğunun buzları birikecek. Ve o yük, bir gün bizim omuzlarımıza da çökecek.
O yüzden sorumluluk bugün burada; tam da bu satırları okuyan herkesin önündedir: Ya bu sessizliğin bir parçası olacağız ya da insan kalmanın ağır ama onurlu tarafını seçeceğiz. Çünkü Gazze yalnız değildir; Gazze, insanlığın vicdan testidir. Ve bu testte tarafsız ve sessiz kalanlar, aslında çoktan kaybetmiştir.
Bugün Gazze’de bir çocuk üşüyorsa, aslında insanlık ateşini kaybetmiştir.
Bugün Gazze’de bir bebek ağlıyorsa, dünya ninnisini söylemeyi unutmuştur.
Ve eğer hâlâ susuyorsak… Belki de asıl sorulması gereken soru şudur:
Biz gerçekten üşümeyenler miyiz, yoksa çoktan donmuş olanlar mı?
Abone Ol
En son haberleri doğrudan gelen kutunuza alın. Asla spam yapmayız!
Mesaj Bırak