Ara

Eyüp Sultan'da Bir Kalenderhâne: La’lî-Zâde Abdülbâkī Efendi Tekkesi

Eyüp Sultan'da Bir Kalenderhâne: La’lî-Zâde Abdülbâkī Efendi Tekkesi

Kalender, sözlükte dünyâ malına önem vermeyen, müsâmahakâr, yumuşak huylu, alçak gönüllü, olur olmaz şeyin üstünde durmayan kimse anlamına geliyor. "Kalender" ile ev/yer anlamına gelen "hâne" kelimelerinin birleşiminden meydana gelen "Kalenderhâne" ise fakir dervişlerin barınmaları için yapılmış zâviyeyi ifâde ediyor. Kalender meşrepli seyyah dervişlerin konaklamaları, barınmaları için tesis edilen, dönemlerinin bir nevī suffagâhları olarak da nitelendirebileceğimiz Kalenderhânelerin vakfiyelerinde, bāzan da kitâbelerinde, özellikle bekâr ve seyyah dervişlerin barınması ve iâşesi için tesis edildikleri ifâde edilmektedir. Bāzı vakfiyelerde ayrıca meşîhat görevini üstlenecek şeyhlerin de bekâr olması şart koşulmuştur. (Tanman, 2001, 249/250) 

Tasavvufî yol meşakkatli ve çilelidir, dünyâ ve içerisindekilerinin pek çoğunu elinin tersiyle itmeyi gerektirir. Bunu yapmadan burada yol kat etmenin mümkünâtı yok. Lâkin Kalenderhâne'de postnişin olarak vazīfe alanların durumu daha da ağırdır. Bu sebeple buralara şeyh atanacağı zaman veyâhut herhangi bir görev değişikliği yapılacağı vakit her şey inceden inceye hesaplanır, ancak bundan sonra gerekli adımlar atılırdı. Meselâ, ismi Eyüp Sultan Kâşgarî Dergâhı/Tekkesi ile özdeşleşen ve 1760 yılında vefât ederek dergâhın hazīresine defnedilen Kâşgarlı Abdullah Nidâî Efendi, 1743’te La’lî-Zâde Abdülbâkī Efendi Kalenderhânesi’nin meşîhatı ile görevlendirilmişti. Birkaç yıl sonra evlenmeyi arzu etmiş, fakat tekkenin meşîhatı bekâr şeyhlere meşrut olduğu için buradaki görevinden ferâgat ederek 1745’te Kâşgarî Tekkesi’nin şeyhliğini üstlenmiştir. Kalenderhânelerde bu ve benzeri durumlarla karşılaşmamak için işi başından sıkı tutarlardı. 

İstanbul'un fethiyle birlikte izine rastladığımız Kalenderhâneleri sonraki yüzyıllarda şehrin farklı bölgelerine dağılmış vaziyette görüyoruz. Vezneciler civârında, Bozdoğan Kemeri’nin yakınında bulunan Bizans dönemine āit kiliseden çevrilmiş olan Kalenderhâne Câmi-i Şerîfi, İstanbul sur içinde en bilinen ve bizzat Fatih Sultan Mehmed Han tarafından himâye edilen Kalenderhânelerden birisidir. Üsküdar Sultantepesi’ndeki Özbekler Tekkesi ile Beylerbeyi Havuzbaşı’ndaki Şeyh Nevrûz Tekkesi ise İstanbul'da bilinen, tanınan diğer Kalenderhânelerdir.

Eyüp Sultan'da da Buhara/Özbeklerle özdeşleştirilen bāzı tekkeler vardır

Murâd-ı Buhārî Tekkesi, Afîfe Hatun Tekkesi [Kimi kayıtlarda Kalenderîye-i Özbekiye olarak da geçer] ve Kâşgarî Dergâhı'nın ismi genellikle Türkistan'dan gelip buraya yerleşen dervişlerle anılır. Bu bir bakıma doğrudur. Türkistan'dan gelen dervişlerin bu tekkelerle bir vesîleyle hep irtibâtı olmuştur. Adı geçen bu mekânlar kuruluş amacı bakımından işlevsel olmasalar da fizikî olarak varlıklarını günümüzde de korur. Vaktiyle Eyüp Sultan'da Kalenderîye-i Özbekiye dendiği zaman ilk akla gelen, yukarıdaki tekkelerin dışında, fizikî varlığını kısmen koruyan ve göz önünde bulunmasına rağmen günümüzde pek de fazla bilinmeyen bir Kalenderhâne daha vardır. Hem de öyle kıyıda köşede değil, Eyüp Sultan'ın orta yerindedir. Burası bulunduğu Caddeye adını da veren La’lî-Zâde Abdülbâkī Efendi Tekkesi/Kalenderhânesi'dir. Eyüp Sultan'da ismi ile anılan, Kalenderhâne olarak meşhûr olmuş asıl Kalenderhâne burasıdır. Kaynaklarda Özbekler Tekkesi Mescidi ve Akīl Efendi Tekkesi olarak da geçer. La‘lîzâde Abdülbâkī Efendi tarafından kurulan kalenderhâne, daha ziyâde Türkistan'dan, özellikle de Özbekistan’dan İstanbul’a gelen seyyah dervişlere hizmet verdiği için Özbekler Tekkesi olarak tanınıyor. 

Bânî AbdülBâkī Efendi, kadılık ve müderrislik görevlerinde bulunmuş, âlim, fâzıl, hürmet gösterilen ve kendisine pek çok eser nisbet edilen müstesnâ bir şahsiyettir. Yetim mahlasıyla şiir de yazmıştır. Sergüzeşt, Mebde ve Mead, Tercüme-i Risâle-i Ünsiyye, Tercüme-i Silsiletü’l-Ārifîn ve Risâletü’l-Murâdiye fî Tarîkati’n-Nakşibendiyye en tanınan eserleridir. (Gürler, 2007, 56/57) La’lî-Zâde Abdülbâkī Kalenderhânesi /Tekkesi, Kızıl Mescid yönünden Eyüp Sultan Meydanına uzanan Kalenderhâne Caddesi üzerindedir. Saçlı Abdülkādir Efendi Mescidi ile Sokullu Mehmed Paşa Çeşmesinin karışışında yer alır. Vaktiyle geniş bir alanı kaplayan Kalenderhâne'nin yerinde, günümüzde Eyüp Sultan Müftülüğü binâları bulunmaktadır. Kalenderhâne kompleksinden zamânımıza kemerli cümle kapısı, tevhîdhâne, sıbyan mektebi ve La’lîzâde Abdülbâkī Efendi’nin üstü açık Türbesi ulaşmıştır.

1159 (1746) târihinde vefât eden La’lî-Zâde Abdülbâkī Efendi’nin üstü açık türbesi ve sıbyan mektebi cümle kapısının hemen sağındadır. Giriş kapısının karşısında, genişçe sayılabilecek avluda kesme taştan tuğla hatıllı olarak yapılmış, tonoz çatılı semâhâne bulunmaktadır. Meydandaki türbe görünümlü bu yapı târihî hüviyetiyle diğer yapılardan ayrılır. Buradaki semâhâne, aynı zamanda mescid olup minâresi yoktur. (Haskan, 2009, 96) Tevhidhâne binâsının doğu cephesindeki duvarına 18. yüzyıl sonlarında, hayırseverliği ile tanınan Mihrişah Vâlide Sultan’ın kedhüdâsı Yusuf Ağa tarafından barok stilde bir çeşme ilâve edilmiştir. (Gürler, 2007, 56/57) Çeşme, varlığını günümüzde de korumaktadır. La’lî-Zâde Abdülbâkī Efendi'nin lahit tarzı mezarı yüksek bir seki üzerinde yer alır. Başucundaki şâhidesine, kazıma tekniğiyle şunlar yazılmıştır: 

"Hüvel Hayyu'l Kayyûm / Cemî’ ehl-i îman ervâhı rûhîçûn / Ve hassaten Lalî Zâde / Es-Seyyid Abdulbâkī / Rûhu için el Fatiha / Sene:1159/1746" Abdulbâkī Efendi'nin kabrinin bulunduğu demir parmaklıklarla çevrili alanda, sütun tarzı üç şâhide daha bulunur. Bunlardan birisi Özbekler Dergâhı postnişini Hacı Mehmed Efendi'ye (öl.1900), diğeri ise kitâbesinden Kalenderhâne şeyhi olduğu anlaşılan, Meşayih-i Nakşibendiyye'den eş-Şeyh el-hâc Abdullah Efendi'ye āittir. Üçüncü kitâbenin üzerinde herhangi bir yazı izine rastlayamadığımız için kime āit olduğunu tesbît edemedik.

Mehmet Nermi Haskan, Eyüp Sultan Târihi isimli eserinde, 1890 târihinde yazımı tamamlanan bir nüfus defterinde şu kayıtların bulunduğunu ifâde eder: "Hazreti Hâlid civârında Kalenderhâne Tekkesi postnişini El-hâc Mehmed Efendi bin Mehmed Arif Kâşgârî, doğumu 1236/1820; Halîfesi El-hâc Abdülgafur Efendi bin Mehmed Şerif Buharalı, doğumu 1238/1822" (Haskan, 2009, 97). Kayıtlardan da anlaşılacağı üzere bu ve benzeri tekkelerde görev yapan şeyh efendilerin özellikle Orta Asya kökenli olmasına özen gösteriliyordu.

Mehmet Nermi Haskan, adı geçen eserinde Osman Nuri Ergin’in "Türk Şehirlerinde İmaret Sistemi" başlıklı yazısına atıfla, Eyüp Sultan La’lî Zâde Abdulbâkī Efendi Kalenderhâne'si hakkında şu bilgileri verir: “Eyüp Kalenderhânesi’nde bir kat üzerine 19 oda, bir câmi, bir mutfak aynı zamanda kurbanhâne vardır. Ortasında dört tarafı açık ve geniş bir salon bulunur. Odalar birer-ikişer kişinin yatmasına, salon da umûmî toplantıya yarar. Bununla berâber Kalenderhâneler’de şiirle edebiyatla uğraşıldığı, Fatih’in vakfiyesinde güzel sesle şiir okuyacak kimseler tâyin edilmiş olmasıyla sâbit olduğu gibi Özbek Tekkeleri’nde de bu an’anenin devâm ettiği görülüyor. Oralarda yatanların gündüzleri çarşıda bileycilik etmek ve sâire satmakla hayatlarını kazandıklarını ve geceleri hepsi bir araya gelerek Mesnevî, Hâfız ve Yesevî Dîvânları okumakla yâhud okuyanı dinlemekle vakit geçirdiklerini biliyoruz. Bunların bir âdetleri de, her Arabî ayın on birinci gecesi ârifâne bir yemek ve bilhassa Özbek pilavı pişirip birlikte yemekti. Buna kendi aralarında ‘Yâzdehum’ (on-birinci) derlerdi. Tekkeleri nakşî, kendileri de Orta Asyalı olmak îtibâriyle yemekten sonra ‘Hatm-i Hâcegân’ ve ‘Zikr ârâ’ yaparlardı. Bu müesseselerin başlarına hükûmetçe mühim şahsiyetlerin getirilmiş olması da dikkate değer bir keyfiyettir. Ve o şahsiyetler ekseriyetle Orta Asyalı, Afganlı ve Hintli idiler. Bunlar derin ilimleriyle, yüksek fazîletleriyle çevrelerine yalnız İstanbul halkını değil, tâ uzaklardan gelen kimseleri de çekerlerdi…” (Haskan, 2009, 97) Buhara/Özbek Tekkeleri, Kalenderhâneler, bir nevi zamanın konsoloslukları olarak işlev görürken dervişler de birer kültür elçisi olarak vazīfe yapmışlardır. Bu sebeple uzun yıllar Orta Asya bölgesindeki, özellikle de Türkistan'daki kardeşlerimizle irtibâtımız, ilişkilerimiz hep canlı, hep dinamik kalmıştır.

Eyüp Sultan Özbekler Tekkesi Kalenderhânesi de diğer Özbek Tekkeleri gibi daha ziyâde Orta Asya’dan, özellikle Türkistan'dan gelerek hacca gidecek hacı adaylarının konakladıkları, misâfir edildikleri bir mekân, bir sığınak olarak ön plana çıkmış ve bu özelliğini tekkelerin kapandığı 1925 târihine kadar devâm ettirmiştir (Gürler, 2007, 56/57). Tekkeden geriye kalan semâhâne bölümünün günümüzde yine mescid olarak kullanılması, sıbyan mektebinin Kur’ân kursu olarak faaliyet göstermesi, arâzisinin diğer bölümlerinin ise müftülük hizmetlerinde değerlendirilmesi biraz olsun yüreğimize su serpiyor. Meselâ az ötede amacıyla bağdaşmayan bir şekilde faaliyet gösteren, vakfiyesinin ruhuna aykırı olarak avlusunda püfür püfür sigara tüttürülen Cafer Paşa Medresesi için aynı şeyleri söyleyemiyoruz. Maalesef benzer vaziyette, hem Eyüp Sultan'da hem de İstanbul'un başka semtlerinde hayli ecdâd yâdigârı mekân bulunmaktadır.

Son yıllarda İstanbul'da pek çok târihî eser restorasyona tâbî tutuldu. Bunların içinde hatırı sayılır miktarda tekke ve medrese var. Bunların bir kısmı belediyeler tarafından işletiliyor. Bir kısmı da vakıf ve derneklere tahsîs edilmiş vaziyette. Ancak bu mekânların bāzıları maalesef tekke kültürüyle, medrese âdâbıyla alâkası olmayan bir biçimde faaliyet gösteriyor. Bu vakıf/hayır eserleri, mîmârî yönden aslına uygun olarak inşâ/ihyâ edilirken işlevsel olarak da amacına uygun bir şekilde değerlendirilmesi gerekmez mi?! Bu minvâlde, rahmetli Mehmet Şevket Eygi hocamız, "Takvimden Yapraklar" isimli köşesindeki bir yazısında vaktiyle şöyle diyordu: “Vakıflar idâresi eski tekkeleri, medreseleri restore ediyor ve bunlar, vakfiyelerdeki şartlara riâyet edilmeksizin birtakım derneklere, vakıflara veriliyor. Bir binâ tekke olarak vakfedilmişse tekke olarak kullanılacaktır. Bir medrese binâsında, din ilimleri okutulup icâzetli hoca yetiştirilecektir. Bir dârülhadîs’te yüksek seviyede hadis eğitimi ve araştırmaları yapılacaktır. Tekke, medrese, dârülhadîs, imâret gibi vakıf binâları, ancak ve ancak vakfiyelerindeki şartlara göre kullanılabilir. Öyle rastgele alâkasız derneklere verilemez. Vakıflara, vakfiyelere riâyet edilmezse sille iner, tokat iner…”

Bugün tekkeden, tekke kültüründen geriye pek bir şey kalmamış olsa da vaktiyle hayırlı hizmetlere ev sâhipliği yapmış bu mekânların/müesseselerin sâdece isimlerinin yaşatılması dahî bir hâtıra bir yâdigâr olarak önemlidir, değerlidir diye düşünüyoruz. Bize düşen hatırlayıp hatırlatmak. İrfan dünyâmıza her kim zerre miktârı katkı sağladıysa, bunun için çabaladıysa ve bunun ızdırâbını yüreğinde hissettiyse Cenâb-ı Mevlâmız onların cümlesinden ebediyyen râzı olsun inşâallah...

Yararlanılan Kaynaklar:

  • Mehmet Nermi Haskan, Eyüp Sultan Târihi, cilt.1., Eyüp Sultan Bel. Yay. İst. 2009.
  • Baha Tanman, “Kalenderhane”, TDVİA, c.24., İst., 2001.
  • İsa Gürler, "Eyüp’te bir Kalenderhane", Diyanet Aylık Dergi, Mayıs 2007.

Abone Ol

En son haberleri doğrudan gelen kutunuza alın. Asla spam yapmayız!

Sosyal Medya Hesapları

Mesaj Bırak